Sosyal bir varlık olarak tanımlanan insan; yarattığı semboller ve onlara yüklediği anlamlarla hayatı tanımlar. Anlam arayışı, bireysel nitelikleri kadar toplumsal bir varlık olma özelliğinin de ortaya çıkmasını sağlar. Toplum içinde var olma, kabul görme, benlik geliştirme ve kimlik oluşturma çabası, çoğu zaman varlığının anlam kazanma gerekçesidir.
İnsan hayatına değer ve anlam katan toplumsal sembollerin başında bayrak gelir. Genellikle dikdörtgen biçiminde ve kumaştan üretilen bayrakların üzerinde farklı renkler ile simgeler yer alır. Her simge ve renk; o bayrağı taşıyan topluluğun ortak geçmişinden, coğrafi özelliklerinden, inancından ve kültüründen izler taşır. Bu semboller; toplumsal duygu ve düşünce birliğini yansıtan değerlerin korunmasında, geçmişten geleceğe uzanan kuşaklar arası bağın güçlenmesinde temel bir iletişim işlevi üstlenir.
Her bayrak, somut renk ve biçimler üzerinden soyut bir anlam dünyasına işaret eder. Millî veya kültürel birlik, köklü geçmiş, gelecek ülküsü, özgürlük, umut, zafer, mücadele ve fedakârlık gibi kavramları bünyesinde toplayarak kutsal bir değere dönüştürür. Bu kutsiyet nedeniyle daima el üstünde tutulur. Göndere çekilen bayrağın gökyüzüyle buluşması herkes tarafından görünür olmasını, rüzgârla dalgalanması ise toplumsal duyguların coşkuyla harekete geçmesini sağlar.
Bir toplum farklı etnik kökenden, dünya görüşünden ve inançtan bireylerden oluşabilir. Bu toplulukların paylaştığı ortak coğrafya kadar geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler de aidiyet duygusunu güçlendirir; millî bilincin pekişmesini ve korunmasını sağlar. Bayrak, bu ortak bilincin somutlaşmasında ve yaşatılmasında en temel simgedir.
Bayrak, kamusal alanlarda ve toplumsal yaşamdaki sevincin de hüzünde de ayrılmaz bir parçasıdır. Millî bayramlardaki coşkunun ortak paydası olduğu gibi, ulusal keder anlarında da birleştirici bir sığınaktır. Okullarda, kamu kurumlarında ve resmî törenlerde İstiklal Marşı eşliğinde göndere çekilen bayrak, ulusal yas ilan edilen günlerde ise yarıya indirilir.
Toplumsal yaşamın ötesinde uluslararası alanda da bayrak vazgeçilmez bir egemenlik göstergesidir. Belirli bir sınır dâhilinde yaşayan bağımsız bir halkın özgür iradesini temsil eder; ülke topraklarında -uluslararası protokollerin gerektirdiği istisnalar dışında- yalnızca o ülkenin kendi bayrağı dalgalanır.
Türk Bayrağının Sembolik Değeri ve Anlamı
Bayrağını derin bir sevgi ve kutsiyetle sahiplenen Türk milleti için “Albayrak”, bağımsızlığın en somut ifadesidir. Türkiye Cumhuriyeti bayrağında al zemin üzerinde beyaz hilal ve beş köşeli yıldız yer alır.
Bu semboller, köklü tarihi boyunca bağımsız yaşamış bir milletin cesaretini, fedakârlığını ve mücadeleci ruhunu yansıtır. Tarihsel anlatıya göre bayrağın formu, 1389 yılındaki I. Kosova Savaşı’nın ardından şehit kanlarının üzerine gece vakti yansıyan hilal ve parlak yıldız silüetine dayanır. Hilal ve yıldız birlikteliği Osmanlı döneminde Sultan III. Selim devrinde sekiz köşeli yıldız olarak kullanılmış, 1844 yılında Sultan Abdülmecid dönemindeki Tanzimat düzenlemeleriyle beş köşeli yıldıza dönüştürülerek resmîleştirilmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise 29 Mayıs 1936 tarihli ve 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile bayrağın geometrik ölçüleri, kullanım biçimi ve standartları yasal güvenceye kavuşturulmuştur (günümüzde bu esaslar 2893 sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile yürütülmektedir). Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun 300. maddesiyle devletin egemenlik alametlerini aşağılamaya yönelik fiiller açık cezai yaptırımlara bağlanmıştır.
Bayrağın al rengi, bağımsız bir vatan uğruna dökülen şehit kanlarını simgeler. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dizeleri, vatan bağımsızlığı için can verenleri minnetle anarken bayrağın neden kutsal bir emanet olduğunu özetler. Şehitlik mertebesinin hem millî hem de dinî hafızadaki yeri, bayrağı alelade bir kumaş olmaktan çıkarıp hürmet ve saygıyla korunması gereken ortak bir değere dönüştürür.
Bayrak, bir ülkenin onurunun simgesi olduğu için en yüksek düzeyde saygıyı hak eder. Millî Mücadele’nin ardından İzmir’in kurtuluşunda, ayaklar altına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddeden ve “Bayrak bir milletin bağımsızlık alametidir; düşmanın da olsa saygı gösterilmelidir” diyerek bayrağın yerden kaldırılmasını emreden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bayrak kavramına gösterilmesi gereken evrensel ve asil yaklaşımı tarihe not düşmüştür.
Cumhuriyetimizin kuruluş ayı olan ekim ayında, Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) tarafından A.F.E. etkinliği kapsamında belirlenen “Bayrak ve İnsan” temasıyla; bayrak ile insan arasındaki bu derin bağı ele alan fotoğraflar değerlendirilecektir. Şanlı Albayrağımızın gündelik hayatın içinde bireylerle ve topluluklarla kurduğu bağı; birlik, aidiyet, gurur, hüzün ve ortak hafıza ekseninde ölümsüzleştiren, insan öykülerini estetik ve duygusal bir dille aktaran karelerin ortaya çıkarılması hedeflenmektedir.
