ANKARA KÜLTÜR ROTALARI-BİR BİLENLE GEZİYORUZ: ANKARA KALESİ

Haziran Ayı Bir Bilenle Geziyoruz etkinliğimizin üçüncüsünde Dr. Ali Vedat Oygür eşliğinde Kaleyi ve civarını gezdik. Hocamız; Ankara’nın tarihinin çok eski olduğunu, kazılarda cilalı taş devrinden bir taş balta bulunduğunu, aynı baltadan Roma tiyatrosunun kazılarında da bulunduğunu ve her iki adreste de küçük idol denilen dinsel heykeller bulunduğunu bize aktararak gezimizi başlattı.

Kazılarda Hitit dönemine ait bulunan aletler, tam o zamanlar da kale olarak da tabir edilebilecek bir askeri birliğin bu noktada olduğunun göstergesidir.

Hititlerden sonra Frig yerleşimi izleri görülmektedir. Tarihi kayıtlarda Ankara Kentinin kurucusu Kral Midas olarak geçmektedir.

Hitit ve Friglerin kaleleri zemin taş üzeri kerpiç olduğu için coğrafi şartlara dayanamayıp yok olmuşlardır.

Bölgeye Friglerden sonra Galatlar yerleşmiştir. Ünlü tarihçi Strabon Galatların Ankara kalesini kitabında detaylı bir şekilde anlatmıştır. Bir diğer ünlü tarihçi Heredot M.Ö. 480’ de Ankara Kalesi ile ilgili şu bilgiyi verir; “Batıdan Doğuya giden bir kişi Kızılırmak nehrini ve bölgeyi kontrol altında tutan dik Ankara Kalesinin önünden geçmek zorundadır, tabii ki Kaleden izin çıkarsa.”

Kalenin jeopolitik, askeri önemini Bizans tarihçileri de şu cümle ile vurgular; “Bizans’ın İstanbul’u kaybetmesinin nedeni Ankara’yı kaybetmesidir.”

Galatlardan sonra Roma dönemi başlar. Roma zayıflayınca güvenlik için yapılan meşhur M.S. 3 ncü yüzyıl surlarının küçük bir parçasını Ulus Rüzgarlı Sokak’ta görebiliriz.

Fotoğraf: Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU Kale Surlarından Bir Detay

Gezi için ekibin toplanarak geziye başladığımız nokta Genç Kapı olarak bilinir. Ancak ekipçe o kapıdan yukarı çıkmayı tercih etmeyerek, kalenin etrafını dolanma kararı aldık. Bu kapı, adından da anlaşılacağı üzere genç, çok güçlü askerlerin kullandığı bir kapı olarak anılır. Kale surlarının etrafından dolaşarak çıkarken, surlarda tadilat için Pagan-Roma döneminden taş-mermer parçalarının surlara eklendiğini gördük. Surların içerisinde tadilatta kullanılan sütun tamburları, heykel kaideleri, heykeller, lahit kapakları, desenli taş kaideler, tiyatro maskları, hatta roma su kanalların olduğu taş bloklar bile vardı. Hocamız, Kale sürekli taaruz altında olduğu için çarçabuk ne buldularsa etraftan, dönemin tapınaklarından, yapılarından bulunan taşların sürekli kalenin yıkılan duvarlarının tadilatında kullanıldığını belirtti. Surlarda kullanılan heykel, yazı vs. malzemenin özellikle tepetaklak yerleştirilmesinin anlamı; o kültürü, dini yendik manasına gelmesinden dolayıdır.

Kalenin eski Batı kapısı güvenlik sebebiyle örülmüş olup, Osmanlı Kayıtlarında ismi “Ala Kapı” olarak geçmektedir.

Fotoğraf: Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU / Ala Kapısı

Herkes tarafından en çok bilinen ve en tepede yer alan ana giriş kapısının önünde, surlarda yer alan çatlakları belki de ilk defa fark ettik ve bu görüntü geziye katılan tüm katılımcıları bir hayli üzdü. Sultan Abdülhamit’in ülkedeki büyük şehirlerin hepsine saat yaptırma zincirinde Ankara Kalesinin girişine de bu saati yaptırmış olduğu bilgisine de burada vakıf olduk. 

