Blog

Alplerde başladığı için Alpinizm olarak da anılır dağcılık. Alpin stil Himalaya dağcılığının efsanevi isimlerinden Polonyalı dağcı Voytek Kurtyka’nın deyimiyle “Alpinizm acı çekme sanatıdır.” Aslında zirvesine çıktığı için değil milyonlarca yıldır orada duran bir dağın zirvesinde olduğu için mutludur dağcı. “Neden dağa çıkıyorsunuz?” sorusuna en çok verilen yanıtlardan biridir “Çünkü onlar orada”dır.

Ülkemizde dağlara tırmanışlar yabancı bilim insanlarının araştırma gezileriyle başlar. İlk tırmanış bir Alman fizik profesörünün 1829 yılında Büyük Ağrı dağına yaptığı tırmanış olsa da ikincisi yine bir Alman Profesör olan Karl Koch tarafından 1846’da gerçekleştirilen Kaçkar Zirve tırmanışıdır.

Doğu Karadeniz sahili boyunca uzanan, 1994 yılında milli park ilan edilen, Türkiye’nin trekking cenneti Kaçkar Dağları’nın büyük bir kısmı Rize’nin Çamlıhemşin ilçesi sınırları içinde yer alsa da zirve noktası Artvin’in Yusufeli ilçesi sınırlarındadır. En yüksek noktasını 3937 metre ile Kavrun Dağının oluşturduğu Kaçkar Dağları zengin bitki örtüsü, keskin buzulları, coşkun dereleri, masmavi gölleri, oksijen deposu ormanlarıyla doğa ve fotoğraf tutkunlarının vazgeçilmezidir. 

Güney rotasından çıkışı kolay olan Kaçkarları her yıl yüzlerce dağcı ziyaret etmektedir. Kuzey rotası ise daha çok deneyimli dağcılar tarafından tercih edilir. Yaz tırmanışları için en uygun zaman Ağustos ve Eylül ayları iken, kış tırmanışları için Şubat ve Mart ayları uygundur. Genel olarak granit, siyanit, granodiorit ve andezit taşlardan oluşan Kaçkarlar şiddetli akarsu ve buzul aşındırması sonucu sert bir görünüm kazanmıştır. Deniz kıyısında yükselmeye başlayan Kaçkarlar batıdan doğuya doğru üç bölüm halinde uzanır. Batıda Verçenik, ortada Kavrun, doğuda Altıparmak dağları yer alır.

 

Ağustos ayını tercih ettiğimiz Kaçkar zirve yolculuğumuz güney rotasından Yusufeli ilçesinde başlıyor. Kaçkarların zirvesinden gelip Yusufeli’nin içinden geçerek Çoruh nehriyle birleşen Barhal çayı boyunca ilerleyerek geceyi zirveden önceki son mahalle olan Olgunlar’da geçirip, sabahın erken saatlerinde yüklerimizi katırlara emanet ederek ana kamp yeri olan Dilberdüzü yaylasına doğru yürüyüşe başlıyoruz. Yol boyunca rengarenk çiçekler, kelebekler, gürül gürül akan sular eşliğinde ilerleyip 2800 metredeki Dilberdüzü’ne ulaşıyoruz.

 

Ancak zirveyi hala göremiyoruz. Zirveyi görebilmek için kamp yerinin güneyinde ve güneybatısındaki tepelere 30 dakika tırmanmak gerekiyor. Çadırlarımızı kurup zirveyi uzaktan görebilmek için tırmanışımızı yaptıktan sonra gün ağarmadan zirve yolculuğuna başlayacak olmanın heyecanıyla erkenden yatıyoruz. Sabahın ilk saatlerinde başladığımız tırmanışımız 3368 metredeki Deniz gölünün büyüleyici manzarasında verdiğimiz kahvaltı molası ile şenleniyor. Deniz gölü sıcaklığı 5-10 derece arasında değişen bir buzul gölü. Kahvaltıdan sonra zirve dönüşü yenilenmek için göle girme hayaliyle tekrar yola koyuluyoruz.

 Çarşak diye tabir edilen kırık, hareketli kaya parçaları üzerinde dik bir tırmanış bizi bekliyor. Zirvede dalgalanan bayrağımız uzaktan görünse de 3937 metreye ulaşmak öyle kolay olmuyor, adımlarımız tükeniyor, irtifa farkından nefesimiz daralıyor, gözlerimizi ayakuçlarımızdan ayıramadan verdiğimiz fiziksel ve psikolojik mücadelenin sonunda zirvedeyiz. Üç grup aynı anda zirve yapınca fotoğraf çekmek ve zirve defterini imzalamak için sıra bekliyoruz. 