“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü… Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, ışık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.”
Arif Nihat Asya’nın bu unutulmaz dizelerinin görsel karşılıklarını fotoğraf karelerinde görebilmek dileğiyle…
Yenilenmiş bir enerji ile kaldığımız yerden derneğimizin yeni sezonuna merhaba diyoruz. 2026-2027 Kültür ve Sanat Etkinlikleri sezon açılışını “Minimal Atölye Fotoğraf Sergisi ve Fotoğraf Gösterisi” ile açıyoruz. Atölye kursiyerlerine katılım belgelerinin de takdim edileceği keyifli bir akşam geçirmeyi dileyerek sezon açılışımıza tüm sanatsever dostlarımızı davet ediyoruz.
Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) 1994 yılında Ankara’da kuruldu. Kuruluş manifestosunda şu metin yer almıştı “Aşağıda imzası bulunan, fotoğraf sanatı uğraşısı içinde olan kişiler olarak, demokratik bir yapı içinde, fotoğraf sanatının toplumsal saygınlığa ulaşması, fotoğrafın tarihsel sorumluluğunun da bilincinde olarak, yeni ve yaratıcı sanat çalışmaları ile fotoğraf sanatı üzerine yapılacak olan düşünsel çalışmalara bir yapı oluşturmak amacı ile Fotoğraf Sanatı Kurumu’nu kurmuş bulunmaktayız.
Bu görüşler doğrultusunda Ankara’da oluşturduğumuz kurumun, sanat anlayışlarında ayrım gözetmeksizin, yurtiçinde ve yurtdışında çalışmalarını sürdüren fotoğraf sanatçılarımızın katılımı ile daha da güçleneceğine inanıyoruz.
Şükrü Süha Aray, Adnan Ataç, Hamdi Uğur Bilge, Haydar Bülbül, Tuğrul Çakar, Bekir Sıtkı Fırat, Tansu Gürpınar, Mehmet Arslan Güven, Bülent Hiçyılmaz, Çerkes Karadağ, Adnan Veli Kuvanlık, Necmettin Külahçı, Göker Müftüoğlu, Hasip Pektaş, Adnan Polat, Ahmet Selim Sabuncu, Ozan Sağdıç, Dursunali Sarıkoç, Mustafa Türkyılmaz, Tahir Ün, Tekin Üstündağ, Osman Aziz Yeşil”
Bu metnin altına imza atan, ne yazık ki bazıları artık aramızda olmayan (adları kalın harflerle yazılan) 22 kurucu üyemiz başta olmak üzere otuz yılı aşkın süredir kuruluş amacı doğrultusunda, FSK yönetimlerinde de görev alan ve geniş bir vizyonla, büyük özveri ve gayretle çalışmalarını sürdüren üyelerimize, etkinliklerimize katılan fotoğraf dostlarına ne kadar teşekkür edilse azdır. FSK, kurulduğu günden bu yana ülkemizde fotoğraf eğitimleri veren, pek çok etkinlik düzenleyen en güçlü kurumlardan birisi oldu. Aynı zamanda Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun (TFSF) kurucu derneklerinden birisi olarak gelişmesine yönetim, eğitim ve hizmet olarak her aşamada katkı sağladı.
Fotoğraf tekniklerini öğrenmek, fotoğraf üretmek, proje hazırlamak, atölye çalışmalarına katılmak ve fotoğraf sunuları hazırlamak gibi fotoğraf sanatı alanında çalışmak isteyen herkese kapısı açık olan FSK, fotoğraf sanatına ilgi duyan kişilerin kendilerini geliştirmelerine fırsat vermekte, fotoğraf alanında çalışmaya ve üretmeye devam etmektedir.
FSK, eğitim yöntemlerini yeni teknolojilerin getirdiği olanaklarla güçlendirdi. Pek çok yayın yaptı. Kuruluşundan günümüze kadar “aylık bültenler” dışında, “fotoğraf ustaları” ile ilgili, düzenlediği “Ankara Fotoğraf günleri” ile ilgili, “kaybettiğimiz üyeler” ya da “ortak karma sergilerin” yanı sıra üyelerin yer aldığı “albümler” gibi farklı kategorilerde tam 32 kitap yayını gerçekleştirdi. Ancak sizlerin desteği ile daha güzel işler yapabileceğimizin farkındayız. Desteklerinizi ve çalışmalara katılımlarınızı her zaman bekliyoruz. Yeni sezona MERHABA derken, yine yeniden “Fotoğrafta Bir Adım Daha İleri” mantığı ışığında ve “FSK Her Yerde” sloganı ile yeni sezonda da yolumuza devam edeceğimizi belirterek 2026-2027 Kültür ve Sanat Etkinlikleri Sezonunun hepimiz için verimli olmasını diliyoruz.
Fotoğraf Sanatı Kurumu’nun (FSK) en köklü ve dinamik geleneklerinden biri olan Ayın Fotoğrafı Etkinliği (AFE), 2025-2026 döneminde de fotoğraf sevdalılarını ortak bir paydada buluşturarak büyük bir başarıyla tamamlandı. Dokuz ay boyunca süren bu sanatsal maratonda, vizörün arkasındaki gözler her ay farklı bir temanın peşinden koşarken, Türkiye’nin değerli fotoğraf ustaları da seçici kurul olarak birikimleriyle bu sürece rehberlik etti.
Ekim 2025’te başlayan ve Haziran 2026’ya kadar kesintisiz devam eden bu heyecan verici süreçte, toplam 80 fotoğrafçımız ürettikleri birbirinden değerli 810 adet fotoğrafla organizasyona katılım sağladı. Her ay belirlenen farklı konularda teknik, estetik ve duygusal açıdan titizlikle yürütülen değerlendirmeler, derneğimizin arşivine kalıcı ve nitelikli izler bıraktı.