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kalenin iki giriş kapısının var olduğundan bahseder ve kendi abartılı anlatımı ile, “Kalenin bir demir kapısı var demirleri benim bacak pazularım gibi” cümlesini kullanır.

Ankara Kalesi surları, askerlerin ok attığı yerleri, geniş Ankara manzarası ve tarih kokusu ile, dışarıdan çok güzel olduğu gibi içerisinde de gezmek bir o kadar keyiflidir.

Gezimiz sırasında; Kalenin altında bulunan ve her zaman kaleye çıkarken yanından geçtiğimiz gösterişli taş binanın aslında Ankara’ nın ilk bankası Banka Osmani binası olduğunu, daha sonrasında binanın Fransız elçiliği tarafından kullanıldığını öğrendik. Bütün katılımcılar bu bilgiden sonra şaşkınlık ile; burada düzenlenen dillere destan kitaplara konu olan baloların, özel günlerin Cumhuriyetin o şık, zarif bakımlı kadınlarını, takım elbiseli beyefendilerini arabalarından veya faytonlarından inip içeri girerken hayal edip, her zaman gördüğümüz bu binaya farklı bir göz ile bakıp kaldı bir süre.

ANKARA HANLAR BÖLGESİ

Kurşunlu Han, Fatih’in sadrazamı Rum Mehmet Paşa’nın yaptırdığı handır. Tapu kayıtlarına göre Ankara’nın ilk hanı, Kurşunlu Han imiş. Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olan binadır.

Safran Han ve Çengel Han Rahmi Koç tarafından satın alınıp restore edilip müzeye dönüştürülmüş hanlardır.

Çukurhan milli mücadele zamanında ordumuza karargah olma görevini yerine getiren handır. 1925’e kadar cezaevi olarak kullanılır. Günümüzde, Divan Otel olarak hizmet vermektedir. 

Pilavoğlu Han yine kale bölgesinde yer alan ve acilen restorasyon görmesi gereken çok değerli bir yapıdır.

TARİHİ CAMİLERİMİZ

AHİ ELVAN CAMİİ

Camiyi Ahi Şerafettin’in kardeşi, Ahi Elvan yaptırmıştır. Duvarlarının alt kısmı taş, üst kısmı kerpiç, iç yapısı ahşap sade bir camidir. Selçuklu ahşap direkli camilerinden olup, ahşap sütunların üzerine yöredeki Bizans ve Roma yapılarından toplanan, Dor ve Korint üslubunda, sütun başlıkları yerleştirilmiştir. Orjinalliğinden ödün vermemiş çok kıymetli bir yapıdır. Caminin ceviz minberi diğer Arslanhane Cami ve Sultan Alaattin Cami minberleri gibi işçilikli ve orijinalliğini günümüze kadar korumuştur. Mihrap alçı bezeme işçiliğidir.

HACI ARAP CAMİİ

Hacı Arap Ahi Elvan’ın katibidir. Ahi Elvan, camisinden artan malzemeleri katibine verir ve o da kendi adına bu camiyi yaptırır. Kare planlı zemini taş duvarı kerpiç ve ahşap direkli sade bir camidir. Caminin minaresi yoktur. Yol çalışması sebebiyle cami küçültülmüş ve bir sıra ahşap sütununu kaybetmiştir.

AHİ ŞERAFETTİN CAMİİ (ARSLANHANE CAMİİ)

Ahilerin Ankara’ya geldiğinde iki ahi kardeş Hüsamettin ve Hasanettin’ in birlikte yaptırdığı bir camidir. Moğolların Anadolu’yu istila ettiği dönemde, Ahi Şerafettin Moğollara vergisini öder ve karşılığında Moğolların Ankara’ ya girip zarar vermesini harika bir politik anlaşma ile önler.