Zirvede manzara muhteşem, neler neler yok ki kadrajımızda! Verçenik Dağı, Kemerli Kaçkar Dağı, Kuşaklı Kaçkar Dağı, Bulut Dağı, Altıparmak Dağları, Ergör Tepesi, Mezovit Tepesi, Soğanlı Tepesi, Karataş Tepesi, Deniz Gölü, Öküzçayırı Gölü, Büyük Karadeniz Gölü, Hevek Vadisi, Soğanlı Vadisi, Kavron Vadisi Geçidi ve gölleri, Naletleme Geçidi…. 

Manzaranın tadına varıp “orada olmanın” mutluluğuyla inişe geçiyoruz. 

Serpil K. DALGIN

 

Dünya üzerinde yaşayan herkesin portre fotoğrafı çektiğini söylemek biraz abartılı bir söylem olur. Oysa herkesin, en azından, portresinin çekildiğini söylemek aynı derecede itiraz edilecek bir cümle olmaz. Bu tespit, bizlere konu olarak ele aldığımız portre fotoğrafının, öyle ya da böyle, herkesle temas eden bir özellik taşıdığını gösterir. Bu denli geniş bir perspektife sahip olmasına rağmen, portre fotoğrafı denilince ne yazık ki ilk akla gelenin vesikalık fotoğraf olduğunu söylemek zorundayız. Büst fotoğrafı da diyebileceğimiz, insan bedeninin belden yukarı olan bölümünü kapsayan vesikalık fotoğraf, kimlik kartlarında, ehliyette ve pasaportta kişiyi doğrular nitelikte temsil etmek için kullanılır. Oysa portre fotoğrafı vesikalık fotoğrafı da içine alan çok daha geniş bir alana sahiptir. Bir kişinin gözlerinden oluşan detay fotoğrafı, portre fotoğrafı kapsamına girerken, birden fazla kişiyi tamamen kadraja dahil eden fotoğraflar da portre fotoğrafı kategorisinde ele alınabilir. Bu noktada asıl olan; fotoğrafta kişinin ne kadar yer kapladığı değil, kişi hakkında ne kadar bilgi veriyor olmasıdır.

Portre fotoğrafını; fotoğrafı çekilen bireyin kişiliğini, fotoğrafa yansıtmak olarak, en basit şekli ile tanımlamak mümkündür. Yapılan bu tanımda altının çizilmesi gereken iki önemli nokta vardır. Birincisi, kişinin fotoğrafa dahil edilip edilmemesi hususudur. Bireyi kadrajda göstermeden kişiliği ve kimliği konusunda bilgi veren fotoğrafları, portre fotoğrafı kapsamında ele almak mümkün müdür? Aslında bu soru oldukça ilginç ve cevabı merak uyandıran niteliktedir.

İkincisi ise portre fotoğrafı denilince sadece insandan mı bahsediliyor olması durumudur. Hayvanların ya da cansız varlıkların çekilmiş fotoğrafları portre kapsamında ele alınamaz mı? Bu da masum görülse de aynı zamanda da ilginç bir sorudur. Verilecek cevapların kişilere göre farklılık arz edeceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Dünya genelinde insan, hayvan ve cansız varlıkları portre kapsamında ele alan azımsanmayacak nitelikte portre fotoğrafçısı var olduğunu söylemeden geçmemek gerekir. Özellikle hayvan portre fotoğrafçılığı oldukça yaygındır. Evcil hayvan fotoğrafçılığı, tıpkı bizde popüler olan doğum fotoğrafçılığı gibi fotoğrafın bir alt dalı haline gelmiş durumdadır. Besledikleri hayvanlara çocuk muamelesi gösteren insanlar, hayvanlarının (yavrularının) fotoğraflarını çektirmek için ciddi paralar ödemekte ve elde edilen görsellerden mutlu olmaktadırlar.  Bazı portre fotoğrafçıları ise sadece bir tür üzerine yoğunlaşarak, alanlarını daraltarak çekimlerini gerçekleştirirler. Hayvan fotoğrafçılığında en önemli olan konulardan biri de fotoğrafı çekilen hayvan türünün iyi tanınıyor olmasıdır. Tür hakkında bilgi ne kadar geniş ise fotoğrafta ulaşılacak başarı da o kadar yüksek olur. Belli hayvanlara yönelmek fotoğrafçıya konu hakimiyetini elinde bulundurmayı sağlarken aynı zamanda da etkili görsele ulaşma imkânı verir.

Bir fotoğraf sergi davetiyesinde “Denize Atılan Atık Varil Portreleri Sergisi” başlığını görürseniz şaşırmayın. “Varil ile portre kelimesinin ne alakası var”? diye düşünmeyin. Dünyada portre fotoğrafçılığını bu denli geniş ele alan bir grubun varlığından söz etmek de yerinde olacaktır. Bunun yanında insan ya da hayvan heykellerinden yapılan bir portre çalışmasına ne demeli? Ya da tüketim sektörünün etkili bir şekilde kullandığı vitrin mankenleri üzerine yapılan bir fotoğraf çalışması portre fotoğrafı kapsamında ele alınmaz mı?