Dönemsel Katılım ve Tema Dağılımı
Etkinlik boyunca alanında ekol olmuş değerli hocalarımız, gönderilen tüm fotoğrafları tek tek yorumlayarak yapıcı eleştirileriyle üyelerimizin gelişimine eşsiz bir katkıda bulundular. Ocak ayında işlenen “Siyah/Beyaz” konusu, 42 fotoğrafçı ve 160 fotoğrafla dönemin en yüksek katılımlı ayı olurken; “Portre” ve “Sarı” temaları da yoğun ilgi gören diğer başlıklar olarak öne çıktı.
9 aylık seçici kurul maratonunun sonunda, sergilenmeye ve ödüle layık görülen kareler büyük bir titizlikle ayrıştırıldı. Bu dönemde hocalarımız tarafından tam 9 adet “Ayın Fotoğrafı”, 45 adet “Başarılı Fotoğraf” ve 121 adet “Sergileme Fotoğrafı” seçilerek arşivimize kazandırıldı. Toplamda 80 katılımcı arasından 44 fotoğrafçımızın en az bir eseri bu prestijli seçkide yer alma başarısını gösterdi ve toplam 175 eser ödüllendirmeye değer bulundu.
2025-2026 Dönemi Başarı Kürsüsü
Sezon boyunca toplanan puanlar doğrultusunda, istikrarlı başarı grafiklerini aldıkları derecelerle taçlandıran üyelerimiz ve dönem sonu puan sıralamasının ilk 10 basamağı şu şekilde şekillendi:
Bu dönemi birinci olarak tamamlayan Fatma GÖKMEN 2026 yılı Mart, Nisan ve Haziran aylarında gönderdiği fotoğraflar ayın fotoğrafı seçilmiştir. 2025 yılı Kasım ayında 2, 2026 yılı Mart ayında 1 fotoğrafı başarılı olarak seçilmiştir. 2025 yılı Ekim ve Kasım, 2026 yılı Şubat ve Haziran aylarında 1’er, 2026 yılı nisan ayında ise 2 fotoğrafı sergilenmeye layık görülmüştür.
Bu dönemi birinci olarak tamamlayan Fatma Gökmen, 9 aylık maratondaki ödül dağılımı şu şekilde gerçekleşti:
Ayın Fotoğrafı: 2026 yılının Mart, Nisan ve Haziran aylarında gönderdiği eserlerle 3 kez bu ödülün sahibi oldu.
Başarılı Eser: 2025 Kasım ayında 2, 2026 Mart ayında ise 1 fotoğrafı seçici tarafından başarılı bulundu.
Sergileme: 2025 Ekim ve Kasım, 2026 Şubat ve Haziran aylarında 1’er; 2026 Nisan ayında ise 2 fotoğrafı sergilenmeye layık görüldü.
Büyük bir özveri, sanatsal disiplin ve yüksek üretkenlik gerektiren bu uzun soluklu maratonun şampiyonu, topladığı 30 puanla Fatma Gökmen olmuştur. Kendisini hemen ardından yakın takiple izleyen Taner Kıral 27 puanla ikinci, Murat Kapan ise 26 puanla üçüncü olarak dönemi tamamlamışlardır.
2025-2026 döneminde seçilen ayın fotoğrafı listesi şu şekildedir:
Etkinliğimize katılarak estetik vizyonunu bizlerle paylaşan tüm fotoğrafçılarımıza, bilgi ve eleştirileriyle bizleri besleyen değerli seçici kurul üyelerimize ve bu organizasyonun arka planında görünmeyen emek sahiplerine şükranlarımızı sunarız. Başarı kürsüsünde yer alan ve fotoğrafları seçilen tüm dostlarımızı yürekten kutlarız.
Gelecek sezonda, yeni temalar ve yepyeni ışıklarla vizör başında yeniden buluşmak üzere!
DÖNEMİN TARİHİ SÜRPRİZİ
2006’dan Günümüze Tarihi Eşik: 10 Bininci Fotoğraf Kayda Geçti!
İlk adımı 2006 yılında atılan ve derneğimizin belleğini oluşturan Ayın Fotoğrafı Etkinliği (AFE), bu dönem çok özel ve tarihi bir dönüm noktasına şahitlik etti. Kuruluşundan bugüne kadar toplam 10.535 fotoğrafın titizlikle değerlendirildiği bu büyük serüvende, organizasyon tarihinin 10 bininci fotoğrafı bu çalışma döneminde tarafımıza ulaştı.
Sezonun en yoğun katılımlı ayı olan Ocak 2026 “Siyah/Beyaz” etkinliğinde, bu tarihi eşiği aşan sembolik 10 bininci fotoğraf, üyelerimizden Korman KOCAİSMAİL tarafından gönderildi. Karlı bir kış gününde tüm masumiyetleriyle objektife yansıyan iki patili dostumuzu ölümsüzleştiren bu değerli kare, AFE’nin yirmi yıla yaklaşan başarı öyküsünün unutulmaz bir hatırası olarak arşivimizdeki yerini aldı.
Roma’nın Suyu, Osmanlı’nın Mirası ve Bir Hapishanenin Hatıraları
Bir Ankara haziranında, yine Vedat Oygür Hocamızla geçmiş ve gelecek arasındaki köprüde yürüdük. Bu kez rotamız, Ankara’nın çoğu kişinin fark etmeden yanından geçtiği tarih katmanları arasında uzanıyordu. Roma’nın su yollarından Osmanlı’nın zarif mescitlerine, Mevlevihanelerden Cumhuriyet döneminin en tanınmış cezaevine kadar uzanan bu yolculuk, şehrin görünmeyen yüzünü keşfetmemizi sağlayacaktı.
İlk durağımız, Ankara’nın önemli Osmanlı eserlerinden biri olan Cenâbî Ahmed Paşa Camii idi. Bu yapı, Mimar Sinan’ın Ankara’daki tek eseridir. Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Ahmed Paşa, 1541 yılında Anadolu Beylerbeyi olmuş, ancak caminin tamamlandığını görecek kadar uzun yaşayamayarak 1561 yılında görev başında vefat etmiştir. Caminin inşası ise 1565 yılında tamamlanmıştır.