Cami adını hemen yanındaki zaviyesinin duvarında devşirme kullanılmış olan aslan heykellerinden almaktadır, caminin Sultan kapısının önündeki aslanlar da Etnografya Müzesine götürülmüştür.

Selçukluların o dönemde bayram namazlarının ve Cuma namazlarının kılındığı Ulu yani ana camisidir. Caminin 3 kapısı vardır. Kuzeydeki kapısı Taç Kapı ya da Sultan Kapı diye adlandırılmıştır. Selçuklunun ahşap direkli cami geleneğiyle yapılmış ve ahşap direklerin tepesinde de Roma korint başlıkları kondurulmuştur.

Caminin mihrabında çini ve alçı birlikte kullanılmıştır. Selçuklunun renkleri olan patlıcan moru, firuze mavisi, siyah çiniler bitkisel bezemeler, ayetler göz alıcı  bir hat sanatı ile kuşatır.

Mihrabın yukarısındaki ejderha motifi Türkler’in Orta Asya’dan getirdiği bir kültür olup nefsi temsil etmektedir.

Minber ceviz ağacından yapılmış, sekiz kollu Selçuklu yıldızlarıyla, bitkisel desenlerle dolu göz alıcı bir kündekari şaheseridir. Minberde ne bir çivi ne başka bir alet hepsi puzzle gibi tek tek geçme tekniğiyle yapılmış olup, lügattaki emek-sabır kelimesinin karşılığı gibidir.

Caminin bir çok yerinde, özellikle minarenin alt gövdesinde bolca devşirme malzeme kullanılmıştır. Minare duvarında Roma Tiyatrosundan desenli balkon korkuluğu, lahit kapağı, heykel kaidesi ve en hoş detay da camin dışındaki musalla taşı büyük ihtimalle Pagan döneminden bir tapınaktan alınma büyük bir taş parçası olmasıdır.

Aralarında Arslanhane Camiinin de yer aldığı, Anadoluda buna benzer yapıda ahşap sütunlu camilerin 5 tanesinin UNESCO Dünya Mirası Listesine geçtiğimiz günlerde alınmış olması hepimizi gururlandırdı.

SULTAN ALAADDİN CAMİİ

Selçuklular bölgeyi fethettiklerinde Muhittin Mesut tarafından yaptırılan Ankara’nın ilk camiidir. Sultan Kalenin içine kendisine bir saray yaptırıp, camiden saraya bir tünel ile gidiş gelişini sağlıyordu… Caminin içindeki Tünel kapısına giriş yasak olsa da en azından açılıp görülebiliyor. Cami kilise üzerine yapıldığı için arkada kilise duvarları görülmektedir.

Fotoğraf: Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU Sultan Alaaddin Camii Tünel Kapısı

Kesme ve yığma taştan yapılmış bir caminin kapısı, pencereleri orijinal ve hepsinden de güzeli üzerinde kitabesiyle bilgisi verilen ve camiden de 1 yıl önce yapılan muhteşem bir ceviz ağacı minberi vardır. Caminin tavanında Selçuklu yıldızlarından oluşan kündekari bir tavan göbeği yer almakta olup, kalem işi boyama rengarenk bir şaheserdir. Yıldızlar çiçek motifleri, ortada güneş, kenarlarında 12 gezegenin işlendiği minberin muhteşem taç kapısının üstünde camiyle ilgili çok geniş tarihi bilgiyi içeren kitabesi vardır.

Caminin mihrabı alçıdan yapılmıştır, orijinal ahşap mihrabı Etnografya müzesinde korumada altındadır.

Caminin ilk mihrabı restorasyon sırasında bulunmuştur ve dışarıda bahçede görülebilmektedir. Caminin önünde son cemaat yeri denilen kısımda çok kalın sanat eseri granit sütunlar yer almaktadır. Bu sütunların Zeus tapınağından gelmiş olabileceği düşünülmektedir. Caminin bahçesi de antik dönem ve Roma döneminden mermer sütun başlıkları, heykel kaideleri,  mezar taşı başları, hat sanatıyla süslenmiş islami mezar taşları ile bir açık hava müzesi gibidir.