Görüldüğü gibi kolaylıkla örneklendirebileceğimiz portre fotoğrafçılığı aslında hiç de küçümsenmeyecek derecede geniş bir alana sahiptir. Ayrıca kişinin kendine duyduğu hayranlıkla başlayan öz-portre konusu ise bambaşka bir dal olarak karşımıza çıkar. Günümüzde kısmen şekil değiştirerek herkesin ilgi alanına girse de selfie fotoğrafçılığı çığ gibi büyümektedir. Öyle ki selfie fotoğrafçılığı, İngiltere’de bir fotoğraf okulunda seçmeli ders olacak kadar kendine zemin oluşturmayı başarmış durumdadır.

Portre fotoğrafının asıl heyecanı; “Her insan bir dünya” cümlesi temeline dayanıyor. Yeter ki fotoğrafçı olarak bu dünyaları keşfetmeyi ve fotoğraflarımıza özgün bir şekilde yansıtmayı başarabilelim.

Prof. Oktay Çolak

 

Salt gerçekliğin bile her canlıya göre farklı algılandığı bu kaotik düzende, belki de kilit taşlarından birisi sevgi gizemi olmalı.

Ancak sevginin her an değişebilen duyguları ile görünenin çok ötesinde aşkın, acının, fedakarlığın, mutluluğun, saygının, ya da varolmanın derin karmaşası içindeki belirsizliğinin belirgin görüntülerle anlatımı amaçlanmıştır. Bu çalışmada metaforik bakış ile en güçlü tutkulardan birisi olan “aşk”ın duygusal izleri öncelikli olmuştur.

Her fotoğrafta görüntülenen anlar arasındaki zaman boyutu, önce ve sonra ilişkisi ile döngüseldir. Mekan boyutu, postmodern yaklaşımla öğeler arasında anlamlı olmayan düzenlemelerle sunulmuştur.

Sanal yaşamlardan kurgulanan imgeler tanımlanamayan bütünün, tanımlanan parçalarıdır. Hiçbir şey tek başına var olamayacağına göre, her şey kendisinden önce gelenin sonucu, her sonuç kendisinden sonrasının başlangıcıdır.

Görüntüler içindeki duyusal birliktelikler, çelişkiler, yaratılmaya çalışılan düşler, diyalektik bir yapı bağlamında iki insan üzerinden tasarlanmıştır.

Unutulmamalıdır ki üretilen bütün ürünler gibi fotoğraf da hangi teknikle üretilirse üretilsin, gördüğümüzü sandığımızın zihinsel yorumundan başka bir şey değildir. Herkese göre farklı algılanır ve görecelidir.

Adnan Ataç

 

Tek amacı Fotoğraf olan bir derneğin çıkardığı bir bültende duyduğumda beni çok etkileyen bu anının yer alması gerektiğini düşündüğüm için Atatürk ve bir fotoğrafçı ile arasındaki bağı ve çok bilindik bir fotoğrafın hikayesini anlatan bu özel anıyı burada yazmaya ve FSK okurları ile paylaşmaya karar verdim.

 

Ben burada Atatürk’ün özel fotoğrafçısı Ali Rıza Tuncay namı diğer Sarı ve onun çok bilinen fotoğrafı olan meclis fotoğrafının çekiliş hikayesinden bahsedeceğim.

 

Ama önce Atatürk ve Ali Rıza Tuncay’ın tanışma hikayesini anlatayım: Atatürk Ali Rıza Tuncay’ı ilk kez Fevzi Çakmak Paşa’nın kızının düğününde fotoğraf çekmeye çalışırken görmüştür. Ali Rıza Tuncay’ın kendisi tarafından anlatıldığı şekli ile; Atatürk fotoğraf çekmeye çalışan bu gence “Adın ne senin çocuk?” der. Ali Rıza Tuncay kekeleyerek “Ali Rıza Paşam” der. Atatürk’ün yüzü bulutlanır çünkü babasının adıdır bu. Daha sonra nereli olduğunu sorar Ali Rıza “Üsküp’lüyüm efendim” der. Atatürk’ün bu gence kanı kaynamıştır. Sebebi babasının adını taşıyor olması mı yoksa doğduğu topraklardan gelmiş olması mıdır bilinmez ama sevmiştir işte. Atatürk ona hiçbir zaman Ali Rıza diye hitap etmez her zaman Sarı diye hitap eder. O günden sora Sarı Atatürk’ün özel fotoğrafçısı olur ve yüzlerce fotoğrafını çekme şansına erişir.