Mimar Sinan’ın üç ciltlik tezkirelerinde adı geçen cami, ilk bakışta sade görünse de dikkatli incelendiğinde birçok özgün ayrıntı barındırır. Minarenin cami kütlesinden ayrı konumlandırılması, giriş kapısının bu yerleşime göre simetrik biçimde tasarlanması ve kapı çevresindeki geometrik süslemeler bunlardan yalnızca birkaçıdır. Kapının üzerindeki ters üçgen motifleri Selçuklu sanatının izlerini taşırken, caminin dış sütunlarında da benzer süslemeler göze çarpar.
İç mekânda ise aydınlığı sağlayan 51 pencere dikkat çeker. Beyaz mermerden yapılmış mihrap ve minber son derece sade tutulmuştur. Caminin üst bölümündeki balkon ise yalnızca mimari bir unsur değildir; kandillerden çıkan is burada toplanır, daha sonra mürekkep yapımında kullanılırdı. Bu ayrıntı, Osmanlı’nın kaynakları değerlendirme konusundaki incelikli yaklaşımını da göstermektedir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Caminin kuzeydoğusunda yer alan sekizgen planlı Cenâbî Ahmed Paşa Türbesi, kubbeli yapısı ve tavanındaki Süleyman Yıldızı motifiyle dikkat çeker. Aynı bölgede Ankara Mevlevihanesi’ne ait mezarlar da bulunmaktadır. Bir zamanlar burada yükselen Mevlevihane, Ankara’nın tasavvuf tarihinin önemli merkezlerinden biriydi.
Ahmed Paşa Türbesi’nin yakınında bulunan Azîmî Hacı Esat Paşa Türbesi ise daha farklı bir hikâyeye sahiptir. Şam Valiliği sırasında yolsuzlukla suçlanan Esat Paşa, Sivas Beylerbeyliği görevi bahanesiyle Ankara’ya çağrılmış ve burada idam edilmiştir. Türbe, onun adına yaptırılmıştır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Tarih keşfimize caminin biraz ilerisindeki Cumhuriyet ilkokulu ile devam ettik. Ulucanlar Cumhuriyet İlkokulu, 1897 yılında Medrese olarak kurulmuştur. Cumhuriyet dönemine tanıklık eden tarihi yapı, Kurtuluş Savaşı yıllarında hastane olarak hizmet vermiş ve çatısındaki kiremitler Birinci TBMM binasının yapımında kullanılmıştır. 29 EKİM 1923´ de Cumhuriyetin ilanı ile okul Türkiye´ de ilk defa CUMHURİYET MEKTEBİ adını almıştır. 1960 yılından sonra okul binası genişletilerek yeni bina inşa edilmiş ve bu bina 1963 tarihinde hizmete girmiştir.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Bir sonraki durağımız, 1443 yılında yaptırılan Azize Gecik Hatun Mescidi oldu. Osmanlı Türkçesinde “gecik” sözcüğünün zarif ve hoş anlamına geldiğini öğreniyoruz.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Mescidin yanında yer alan Ağazade Hacı Hatun Çeşmesi ise 1891 yılında inşa edilmiştir ve bugün hâlâ bulunduğu sokağa tarihî bir karakter kazandırmaktadır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Mescidin arka tarafındaki dar sokaktan Atpazarı’na doğru ilerlerken, gezi boyunca belki de en şaşırtıcı ayrıntıyla karşılaşıyoruz. Bir duvarın içerisinde kullanılan taşların, içlerioyulmuş su kanalları taşları olduğunu görüyoruz. Vedat Hoca, bunların Roma döneminde Ankara’ya su taşıyan hattın özgün parçaları, su kanalı yerinin de özgün yeri olduğunu anlatıyor.
Ankara’nın Roma dönemindeki su sistemi iki ana kaynaktan besleniyordu. Bunlardan biri Elmadağ yönünden, diğeri ise Kayaş tarafından gelerek kentin farklı kotlarına su ulaştırıyordu. Yüzyıllar içinde bozulan bu sistem, 19. yüzyılda Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından yeniden ele alınmış; Eymir Gölü ve Elmadağ kaynaklarından getirilen sular için yeni hatlar kurulmuş, kent genelinde 403 çeşme yaptırılmıştır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Tarihin derinliklerinden gelen Saraç Sinan Yusuf mescidinin önüne geldik. Yapım yılına baktığımızda çok eski olduğunu görüyoruz. 1288 yılında yapılmış. Binanın sol tarafı mescid, sağ taraf türbedir. Mescidin arka kapısından sol tarafa geçildiğinde medrese, sağ tarafa geçildiğinde ise zaviyenin yer aldığı görülür. Arka kısım şimdi lojman olarak kullanılıyor.
Ankara’nın sokaklarında yürürken, bazen bir duvar taşı, bazen unutulmuş bir çeşme ya da küçük bir mescit, şehrin hikâyesini sessizce anlatmaya devam ediyor.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Gezimizin bir sonraki durağı, Ankara’nın yakın tarihine tanıklık etmiş en önemli yapılardan biri olan Ulucanlar Cezaevi Müzesi oldu. Hafif yağmur altında müzenin girişinde uzayan kuyruk, insanların bu tarihî yapıya duyduğu ilgiyi gösteriyordu. Herkes, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hafızasında derin izler bırakmış bu mekânı görmek istiyordu.
Bugün kullanılan giriş, cezaevinin özgün kapısı değil. Müze düzenlemesi sırasında oluşturulan yeni girişten içeri adım attığımızda kendimizi dar ve üstü açık bir koridorda buluyoruz. Cezaevi jargonunda buraya “Adnan Menderes Bulvarı” adı verilmiş. Yüksek duvarların arasında ilerlerken geçmişin ağır atmosferi daha ilk adımlarda hissediliyor.