Selma ÜNAL

Haziran 2023 Ankara

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI: ROMA KALINTILARI VE HACI BAYRAM

2023 Mayıs ayı Ankara Kültür Rotaları: Bir Bilenle Geziyoruz etkinliğimizin ikincisini Roma Hamamı- Hacı Bayram rotasında Dr. Ali Vedat OYGÜR hocamızın rehberliğinde onun belirlediği güzergahı izleyerek gerçekleştirdik. Roma Hamamı’nda başlayan gezimiz Hacı Bayram, Augustos Tapınağı ve Şeyh İzzeddin Türbesi’nde son buldu. Güzergahta 19 farklı tarihi eser hakkında Dr. Ali Vedat Oygür Hocamıza bize verdiği kıymetli bilgiler için çok teşekkür ediyoruz.

1-Roma Hamamı: Tarihi kalıntılarda yeni restorasyon çalışmaları yapılmıştı. Sütunlu yol, hamama yan taraftan giriş ve Cardo Maximus Roma dönemi caddesi, hamamın soğukluk bölümünde bulunan büyük havuz görülmesi gereken bölümlerden bazıları.

2-Hamidiye (Telgrafhane) Çeşmesi: Cardo Maximusu takip etmek üzere Sosyal Bilimler Üniversitesinin yanından yukarı doğru çıkıp Ankara’nın ilk resmi yapısı olan eski Ankara Valiliği binasının bulunduğu meydana doğru yürüdük. Yürüyüş yolumuz üzerinde bulunan bu Hamidiye çeşmesi binanın duvarına bitişik halde bulunmaktadır.

3-Valilik binasının bahçesinde üzeri cam ile kaplanmış bir bölmede Roma yolu kalıntıları, sütun ve su kanallarının olduğunu biliyor muydunuz? Tarihi binanın restorasyon çalışmaları devam ederken aynı zamanda bahçesinde Roma yolu kazı çalışmaları yürütülmüş, bundan önce de bilindiği üzere Ulus şehir çarşısı inşaatı sırasında Roma dönemi Ankara’sının ana caddelerinden biri olan bu caddenin devamına rastlanmıştı. Burayı da görmeden geçmedik.

4-Başbakanlık (Maliye) Binası: Cumhuriyet’in ilk bakanlık binası olarak inşa edilen yapı Vilâyet Meydanı’na bakmaktadır. Maliye Bakanlığı, sağdaki Gümrük ve Tekel Bakanlığı ve 1950’lere kadar ortadaki bölüm Başbakanlık olarak kullanılmıştır.

5- Julianus Sütunu: Defterdarlık ve valilik binası arasındaki havuzun kenarında bulunmaktadır. Hiçbir yazıtı yoktur. Gövdesinde birçok halka olup, yüksekliği on beş metre kadardır. Sütunun İmparator Julianus’ un (M.S. 361-363) Ankara’dan geçtiğinde şerefine dikildiği söylenir. IV. yüzyılda yapıldığı sanılan esere halk arasında Belkıs Minaresi de denilmektedir.

6- Zincirli Cami: Yürüyüş yolumuz üzerinde bulunan Zincirli Cami Taş kaideli, tuğla gövdeli, üzeri kiremit çatılı bir yapıdır. Kasetleme işçiliği ile yapılmış ahşap tavanı, minberi, mihrabı ve cephe düzeni nedeni ile caminin yapılış tarihinin 17′ inci yüzyıl ortaları veya sonu olduğu tahmin edilmektedir. Kuzeyde tek kapı ile girilen Cami içinde asılı bulunan bir levhadan 1879–1880 yılları arasında tamir edildiği öğrenilmiştir. Bu levhada “Şeyhülislam Ankaralı Mehmet Emin Efendi’ nin mamuresini 1879–1880 yıllarında Ankara Valisi Hurşit Paşa tamir ettirdi “denilmektedir.