 

Gelelim o meşhur meclis fotoğrafının hikayesine: Bu fotoğraf Cumhuriyetin 6. Yıl dönümünde yani 29 Ekim 1929 yılında mecliste yapılan törenin ardından çekilmiştir. Tören bitimi Atatürk ve Devlet Erkanını meclis çıkışında görüntülemek üzere bütün fotoğrafçılar meclisin tam karşısında bulunan Ankara Palas’ın önünde yerlerini alırlar. O sırada elim bir kaza olur ve birisi Sarı’ya çarpar ve fotoğraf makinesi yere düşer. Bütün fotoğrafçılar çekmiştir ancak Sarı o tarihi fotoğrafı çekememiştir. Buna çok üzülen Sarı bir köşede ağlamaya başlar, tabi Atatürk’ün gözünden kaçmaz. Yanına gelip “Neden üzülüyorsun Sarı?” der. Sarı da fotoğrafı çekemediği için üzüldüğünden bahseder. Atatürk gülümseyerek “Canını sıktığın şeye bak bre çocuk!” der ve yanındakilere dönerek, “Arkadaşlar tekrar içeri girip yeniden çıkacağız. Sarı bizim fotoğrafımızı çekecek!”  diye seslenir. İşte o meşhur fotoğraf böyle çekilmiştir. Bir fotoğrafçının göz yaşlarına kıyamayan Atatürk’ün o yüce gönlü sayesinde koskoca Bakanlar, Mebuslar Meclisin önüne tekrar giderek o tarihi pozu vermişlerdir. Aslında Fotoğrafa dikkatle bakarsanız herkes tek bir objektife yani Sarı’nın objektifine bakmaktadır. Daha sonraları bu fotoğraf Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adımlarını simgeleyen önemli bir ikon haline gelmiştir.

 

Sarı’nın anlattığı başka bir anıda yine meclisin önünde beklerken Atatürk ve yanındakiler ona poz verirler. Sonra Atatürk şu tarihi sözü söyler: “Biz bütün orduları karşımıza diziyoruz, ama gelin görün ki Sarı da bizi karşısına diziyor.”

 

Ali Rıza Tuncay namı diğer Sarı 15.02.2000 yılında 97 yaşında iken yaklaşık 800 fotoğraftan oluşan bir Atatürk fotoğrafları arşivini geride kalanlara miras bırakarak vefat etmiştir.

 

Son söz olarak şunu söylemek istiyorum: Ne kadar şanslıyız ki Fotoğrafa, Fotoğrafçıya ve her şeyden önemlisi insana bu kadar değer veren bir lider Türk Milletine nasip olmuştur.

 

Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU

 

 

Kaynaklar:

A.Bilgetay Kaya Twitter @BilgetayKaya

Atatürk Fotoğraflarının Hikayesi (Ciltli), Tuna Yılmaz, Tayfun Gönüllü, Burçak Evren, Kültür A.Ş.

www.isteataturk.com

Tolga Aydoğan Twitter @tolgaaydogan

Can Osman Aksoy https://youtu.be/619R7tvWZ_4

KanalD Haber https://youtu.be/hqMucaRcFkw

 

 

 

 

Geride bıraktığımız son on-onbeş yıllık zaman dilimi dikkate alındığında, foto-grafik düzlemde en fazla ilgi gören konulardan birinin, meşe odunundan kömür yapımı (‘Torak’) işçiliği olduğunu söylemek mümkündür. Belli bir dönem foto-graf ortamında muazzam bir torakçı rüzgârı esti. Bu nedenle çok sayıda foto-grafçının arşivinde ‘torakçı’lara dair görüntü bulunması şaşırtıcı değildir. Deneyimlerimiz gösteriyor ki belli dönemler bazı şeyler kolayca moda haline gelebiliyor. Herkes modaya uymasa bile, baskın çoğunluk modaya uymaktan kendisini maalesef alamıyor. Foto-grafik geçmişi otuz yılı aşanlar hatırlayacaklardır; bir dönem rüzgârı, bir dönem deneysel rüzgârı esmişti. Sonra soyut rüzgârı esti.

‘Torakçılar’ ve ‘mevsimlik tarım işçileri’ gibi sosyal içerikli konular da geride bıraktığımız yakın dönem itibariyle ciddi anlamda rüzgâr oluşturdu, moda ile tanımlanacak hale geldi. Neredeyse hepsi saman alevi gibi parladı ve hızla söndü. Bir şeyin üzerine herkes çullanır ve büyük bir rüzgâr oluşmasına yol açarsa, o şeyin modaya dönüşmesi kaçınılmaz olur. Moda ise, anlamı üzerinde, gelip geçici olanı ifade eder. Başka bir furya başlar, bu kez herkes onun üzerine çullanır ve önceki terk edilir.