Koridor boyunca sıralanan koğuşlar cezaevinin sosyal yapısına dair ilginç ipuçları veriyor. İlk koğuşlardan biri “Bankerler Koğuşu” olarak anılıyor. Devleti dolandırmak suçundan hüküm giyenlerin burada kaldığı anlatılıyor. Bir sonraki bölüm ise kadınlar koğuşu.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Koğuşların arasından geçerek bir avluya ulaşıyoruz. Karşımızda “Hilton” adıyla bilinen ünlü koğuş bulunuyor. Bu ilginç ismin de kendine özgü bir hikâyesi var. Akis Dergisi’nin kurucularından Metin Toker, gazeteci Cüneyt Arcayürek’in hapse gireceği günlerde İstanbul’da Hilton Oteli’nin açılışının yapıldığını öğrenince ona takılarak, “Üzme kendini, alt tarafı Hilton’da kalacaksın” der. Esprili bir şekilde söylenen bu söz zamanla koğuşun adı haline gelir. Bugün duvarlarda burada kalan ünlü isimlerin listeleri ziyaretçileri karşılıyor.
Cezaevi ilk planlandığında altı ana koğuştan oluşuyordu. Her biri yaklaşık 50 mahkûm barındıracak şekilde tasarlanmıştı. Ancak 1930’lu yıllarda mahkûm sayısının hızla artmasıyla kapasite yetersiz kalmış ve yeni bölümler eklenmişti. 1932 yılında cezaevindeki mahkûm sayısının dokuz yüzü bulduğu belirtiliyor.
Müze içerisinde ilerlerken hücrelerden yükselen ses efektleri ziyaretçiyi geçmişe taşımayı amaçlıyor. Yağmurun hâlâ sürüyor olması, taş duvarların arasındaki kasvetli havayı daha da güçlendiriyor. “Devam edin” işaretlerini takip ederek ilerlerken bir başka avluya çıkıyoruz. Büyük bir koğuşun içinde sıralanmış ranzalar dikkat çekiyor. Tam bu sırada içeriden ince bir kedi sesi duyuluyor. İlk anda müze düzenlemesinin bir parçası sanılsa da gerçek bambaşka. Yağmurdan sırılsıklam olmuş bir yavru kedi, görevliler tarafından kuruması için koğuşa alınmış.
Koğuşlar birbirinden farklı görünse de ortak bir amaca hizmet ediyor. Döneme ait eşyalar, fotoğraflar, gazete kupürleri ve kişisel hatıralar aracılığıyla ziyaretçilere cezaevinin geçmişi anlatılıyor. Bir başka bölümde ise Ankara’nın ünlü kabadayılarının kaldığı koğuş yer alıyor. Buradaki üstü açık koridora “Şeftali Sokağı” adı verilmiş. Mahkûmların burada dolaşıp, kendi deyimleriyle “piyasa yaptıkları” anlatılıyor.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Bir süre sonra “İzmir Sokağı” olarak bilinen bölüme ulaşıyoruz. Vedat Oygür Hocamız burada yapının cezaevinden çok daha eski bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatıyor:
“Burası Osmanlı döneminde bir süvari kışlasıydı. Bugünkü idari bina subayların kaldığı bölümdü. Taş koğuşların bulunduğu alanlarda ise ahırlar yer alıyordu. Önlerindeki geniş avlular at eğitimleri için kullanılıyordu. Milli Mücadele yıllarında askerî depo olarak hizmet verdi. Cezaevine dönüştürülmesi ise 1924 yılında kararlaştırıldı. O yıllarda Ankara’da hapishane olarak Atpazarı çevresindeki hanlar kullanılıyordu.”
İzmir Sokağı’nın adı da cezaevi yaşamından geliyor. Mahkûmlar açık görüş alanına bu koridordan götürülüyor, tahliye edilenler de yine aynı yolu kullanarak özgürlüğe çıkıyordu. Bu nedenle cezaevi sakinleri buraya “İzmir Sokağı” adını vermişler.
Hamamı, çamaşırhaneyi ve reviri de gezdikten sonra müzenin son bölümlerine ulaşıyoruz. Cezaevi yaşamının gündelik ayrıntılarını görmek bile insana derin bir hüzün veriyor. Buradan ayrılırken özgürlüğün değerini bir kez daha düşünmeden edemiyor insan.
Dışarıda, geçmişte mahkûmların üretim yaptığı bölümler bulunuyor. Açık cezaevi olarak kullanılan bu alanlarda çeşitli imalat faaliyetleri gerçekleştirilirmiş. Bugün ise bu mekânlar bambaşka bir kimliğe bürünmüş durumda. Bir zamanlar mahkûmların kaldığı iki koğuş, günümüzde “Sanat Sokağı” olarak ziyaretçileri ağırlıyor.
Sanat Sokağı’nın girişinde tarihî bir çeşme karşılıyor bizi. 1804 tarihli Hanefi Rum Çeşmesi, aslında buraya ait değil. İlk olarak Ulus’ta bulunan çeşme daha sonra Hacettepe’ye taşınmış, son olarak da bugünkü yerine getirilmiş. Her iki yüzünde de çeşme bulunması nedeniyle bir bağ evi çeşmesi olduğu düşünülüyor.
Müzenin önünde yer alan bir diğer tarihî eser ise Derçatoğlu Mustafa Çeşmesi. Hicri 1303, miladi 1885-1886 yıllarında inşa edilen bu çeşme bugün otopark alanında ziyaretçilerini karşılamaya devam ediyor.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Günün sonunda her zamanki geleneğimizi sürdürüyoruz. Bir bardak çay eşliğinde geziyi değerlendiriyor, aklımıza takılan soruları soruyor ve gün boyunca öğrendiklerimizi yeniden gözden geçiriyoruz. Böylece Ankara’nın katmanlar arasında saklı kalan hikâyeleriyle dolu bir tarih yolculuğunu daha tamamlayarak günümüze dönüyoruz.