7- AynıSokakta başka bir tarihi bina çıkıyor karşımıza. Bina önce Efkaf İdaresi yani Vakıflar daha sonra Şer’iye ve Efkaf Vekaletine veriliyor. Şimdi altında haç malzemeleri satılan dükkânın yerinde Tan gazetesi varmış. 1. Katta adliye vekaleti, 2. Dönem istiklal mahkemesi, üst katta da Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bulunuyormuş. 1940’ ta bina Emniyet 2. Şube Müdürlüğü olarak kullanılmış. Bir süre sonra da Anafartalar Polis Karakolu olmuş. 1984’ten sonra Ulus oteli olmuş.

Başbakanlık Binası

8-Berlitz Oteli: Otel, 30’lu yıllarda aynı isimle aynı yerinde bulunuyor. Altındaki Ruşen pastanesi de öyle. Macar Avusturyalı mimarların eseri.

9-Augustus Tapınağı: Ankara’da Roma Dönemi’ nin en önemli yapılarından biri olan Augustus-Roma Tapınağı, Galatia eyaletinin İmparator Augustus (MÖ 27-MS. 14) tarafından Roma İmparatorluğu’na katılmasından sonra, yeni eyalet merkezi olan Ankyra’da (Ankara) İmparator Augustus ve kentin yerel tanrıçası Roma’ya ithaf edilerek inşa edilmiştir. Hacı Bayram Camisinin yanında bulunmaktadır.

10-Hacı Bayram Veli Camii ve Türbesi: Hacı Bayram-ı Veli, (d. 1352, Ankara – ö. 1430, Ankara), Türk mutasavvıf ve şair. Safevî Tarikâtı büyüklerinden Hoca Alâ ad-Dîn Ali Erdebil’inin öğrencilerinden olan Şeyh Hamid-i Veli’nin öğrencisi ve Bayramîyye Tarikatı’nın kurucusudur. Türbesi, Ankara’da Hacı Bayram Camii’nin bitişiğinde bulunmaktadır.

11-A. İzzet Ulvi Aykurt Evi (Hacı Bayram Veli Mahallesi) Macar ustalar tarafından yapılmıştır. Tarih: 1924-1931

12-Şeyh İzzettin Türbesi 1930’ lu yıllarda yıkılarak evlerin arasında kalmış, daha sonra bölgenin yıkılarak komple restorasyonu sırasında temelleri ortaya çıkarılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Günümüzdeki türbe kare planlı, kümbet biçiminde Selçuklu tarzındadır. Türbe kitabesi günümüzde Etnografya Müzesine kaldırılmıştır. Bu kitabeye göre türbe 1306 yılında inşa edilmiştir.

FOTOĞRAF SANATI KURUMU DERNEĞİ Grubuyla bir dahaki gezilerde buluşmak ümidiyle tüm katılımcılara ve hocamıza çok teşekkür ediyoruz.

Cengiz PAMUK

21.05.2023 ANKARA

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI: ULUCANLAR

Bu ay ilkini gerçekleştirdiğimiz Ankara Kültür Rotaları: Bir Bilenle Geziyoruz etkinlikleri kapsamındaçok kıymetli hocamız Dr. Ali Vedat OYGÜR ile Ulucanlar Rotasında 16 Nisan 2023 tarihinde güneşli ve sonlarına doğru da yağmurlu bir Pazar gününde yürüyerek pek çok kez yanından geçtiğimiz ancak fark etmediğimiz ne kadar da çok eser olduğunu idrak etme şansına nail olduk.