Oradan parlak bir görüntü kopartıp almak gibi tamamen kendisine dönük istem yerine, meseleye samimi şekilde yaklaşıp uzun soluklu bir çalışma düşünen ve hangi sosyal kesimle ilgiliyse, o kesimin haklarını korumaya ve geliştirmeye (lütfen dikkat buyurun; ‘çıkar’ değil, ‘hak’) matuf bir kaygı ile foto-grafik kayıt gerçekleştiren için hiçbir şey moda değildir, olmaz. Gerçek anlamda bir sosyal belgeselci, eğildiği meseleye böyle yaklaşır. Orada ve onların arasında bizatihi yer alır, orada yaşar, yerinde tanık olur, her şeyi derinden hisseder, içselleştirir ve sonra görüntü kayıtlarına geçer. Doğa belgeseli için de üç aşağı beş yukarı aynı şeyler geçerlidir. Kavramsal, soyut, kurgu vb ile ifade edilen alanlara dair foto-graf da herhangi bir meseleye dair duygu ve düşünce ifade etme yolu/yöntemi olarak ele alındığında katiyen moda olmaz. Böyle yaklaşan foto-grafçı her zaman nü ile bir soruna işaret eder, soyut ile dert anlatır, kurgu ile önemli bir meseleye parmak basar.

Bu noktada akla, “foto-graf bir şey anlatmak zorunda değildir” yolundaki söylem geliyor. Doğrusu bu söylem pek gerçekçi görünmüyor. İlki, sergi, gösteri vs yapılıp paylaşılması, bu söylemi büyük oranda geçersiz kılar ya da en azından kuşkulu hale getirir; ikincisi, bir an için hakikaten bir şey anlatmak zorunda olmadığı inancı yerleşmiş olsun ve ilgili açıklama güvenilir sayılsın, o takdirde bile söz konusu foto-graf, sergi veya gösteri bir şey anlatmak zorunda olmadığını anlatır, ister istemez; ve üçüncüsü, salt bir görüntü olarak hoşa gitmesi, göz okşaması, duyuları ve/ya zihni harekete geçirmesi mümkün iken, kendiliğinden bir şey anlatan konumuna erişecektir.      

Gerek belgesel çalışmalar bağlamında, gerekse sanatsal bağlamda kendini değil, ele aldığı meseleyi önceleyen ve ona göre davranan bir foto-grafçı için hiçbir şey gelip geçici bir esinti, bir moda olmaz; Torakçıları da, maden işçilerini de, mevsimlik işçileri de, balıkçıları da, zanaatkârları da, çarşı pazarı da, sokakları da, doğayı da yaşadığı her dönem çalışır ve yaptığı her çalışma bir anlam taşır, bir değer üretir. Aynı şekilde nü, portre, kurgusal, kavramsal, still life, soyut (sizce adı her ne ise) foto-graf yapan insan bir meseleyle ilgili içerisinde derinden bir sızı hissediyor ve foto-grafik çalışmalarını bunu dillendirmek üzerine kuruyorsa, entelektüel birikiminin elverdiği ölçüde derinlik içeren bir anlam ve değer üretir.

Dolayısıyla, kendisini önceleyen yaklaşım saman alevi gibi parlayıp sönecek (muhtemelen sonraki zamanlar hiç hatırlanmayacak), buna karşın ele aldığı veya eğildiği meseleyi ve o meseleyle bağı olan şeyleri önceleyen yaklaşım, anlatım gücü veya derinliği ölçüsünde zamana direnecek, eskimeyecek, kalıcı hale gelecektir.

Bu bağlamda olmak üzere Mehmet Uçar’ın uzun soluklu çalışmalarından birini irdelemek isteriz. Çok sayıda örneğini görüp onlarca sergi ve gösteri izlediğimiz, sosyal medyada binlercesi paylaşılan torakçılar konusunu usta foto-grafçı sayın Uçar da çalıştı. Ancak, yol kenarında rastladığı vaziyetten üç-beş görüntü kopartıp almadı, belli zaman aralıklarıyla yaklaşık üç yıl boyunca onlarla aynı ortamda yaşadı, aynı havayı teneffüs etti, aynı sofrada yedi, aynı çayı içti, aynı çadırda uyudu. Dost oldu, aile bireyi gibi görülmeye başlandı. Mehmet Uçar, belli bir zamandan sonra onlardan biriydi artık. Onların gereksinimlerini kendi gereksinimi gibi düşündü, çağdaş bir ebeveyn gibi sorumluluk üstlendi. Her şeyi paylaştı. İşte o zaman gönül rahatlığıyla kamerasını çıkarttı ve sahada varlığından hiç rahatsızlık duyulmadan hareket edebildi. Çalışması uzun solukluydu, kurduğu dostluk da uzun soluklu oldu. Aradan on yıla yakın zaman geçmiş olmasına karşın, Mehmet Uçar maaile torak işi yapan o insanlarla hâlâ diyalogunu sürdürüyor. ‘Dayı’ diye hitap ediyorlar sayın Uçar’a ve kendi aile büyüklerine gösterdikleri ölçüde saygı gösteriyorlar. Bazen Ankara’dan Mardin’e gidip ziyaret ediyor, düğünlerine katılıyor. Yaptığı bütün foto-grafları onlarla paylaştı, seçtiği görüntülerden albüm hazırlayıp hediye etti. Torak işi meşakkatlidir, zordur. Solunan is ve duman nedeniyle sağlık çabuk bozulur. Ortamda hijyen, hak getire. Ne ki insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için buna katlanmak zorundadır. Çocuklar da aynı ortamda yaşamaya mecbur oldukları için eğitim-öğretim meselesi can yakıcıdır. Bu vaziyette olan ama okuyup öğretmen olmak isteyen bir kız çocuğunun dileğinin gerçekleşmesinde Mehmet Uçar’ın çok ciddi rolü bulunduğunu bilmek bile foto-grafın özünde bir araç olduğuna dair dolaylı ve son derece önemli bir örnektir.