Fotograf, çoğu zaman gerçekliği olduğu gibi kaydetme aracı olarak düşünülür. Ancak fotograf sanatı yalnızca görünen dünyayı belgelemekten ibaret değildir. Bazı fotograf türleri, nesnelerin kimliğinden çok onların yarattığı görsel etkiyle ilgilenir. Soyut fotografçılık da bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Soyut fotografçılık; şekil, çizgi, renk, doku, ışık ve ritim gibi görsel öğeleri ön plana çıkararak izleyiciyi alışılmış görme biçimlerinin dışına taşır. Bu yaklaşımda önemli olan, fotograftaki nesnenin ne olduğu değil, izleyicide hangi duygu ve düşünceleri uyandırdığıdır.
Soyut fotograf, gerçek dünyadan tamamen kopuk değildir; aksine gerçek dünyanın içindeki ayrıntıları farklı bir bakış açısıyla yeniden yorumlar. Günlük yaşamda sıradan görünen bir nesne, doğru ışık, farklı açı veya yakın çekim sayesinde bambaşka bir görsel kimlik kazanabilir. Örneğin paslı bir metal yüzey, dalgalanan bir kumaş, cam üzerindeki yağmur damlaları ya da bir gölgedeki çizgiler soyut bir kompozisyonun temelini oluşturabilir. Böylece fotografçı, gerçekliği birebir aktarmaktan çok onu dönüştüren bir sanatçı hâline gelir.
Soyut fotografçılığın temelinde görsel dil vardır. Çizgiler hareket hissi yaratabilirken, eğriler daha yumuşak ve sakin bir atmosfer oluşturabilir. Sert geometrik formlar güçlü ve dinamik bir etki bırakırken, belirsiz lekeler izleyicide gizem duygusu uyandırabilir. Renklerin kullanımı da soyut fotografta büyük önem taşır. Kimi zaman tek bir rengin tonları sade ama etkileyici bir kompozisyon oluştururken, kimi zaman güçlü renk karşıtlıkları dikkat çekici bir enerji yaratır. Siyah-beyaz soyut fotograflarda ise ışık ve gölge ilişkisi ön plana çıkar; dokular ve biçimler daha güçlü hissedilir.
Soyut fotografçılıkta teknik deneyler oldukça yaygındır. Makro çekimler bu alanda sıkça kullanılan yöntemlerden biridir. İnsan gözünün çoğu zaman fark edemediği küçük ayrıntılar, makro lens sayesinde büyütülerek farklı bir dünyaya dönüşür. Bir yaprağın damarları, bir böceğin kanadı ya da bir taş yüzeyindeki çatlaklar soyut bir desen gibi algılanabilir. Bu durum izleyicinin nesneyi tanımakta zorlanmasına neden olur ve dikkat tamamen görsel yapıya yönelir.
Hareket bulanıklığı yani motion blur tekniği de soyut fotografçılığın önemli araçlarından biridir. Uzun pozlama sırasında kameranın ya da nesnenin hareket etmesi, net görüntünün parçalanmasına ve akışkan bir yapıya dönüşmesine neden olur. Özellikle şehir ışıkları, yürüyen insanlar veya hareket eden araçlar bu teknikle etkileyici soyut görüntülere dönüşebilir. Hareketin bıraktığı izler fotografa zaman duygusu ve dinamizm kazandırır.
Işık oyunları ve yansımalar da soyut fotografın vazgeçilmez unsurlarıdır. Cam, su, metal veya ayna gibi yüzeylerde oluşan yansımalar gerçekliği bozarak yeni biçimler ortaya çıkarabilir. Bazen yalnızca bir gölge bile güçlü bir soyut kompozisyon oluşturabilir. Özellikle sert ışık altında oluşan kontrastlar çizgileri ve şekilleri belirginleştirerek dramatik etkiler yaratır. Gece çekimlerinde kullanılan yapay ışıklar ise renkli ve deneysel görüntülerin oluşmasına olanak tanır.
Soyut fotografçılık yalnızca teknik bir arayış değil, aynı zamanda düşünsel ve duygusal bir ifade biçimidir. Bu türde fotografçı, izleyiciyi doğrudan yönlendirmek yerine ona yorum yapma özgürlüğü bırakır. Aynı fotograf farklı kişilerde farklı çağrışımlar uyandırabilir. Bir izleyici fotografta huzur hissederken başka biri yalnızlık veya karmaşa hissedebilir. Bu çok anlamlı yapı, soyut fotografçılığı diğer fotograf türlerinden ayıran önemli özelliklerden biridir.
Sanat tarihinde soyut anlayışın resimde ortaya çıkışı, fotograf sanatını da etkilemiştir. Özellikle modern sanat akımlarıyla birlikte fotografçılar yalnızca belge üretmek yerine deneysel çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Moholy-Nagy, Man Ray ve Aaron Siskind gibi sanatçılar soyut fotografın gelişiminde önemli rol oynamışlardır. Bu sanatçılar fotografın yalnızca gerçeği kaydeden bir araç olmadığını, aynı zamanda bağımsız bir sanat dili olduğunu göstermişlerdir.
Günümüzde dijital teknolojilerin gelişmesiyle soyut fotografçılık daha da çeşitlenmiştir. Dijital düzenleme programları, çoklu pozlama teknikleri ve yaratıcı filtreler fotografçılara geniş olanaklar sunmaktadır. Ancak güçlü bir soyut fotografın temelinde hâlâ dikkatli gözlem, yaratıcı bakış açısı ve estetik duyarlılık yer alır. Çünkü soyut fotografçılık, görünene değil, görünenden doğan duyguya ve görsel ritme odaklanan bir sanat anlayışıdır.