Otuz kişilik bir katılımın olduğu grubumuz Sat 13:00 gibi Ulucanlar Cezaevi’ nin kapısında toplandı. Ali Vedat OYGÜR hocamızın da mekana gelmesinin ardından gezimiz ilk olarak Ulucanlar Cezaevi Müzesinden başladı. Dr. Ali Vedat OYGÜR; 1950 yılında Üsküdar’ da dünyaya gelmiş olup; 1974 yılında Ankara Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünden mezun olmuştur. Uzun yıllardır, hayatın ona kattığı bilgi birikimini bu tür gezilerde rehberlik yaparak Ankara’ yı hemşehrilerine tanıtmaya adamıştır kendisini. Ayrıca kendisine ait web sayfasında da (https://alivedatoygur.wordpress.com) yazdığı yazılar ile çok kıymetli bilgiler vermeye devam etmektedir.

Ulucanlar Cezaevi Müzesinde başlayan gezimizde ilk olarak; bu binaların Osmanlı zamanında da var olduğu ve askeri kışla olarak kullanıldığını 1925 yılında cezaevine dönüştürüldüğünü öğrendik. Cezaevinin koğuşlarında gezerken (Hilton Koğuşu, Ağalar Koğuşu, Sübyan Koğuşu …) buralarda yaşanan hayatları düşünerek hüzünlendik. Cezaevi turumuzu en son aralarında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ ın da yer aldığı pek çok idamın infaz edildiği Dar Ağacının olduğu yerde tamamlayarak, biraz buruk bir şekilde oradan ayrıldık.

Cezaevinin hemen dışında Sanat Sokağının başında; belki de şimdiye kadar hiç fark etmediğimiz 1804 yılında Ankara Taşından (Andezit) yapılmış Hanifi Rum Çeşmesi ile karşılaştık. Cezaevinin hemen önündeki caddede ise 1924 yılında yapılan henüz Ankara’ nın musluklarından su akmazken halkın su ihtiyacını karşılayan çeşmelerden biri olan Derçatoğlu Mustafa Bey Çeşmesi’ ni fark ettik. Ulucanlar Göz Hastanesinin olduğu yerde eskiden Ankara Mevlevihanesi’ nin olduğunu öğrendikten sonra, Ankara’nın arka mahallerine doğru ilerleyerek rengarenk evlerin arasından gezimize devam ettik. Şu anda restorasyon olduğu için içini göremesek de Ankara’ da lahit mezarların olduğu Kadılar (Kırklar) Mezarlığı olduğunu öğrendik. Geçmişi 800 yıl öncesine dayanan bu mezarlar, Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinden kalma olup, Kadılara ait mezarlardır.

Renkli evlerin arasında mütevazi bir görüntüsü olan, 17. yy. sonu ile 18. yy. başında yapıldığı tahmin edilen Direkli Camii’ nden sonra, mahalleye doğru ilerlediğimizde 14. yy.’ dan kalma Nazım Bey Çeşmesi bizi karşıladı.

Nazım Bey Çeşmesi

Biraz daha yukarılara doğru ilerledikçe, muhteşem bir kale manzarası, 1901 yılında inşaa edilen Zehra Hanım Çeşmesi ve Molla Büyük Camii ile karşılaştık. Osmanlı eseri olan, Molla Büyük Cami’nin içerisinde mimberinde yer alan çiniler hepimizi adeta büyüledi.

Ankara’ nın efsane valisi Abidin Paşa tarafından ilk defa 1889 yılında kullanılarak Elmadağ suyunu Ankara’ ya taşıyan Roma Su Kanalları ve su deposu da oldukça ilgi çekiciydi. Kanalları geçtikten sonra, 1288 yılından kalma Saraç Sinan Mescidi ve Türbesi bizi bekliyordu. 1907 yılında Mehmet Şevket Efendi tarafından yaptırılan Altı Ayaklı Çeşme de görülmesi gerekli bir çeşme olarak hafızalarımızda yer etti. Neden iki şerefeli olarak yapıldığını kimsenin bilmediği 1674 tarihli İki Şerefeli Camii (Resul Efendi Camii) ve Halveti şeyhi Tiridzade Hüseyin Efendi Türbesini de gördükten sonra ara sokaklardan aşağıya doğru ilerledik. Dönüş yolumuz üzerinde Halvetilerin Alemdarı Seyyit Ali Türbesi (14.yy) ve 1443 tarihinde Hacı İsmail’ in kızı Azize Gecik Hanım tarafından yaptırılan Gecik Mescidi’ ni de farketmiş olduk. Ayrıca Gecik kelimesinin güzel giyinen, zarif, hoş hanım anlamına geldiği bilgisini de edindik.