Uzun soluklu bir çalışma ve ele aldığı meseleyi, o meseleyle bağı bulunan toplumsal kesimi önceleyen yaklaşım bu şekilde sonuçlanırken, zor koşullarda çalışan-üreten insanların üzerine büyük kalabalıklar halinde adeta çullanıp görüntü kapıp götürmeye çalışmanın ve kaptığı güzel (‘güzel’ ile ‘iyi’ her zaman örtüşmez) görüntüyü sosyal medyada paylaşmanın, gösteri haline getirip çeşitli platformlarda sunmanın, kısacası bu yoğun foto-grafik bombardımanın bazı hallerde torakçılara zarar verebileceği ihtimalini gözden uzak tutmamak lazım.

Torak işi yapanlar için en önemli şeylerden biri meşelik alanlara yakın olmakla birlikte, olmazsa olmaz şey ‘su’ dur. Bir dere kenarında, bolca suyun bulunduğu bir yerde olmaları gerekir. Hazırladıkları yığın kontrolden çıkıp tamamen yanarak yok olma riski taşır. O nedenle bol su bulunmalı ki gereğinde yangını kontrol altına alabilsinler. Öte yandan su hayati önemdedir. İçmek için, temizlik için su elzemdir. Dolayısıyla suyun az olduğu veya uzak olduğu bir alanda torak işi yapmak, çekilen sıkıntıyı birkaç kat artırır.

Soru şu: Bir dönem gidip kısa süre için görüntülerini kaydettiği torakçıların sonraki yıl yahut daha sonra aynı yerde olup olmadığını merak eden oldu mu? Gidip kontrol eden var mı? Kontrol ettiğinde, onların yerinde yeller estiğini farkeden oldu mu? Daha önce yeterli ölçüde su bulunan bir yerde iken, bütün bu foto-graf bombardımandan sonra, daha uzak-kuytu ve suyun yeterli olmadığı başka bir alana geçmek zorunda kalmış olabilecekleri düşünüldü mü? Tekrar iletişim kurup onları dinleyen oldu mu? Ya, ‘ekmeğimizden oluyoruz, ne olur çekmeyin’ serzenişiyle içi sızlayan?..

Asıl belgeseli yapılması gereken belki de budur: Foto-grafçıların ilgisinden önce, foto-grafçıların yoğun ilgisi altında ve o ilginin bitmesinden (tüketilmesinden) sonra ‘Torakçılar’.

İlk gençlik dönemlerimizden, liseli yıllardan itibaren tanıdığımız kadim dostumuz değerli usta Mehmet Uçar foto-grafinin belgesel düzleminde hayatı ve doğayı tanımlamaya, anlatmaya çalışır. Uzun süredir FSK (Fotograf Sanatı Kurumu) ortamında pek çok etkinliğe imza atmış, önemli sorumluluklar üstlenmiş, Yönetim Kurulu Üyeliği ve Başkanlık yapmış, özellikle FSK için hayata geçirdiği ‘Uygulama Atölyesi’yle Temel Eğitim Seminerleri sonrası katılımcıların sahada pratik yaparak kendilerini hızla geliştirmelerini sağlamış ve aynı zamanda öğrencileriyle birlikte Ankara civarındaki bazı ilçe, köy ve kasabaların belgeselini yapmış, bunları hem FSK arşivine, hem de ilgili köy, kasaba ve ilçelerin yerel yönetimleriyle mülki idarelerine kazandırmış son derece özverili bir insandır. Pandemi öncesi devam eden benzer çalışmaları vardı, pandemiden kaynaklı olağandışı dışı koşullar normale erdiğinde o çalışmaları kaldıkları yerden tekrar başlatacağını umuyoruz. Onu yakından tanıyanlar bilirler, sayın Uçar aynı zamanda kuş foto-grafçısıdır. Selami Oral ve Murat Toru ile birlikte kuşlarla ilgili bir albüme imza atmışlardı. Ancak bazı kuş türleriyle ilgili yıllardır süren ve daha devam edecek olan uzun soluklu çalışmalar yaptığını biliyoruz. Dileğimiz o ki zamana yayarak ve sindirerek büyük bir sabırla yürüttüğü sosyal belgesel ve doğa belgeseli çalışmalarını kitap/albüm haline getirsin, kalıcılaştırsın. Beklentimiz ise uzak olmayan bir gelecekte (küresel salgın sonrası) bu kıymetli çalışmaların sergi ve albümlerinin yapıldığına tanık olmaktır. Sayın Uçar’ın beklentimiz yönünde hazırlık içinde olduğunu bilmek kendi adımıza sevindiricidir.