Sonuç olarak soyut fotografçılık, izleyiciyi nesnelerin gerçek kimliğinden uzaklaştırarak görsel bir keşfe davet eder. Şekillerin, çizgilerin, ışığın ve dokuların oluşturduğu bu görsel dünya, insanın hayal gücünü harekete geçirir. Soyut fotograf, yalnızca bir görüntü değil; aynı zamanda bir duygu, düşünce ve yorum alanıdır. Bu nedenle soyut fotografçılık, fotograf sanatının en özgür ve yaratıcı ifade biçimlerinden biri olarak önemini sürdürmektedir. www.hasippektas.com
Kaynakça: BAUMGARTEN, Peter., “Natural Abstracts in Photography”, https://www.creativeislandphoto.com/blog/ natural-abstracts-in-photography (Son ulaşım: 12 Mayıs 2026) BERGER, John., t.y. Görme Biçimleri (Çev. Yurdanur Salman ve Margaret Quigley) İstanbul: Yankı Yay. GREIS, Alvin., “Why Abstract Photography Can Help You Grow as a Photographer” https://medium.com/full-frame/why-abstract-photography-can-help-you-grow-as-a-photographer-e4da6d9174c0 (Son ulaşım: 12.5.2026) İNANÇ, Hamza., 1978 “Estetigin Fotograf Sanatına Uygulanabilirliği” Türkiye’de Fotograf Sanatının İşlevi Ankara: Türkiye Yazıları Dergisi. 10 KALFAGİL, Sabit., 1981 Fotograf Sanatında Kompozisyon İstanbul: Fotograf Yayınları 3. KONER, Marvin., 1984 “Bakmak ve Görmek Üzerine” Fotograf Dergisi Ankara: AFSAD Yayınları 23. PEKTAŞ, Hasip., Hacettepe Üniversitesi Güsel Sanatlar Fakültesi Sanat Yazıları, 1989 Sayı: 3 (http://www.hasippektas.com/Makale/Fotografta%20Kompozisyon.pdf) (Son ulaşım: 12 Mayıs 2026) SONTAG, Susan., 1986 “Platon’un Magarasında” (Çev. Fatih Özgüven) Fotograf Der. Ank.: AfsadYay. 41. STYBURSKI, Frank., “A Case for Abstraction in Representational Photography”. https://readframes.com/food-for-thought-a-case-for-abstraction-in-representational-photography-by-frank-styburski/ (Son ulaşım: 12.5.2026) UELSMANN, Jerry., 1986 “Çekimden Sonra Görmek” Fotograf Dergisi Ankara: AFSAD Yayınları 37.
* İstinye Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü Başkanı, İstanbul Ekslibris Müzesi Müdürü
Bazı şehirler vardır, sadece içinden geçip gidersiniz; bazı şehirler ise içine girip kaybolmanız, her köşesini kadrajınıza mühürlemeniz için sizi bekler. Antik çağlardan Osmanlı’ya uzanan katman katman tarihiyle Yeşilırmak’ın iki yakasına tutunmuş Amasya, biz fotoğraf tutkunları için tam anlamıyla büyüleyici bir açık hava stüdyosu. Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) üyeleri olarak, tarihin ve doğanın vizörümüzden süzüldüğü iki günlük harika bir keşif rotasını geride bıraktık. İşte adım adım Amasya günlüğümüz…
1. GÜN: Yeşilırmak’ın Gölgesinde Tarihin İzleri
Fotoğraf: Cengiz Pamuk
Yalıboyu’nun Kalbi: Ziyagil Konağı
Amasya’ya adım atar atmaz bizi ilk selamlayan, Yeşilırmak kıyısında bir gerdanlık gibi dizilen geleneksel Osmanlı konakları oldu. Bu nehir söyleşisinin en karakteristik tanıklarından biri olan Ziyagil Konağı, bizim de bu tarihi dokuyu iliklerimize kadar hissettiğimiz konaklama durağımızdı. Hazeranlar Konağı ve Kral Kaya Mezarları’na sadece birkaç dakikalık yürüme mesafesinde olan bu zarif yalıboyu evi, sadece mimarisiyle değil, misafirperverliğiyle de gönlümüzde yer etti.
Ahşap cepheleri, cumbaları ve nehre açılan dar sokaklarıyla bu bölge fotoğrafçılara mükemmel kareler sunuyor. Sokakların cömertliğine kayıtsız kalamadık ve deklanşöre basmaktan kendimizi alamadık.
Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu
Lezzetin ve Mimarinin Buluşması: Avukatlar Konağı
Geleneksel Amasya evlerinin en güzel yapı tekniği olan “hımış” (ahşap arası kerpiç dolgu) mimarisiyle yükselen Avukatlar Konağı, bir sonraki durağımız oldu. Burada geçirdiğimiz vakit, konağın gözlerimizin önüne sunduğu tarih kokan dekorlarının yan ısıra, damağımıza da hitap eden bir kültür şöleniydi. Coğrafi işaretli meşhur Amasya çöreği, bamya çorbası, enfes bakla dolması ve keşkek eşliğinde yediğimiz yemek, alelade bir öğün değil; binlerce yıllık bir mutfak mirasının tarihi atmosferde sunumuydu.
Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu
Konağın hemen önünde ise zamanı birbirine bağlayan Alçak Köprü uzanıyordu. Roma döneminden günümüze gelen köprü, Amasya Valiliği tarafından aslına uygun olarak restore edilmiş. Roma surlarının üzerine kurulan Yalıboyu evlerinin nehirle kurduğu o muazzam bağı, Alçak Köprü’nün üzerinden çektiğimiz karelerle bir kere de biz belgelemiş olduk.
Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu
Bir Osmanlı Estetiği: II. Bayezid Külliyesi ve Minyatür Müzesi
1481-1486 yılları arasında Sultan II. Bayezid adına oğlu Şehzade Ahmed tarafından yaptırılan külliyeye adım attığımızda, bizi asırlık çınar ağaçlarının gölgesi ve huzur veren bir sessizlik karşıladı. Ters T planlı mimarisiyle Osmanlı estetiğinin zirve noktalarından biri olan bu geniş kompleksi fotoğrafladıktan sonra, imarethane içinde bizi harika bir sürpriz bekliyordu: Minyatür Amasya Müzesi.
Fotoğraflar: 1. Cemil Gökmen 2. Sevgi Köylü Haliloğlu
1914 yılına ait eski bir fotoğraftan yola çıkılarak hazırlanan bu kent maketi, Türkiye’nin alanındaki en büyük eserlerinden biri. Yaklaşık 80 metrekarelik bir alanda; Kral Kaya Mezarları’ndan Amasya Kalesi’ne kadar 1860’tan fazla bina ve figür 1/150 ölçeğinde modellenmiş. Müzedeki 2300 yıldızlı simülasyon ve ışık oyunları sayesinde şehrin hem geceyi hem gündüzü yaşayan nostaljik hâline tanıklık etmek, 3D ve CNC teknolojisiyle üretilen bu dünyayı vizörden izlemek bambaşka bir deneyimdi.