Aynı yerde bulunan çeşmenin üzerinde Gecik Çeşmesi yazmasına rağmen aslında çeşmenin Azize Gecik Hanım ile bir ilgisi olmadığını yaklaşık 500 yıl sonra 1891 yılında Beşe Ağazade Hacı Hanım tarafından yaptırılan Hacı Hanım Çeşmesi olduğunu da Ali Vedat hocamızdan öğrendik. Gezimizi büyük usta Mimar Sinan’ ın Ankara’ daki tek eseri olan Cenabi Ahmet Paşa Camii ve Türbesinde tamamlayarak, yaşadığımız şehre olan farkındalığımız ve bilgimiz artmış bir şekilde evlerimizin yolunu tuttuk. Bize bu güzel bilgileri kıymetli vaktini ayırarak aktaran değerli hocamız Ali Vedat OYGÜR’ e ve bu gezide bizimle birlikte olan bütün dostlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU

Nisan 2023

Cenabi Ahmet Paşa Camii

KAYBEDİNCE AĞLAMAMAK, VARKEN YAŞATMAK, GÜZELKEN SÜRDÜRMEK İÇİN

“Ankara’nın Yıkılan/Kaybolan Belleği”  resim sergisi hazırlıklarım 2018 yılında başladı ve 2021 yılına kadar aralıksız üç yıl devam etti. Başlangıçta, bu başlık altında bir sergi yapmak amacıyla yola çıkmış değildim. Bu çalışmaların/serinin ilki olan İller Bankası tablosunu yaptığımda Ankara’ya geldiğim tarihlerde varlığına tanık olduğum sonradan yıkılan diğer binalar aklıma geldi. Ankara’da var olan ve başkentimize değer katan ve bu nedenle belleklerde yer alan çok sayıda bina şu veya bu şekilde yıkılmıştı. 1979 yılında yıkılan Kızılay binası, yakın zamanlarda yıkılan Etibank ve İller Bankası binası ve var olduğunu bildiğim ve hiçbir zaman görmediğim Marmara Köşkü, ilk çalışmalarım arasında yer aldılar.

Marmara Köşkü Mustafa Kemal’in değer verdiği AOÇ içinde Cumhurbaşkanı Köşkü olarak mütevazı bir ölçekte sayılacak bir bina olarak mimar Ernst Arnold Egli tarafından tasarlanmıştı. Korunması için çok sayıda sebep sayılabilir. Ama yıkıldı.

Kent belleğinde yer alan nitelikli mimari eserlerin yıkılmamaları, dönem itibarıyla yani günümüzde şayet fonksiyonlarını yitirmişlerse, şu veya bu şekilde dönüştürülerek kentlilerin kullanımına sunulmaları gerekir. Yukarıda isimlerini saydığım yıkıma uğramış binaların, yapıldığı tarihleri ve mimarlarını araştırırken, karşıma benzer akıbeti yaşamış başka binalar da çıktı. Eski Ankara fotoğraflarından yakaladığım Taşhan ve St. Clements kilisesi, Kızılbey Türbesi ve Külliyesi gibi yapılar bunlardan birileriydi. Sonrasında başka diğer binalar bunları izledi. Bir ya da ikisi dışında çoğunun ortak özellikleri ise dönemin mimarlarının, seyyahlarının ve kanaat önderlerinin yıkılmamaları için çaba göstermiş olmalarıydı.