Mehmet Uçar’ın, bulunduğu ortamda gönülleri fethetmesi boş yere değildir. Özverisi, yardımseverliği ve hoşgörüsüyle, beklentisiz şekilde ortaya koyduğu çaba ve emekle hakikaten örnek bir şahsiyettir. Nezaketi ve samimi dostluğu cabasıdır. Değerli bir amatör foto-graf ortamı olan dernek koşullarında bulunmaktan ve bir sivil toplum kuruluşu içinde yer almaktan ötürü üzerine düşen ne varsa fazlasıyla yapmanın yol açtığı ilgi, sevgi ve dostluğa tanığız. Dernek ortamı paylaşım, dayanışma ve yardımlaşma ortamlarıdır. Uçar bu olguya ilişkin hakkı tam anlamıyla teslim ederken, aynı zamanda belgesel düzlemdeki deneyimini, bilgisini, birikimini tartışılmaz bir seviyeye taşımıştır.               

Ustaya saygıyla,

Tekin ERTUĞ

(Aralık 2020)  

İnançsal törenler insanlığın en eski ritüelleri olarak bilinir. İnsanları bir arada tuttuğuna inanılır. Bu en eski ritüellerden inanç ve avlanma ile ilgili ritüellere mağara resimlerinde ve kaya resimlerinde rastlamak mümkün. Yakın zamanımızda keşfedilen Göbeklitepe, 12.000 yıl öncesinde yaşayan insanların en eski tapınak merkezi olarak kabul edilir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar gösteriyor ki, binlerce yıl önce bu tapınak merkezinde yapılan bazı ritüeller, yakın zamana kadar civardaki köylüler tarafından da yapılıyormuş. Ören yerinin bulunduğu topraklarda adaklar adanır, kutlamalar yapılır,  kurbanlar kesilir, hayvanlar dolaştırılır ve dualar edilirmiş.

 

Alevilikte Cem on iki hizmet ile yürütülür. Bu hizmetlerin her biri bir ritüele karşılık gelir. Her yıl Konya’da yapılan Şeb-i Arus törenleri birçok ritüeli bir arada gördüğümüz inançsal bir ritüeldir.

Günlük yaşam içinde arzu edilmeyen bir olay sonrasında sorunun çözümüne yönelik yapılan ritüeller de vardır. Örnek olarak hastalık, kıtlık, yangın, deprem ve sel gibi afetlerden korunma için yapılan ritüeller. Yağmur duası Anadolu’nun bazı yörelerinde hala yapılan bir ritüeldir.

İnsanlar doğayı gözlem yaparak kendince takvimler belirler ve o mevsimin iyi geçmesi için bazı ritüeller gerçekleştirir. Örnek olarak; tarımsal ekim ve hasat, bağ bozumu, koç katımı vb… Denizli’nin Çay ilçesinde koyunu sudan geçirme yaklaşık 8 asırdır devam eden bir ritüeldir. Anadolu’da buna benzer uygulama da bir yaşındaki kuzuyu (şişek yıkama) bir şenlik havasında ırmakta yıkamaktır. Takvimsel ritüele örnek olarak Ramazan ayında oruç tutmak ve bahar bayramları da gösterilebilir. Örneğin Newruz Bayramı baharı müjdeler ve binlerce yıldır bir dizi ritüelle kutlanır. Ateşten atlanılır, renkli yumurta tokuşturulur, demir dövülür vb. Bazı sokak eylemleri ve mitingler de takvimsel ritüellere örnek verilebilir. Örneğin, eski Türk inançlarından birisi de İran’da Muharrem ayında Kerbela ritüelleridir. Bu ritüeller arasında göğse vurma, sırta zincir vurma, kara gömlek giyme, kutsal nesnelere bez bağlama, adak adama gibi bir dizi eylemler gerçekleştirilir. 

Nepal’e gidenler ya da Everest ile ilgili fotoğraf görenler iplere asılı renkli bayraklar görürler. Tapınaklarda ve yüksek tepelere asılan bu bayrakların üzerinde çeşitli dualar yazılıdır. Bu duaların hastalara şifa olacağına, yüksek dağlara çıkan insanları koruyacağına inanılır. Örneğin Everest çıkışı öncesi dua bayrakları asılır ve pirinç serpilerek bir ritüel gerçekleştirirler.