Yakın tarihte yıkılan binaların yıkılmaması yönünde hareket edenlerin de nedense tamamı mimarlar ve Başkent Dayanışması içinde yer alan bir grup entelektüel olmuştur. Bunu verili bir durum olarak ele aldığımızda, kentlilerin ya da hemşerilerin duyarsızlığı, yıkımın kalıcı bir kültür olarak karşımıza çıkmasının temelinde yer aldığı görülür. Bu durum; yıkımı planlayanların ve gerçekleştirenlerin/uygulayanların işini kolaylaştırmaktadır.

Bu düşüncemin elle tutulur örneği 16 Haziran 2017 tarihinde yıkılan İller Bankasıdır. Binanın yıkılacağı haberi üzerine, Mimarlar Odası ve Başkent Dayanışması olarak, bina önünde birden fazla basın açıklaması yapıldığı halde netice alınamamıştır. Bunun yegâne nedeni kent halkının duyarsızlığıdır. Katılımı yüksek olan protesto eylemlerinden sonuç alınacağına dair, yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda örnek vardır.

Resim çalışmalarım esnasında; binaların yapıldığı tarihler, yapılma nedenleri ve mimarlarını araştırırken ilk planda karşıma yirmi beş resme konu olacak materyal çıktı. Aynı akıbete uğramış başka değerli binaları bulup resim yoluyla topluma ulaştırma heyecanı yaşadığım tarihlerde ilk sergimin zamanı gelip çatmıştı. İlk sergi; Mustafa Kemal ve Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya geldiği gün olan 27 Aralık gününde, Mimarlar Odası Ankara Şubesi fuayesinde, yirmi beş tabloyla gerçekleşti. Geride tablosu yapılacak başka binalar da var.

Bu serginin ardından, Ankara çalışmalarıyla bilinen akademisyen arkadaşlarımın isteği üzerine, aynı eserler, Bilkent ve Çankaya üniversitelerinde öğrencilerle, daha sonra Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar merkezinde gerçekleşen sergiyle Ankaralılarla buluştu.  

Bir kısmının varlığına tanık olduğumuz, önünden defalarca geçtiğimiz, kiminde ise içine girdiğimiz ve bulunduğu mahal ile bütünleşmiş çok değerli yapılar yok edildi. Her birinin bir hikâyesi vardı. Bizde yönetimlerce yıkıma layık görülen; Kızılay, Maltepe Havagazı Fabrikası ve Çubuk Barajı gazinosu gibi birçok yapının mimarlarına ait başka ülkelerdeki eserlerin günümüze kadar hala korunduğunu görmek içimizi acıttı. Örneğin; yıkılan Maltepe Havagazı fabrikasının mimarı Werner İssel’in Almanya’daki yapıları günümüzde varlıklarını sürdürmektedir. Bizde tek olan ve sanat evleri, müze gibi yapılara dönüşebilecek yerleşke yok edildi.

Ulus meydanından başlayarak Kızılay’a kadar uzanan arter erken dönem açık bir Cumhuriyet Müzesidir. Aralarında; başta Kızılay Binası olmak üzere İller Bankası Etibank ve Toprak Mahsulleri Ofisi binası gibi yok edilen binalar vardır. Ancak bunun da çözüm yolu vardır. Birinci yol bundan sonra gelecek olan yıkımların karşısında durmak, engel olmak, yok edilenleri ise bir hafıza müzesinde gelecek kuşaklara aktarmaktır.

Tüm bu durumların özetinde üniversitelerde yaptığım sergilerde ayrıca bir görsel bir sunumla binaların eski fotoğrafları ve bende uyandırdığı duygularla yaptığım resimlerle sunum haline getirdim. Bu çabam; yukarıda bahsettiğim Ankara’ya ait bir hafıza ya da bellek müzesi için ateşleyici bir etki yaparsa gayeme ulaştığım için mutlu olurum.

Umudum yeni kuşakların yaşadıkları kentlere dair duyarlıklarının artacağı yönündedir.

Yıkılan Kızılay Binası ve bu binadan isim alan Kızılay Meydanı
Bentderesi ve Çakırlar Köprüsü

Kemal Mükremin BARUT

Mart 2023