Bazı Afrika kabilelerinin yaptığı danslar, aslında kabileler arası bir güç gösterisi ve savaş provasıdır. Kostümlerle ve yüzlerini boyayarak bir öykü anlatırlar. Güneydoğu Anadolu’da özellikle Mardin ve Şanlıurfa’da genç kızlar güzel görünmek için dövme yaptırırlar. Dünyada bir çok kültürde gördüğümüz dövme geleneği Kürtler’de ‘Deq‘ olarak adlandırılır. Bir çok inançta kutsal kabul edilen güneş, ay, yıldız, kuş ve çeşitli geometrik figürler insan bedenine işlenerek bir bütünleşme hali yaratılır. Örneğin bu dövme yapılırken yaşlı bir kadın gaz lambasının isine bir kız çocuğunu emziren annenin sütünü de ekler ki dövme ölünceye kadar kalıcı olsun. Bu dövme ritüeli onlar için bir yaşam biçimidir ve kaynağını geçmişten alır.

Hepimizin bir aile albümü mutlaka vardır. İçerisinde bebeklik, sünnet, düğün vb. birçok anımızı gösteren fotoğraflar bizi tekrar o ana götürür. Köy düğünlerini hatırlamaya çalışsak ve baştan bu konuyu ele alsak neleri fotoğraflardık acaba? Öldüğümüzde de bir dizi ritüeller yerine getirilmiyor mu?

Ritüeller tarihten gelen kültürel bir zenginlik olarak, dünyanın hemen her köşesinde yapılagelmektedir. Bu ritüellerin çoğu belgesellere konu olmuş ve fotoğraflanmış olabilir. Kendi ölçeğimizde FSK üyelerinin hangi ritüelleri çalıştığını, ritüel konusunu nasıl ele aldığını ‘’Ayın Fotoğrafı Etkinliği’’ ile görmek istiyoruz.

Fikret ÖZKAPLAN

 

“Hiç kimse derisinden kurtulup başka biri haline gelemez.

Nihayetinde hepimiz dünyaya kendi trajedilerimizi yaşamak üzere doğuyoruz.”

Diane Arbus

 

Çağdaş belgesel fotoğrafçılığın ya da bireysel belgeselcilik akımının önemli temsilcilerinden Arbus, 1923 yılında varlıklı bir ailenin kızı olarak doğar. Babası David Nemerov Rus bir göçmen, annesi Gertrude ise Fifth Avenue’da(Beşinci Cadde – New York) yer alan Russek Kürk Dükkanı’nın sahiplerinin kızıydı.

Sonrasında babasının dükkanında çalışan Allan Arbus ile ailesinin karşı çıkmasına ve yaşının küçük olmasına rağmen evlenir. Böylece fotoğrafla tanışmış olur.

Allan Arbus ile beraber bir süre moda fotoğrafçılığı yaptıktan sonra, kocasından boşanmaya ve Vogue, Harper’s Bazaar, Esquire gibi dergilere çekim yapmak yerine fotoğraf anlamında başka ufuklar aramaya karar verir.

Moda fotoğraflarının tek düzeliği ve gerçekte varolmayan bir dünyaya ait olduğu hissiyle beraber, güzellik kavramını oluşturan, uyum, düzen, denge, soyluluk ve bunun gibi şeylerin antitezi, sanatta farklı bir anlatım tarzı olarak bir nevi grotesk ya da irrasyonel fotoğrafçılık onun anlayışının temelini oluşturuyor. İdealize edilen bedenlerin, güzel ya da iyiyi temsil eden estetik algı bileşenlerinin karşısında Diane Arbus; objektifini hep akıl hastalarına, cücelere-devlere, travmatik kişiliklere, zihinsel engellilere, eşcinsellere, hayat kadınlarına, çirkinlere, şişmanlara, sirk insanlarına, yaralılara, ezik, dışlanmış, kopuk tiplere ve “olağan dışı” temalara çeviren antiestetist bir fotoğraf sanatçısıdır.

Bununla birlikte fotoğraflarına özne olan insanlarla uzun zaman geçirerek, genel değer yargılarınca “acayip” görülen, fiziksel ve/veya zihinsel açıdan ”freak” (ucube) olarak adlandırılan, uzaklaştırılan ve farklı oldukları varsayılan insanları fotoğraflayarak, adeta onların içerisinde kendini var ederek/bularak çalışmalarını yürüten Arbus için önemli olan, çekeceği karelerden ziyade yaşadığı/deneyimlediği gerçekliktir. Fotoğrafladığı insanların poz vermekten daha çok işbirliği içindeymiş gibi görünmesi de bundandır.

 

Arbus fotoğraf tekniği anlamında kompozisyondan çok konuyu öne çıkarmayı sağlayan kare formatı, fotoğraflarına teatral ve sürrealist bir boyut kazandıran flaşı kullanmıştır. 

 

Arbus sadece göstermekten fazlasını yapmış/yaşamıştır.

 

Onur AYDIN