Kayalara Kazınan Güç: Pontus Kral Kaya Mezarları
Harşena Dağı’nın eteklerine doğru başımızı kaldırdığımızda, kalker kayalara adeta birer nakış gibi oyulmuş devasa Pontus Kral Kaya Mezarları bizi selamladı. M.Ö. 3. yüzyıla ait bu anıtsal yapılar, dünyadaki kaya mezarı geleneğinin en görkemli örnekleri arasında yer alıyor. Akşamları ışıklandırıldığında nehre düşen o büyüleyici yansımayı yakalamayı çok istesek de yalıboyu ve mezarların ışıklandırma sistemindeki yenileme çalışmaları nedeniyle bu atmosferik kareyi bir sonraki sefere ertelemek zorunda kaldık.
Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu
Melodilerle Şifa Bulan Ruhlar: Sabuncuoğlu Şerefeddin Müzesi
İlk günün son duraklarından biri, 1308 yılında İlhanlı döneminde inşa edilen tarihi Bimarhane, yani bugünkü adıyla Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi oldu. Anadolu’da hastaların müzik ve su sesiyle tedavi edildiği ilk şifahanelerden biri olan bu mistik yapıda, ünlü cerrah Sabuncuoğlu Şerefeddin’in tıp dünyasına kazandırdığı minyatürlü cerrahi teknikleri incelerken tarihin derinliklerine doğru kısa bir ışınlanma hissi ile buradan da fotoğraf karelerimizi aldık.
Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu
2. GÜN: Doğanın Zümrüt Kalbi ve Gizemli Sokaklar
Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu
Amasya Kalesi
İkinci gün kahvaltı öncesinde dağın zirvesinde ise tüm heybetiyle yükselen Amasya Kalesi’ni ziyaret ettik. İçindeki sarnıçlar, zindanlar ve gizemli yeraltı geçitleriyle Pontus Kralı Mithridates döneminden beri şehri gözleyen bu kale, sunduğu şehir manzarasıyla biz fotoğrafçılara en etkileyici panoramik kadrajları sundu.
Fotoğraf: Cengiz Pamuk
Ziyagil Konağında Kahvaltı
Başta otel yöneticisi Ensar Çiftçi olmak üzere tüm çalışanların tarihi dokuya yakışan zarafetteki hizmeti ve leziz kahvaltısı, gezi ekibimizde derin bir iz bıraktı.
Bu seçkin atmosferde, Ziyagil Konağı’nda yudumladığımız Amasya’nın meşhur elma çayı lezzetiyle bizi büyüledi. Zengin C ve E vitaminleri ile potasyum içeriğiyle bağışıklığı güçlendiren, metabolizmayı ateşleyen bu şifa deposu, konağın eşsiz misafirperverliğiyle birleşerek gezi keyfimizi tek kelimeyle katmerledi.
Yeşilin Binbir Tonu: Boraboy Gölü
Kahvaltıdan sonra yönümüzü doğanın kollarına, Taşova ilçesi sınırlarında yer alan Boraboy Gölü’ne çevirdik. Etrafı kayın, sarıçam, sedir ve kestane ağaçlarıyla sarılı bu doğal set gölü, adeta zümrüt yeşili bir ayna gibi parıldıyordu. 900 metre uzunluğundaki bu huzur sığınağında yaptığımız doğa yürüyüşü, temiz hava ve ağaçların suya düşen yansımaları, kartpostal tadında doğa fotoğrafları çekmemizi sağladı.
Asırlık Çınarların Altında: Pirler Parkı ve Sofular Mahallesi
Şehir merkezine döndüğümüzde rotamız, Sofular Mahallesi’nde yer alan tarihi Pirler Parkı oldu. Asırlık çınarların altında, Amasya Belediyesi’nin sosyal tesislerinde semaver çaylarımızı yudumlarken günün tatlı yorgunluğunu attık.
Çay molamızın ardından, parkın dokusuyla bütünleşen tarihi Yakup Paşa Çilehane Camii’ne yöneldik. 1412 yılına uzanan köklü tarihi, moloz taş ve tuğla işçiliğinin harmanlandığı dış cephesi ve mistik atmosferiyle cami, kadrajlarımıza ilk estetik kareleri sundu. Buradaki manevi havayı soluduktan sonra, hemen yanı başındaki 1486 yapımı Pir Sücaeddin İlyas Türbesi’ni ziyaret ettik ve buranın en ilginç noktası olan Gizemli Yankı Taşı’nı deneyimledik. Taşın üzerinde konuşanın sesini dışarıdaki kimse duyamazken, sesin sadece konuşan kişinin kulağında yankılanması hepimizi hayrete düşürdü.
Parkın çıkışında ise Amasya Valiliği ve İl Özel İdaresi’nin “Kadim Kentin Yeni Kültür Rotası: Sofular” projesiyle ayağa kaldırdığı Sofular Mahallesi’ni adımladık. Modern asfaltların sökülüp yerine tarihi dokuya uygun bazalt taşların döşendiği yollar, aslına uygun restore edilen tescilli Osmanlı evleri ve konakları, korunan o sivil mimari ruhuyla geleceğe o kadar güzel taşınmış ki… Fotoğraf makinelerimiz bu mahallenin her bir köşesinde adeta can buldu.
Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu
Teşekkür
Antik çağlardan Osmanlı’ya uzanan bu muazzam tarih katmanlarını, doğayı ve eşsiz lezzetleri bir arada soluduğumuz bu rüya gibi geziyi mümkün kılan çok özel isimler vardı.
Başta derneğimiz başkanı Adnan Ataç olmak üzere, bu harika rotayı planlayan ve organize eden gezi sorumlumuz ve koordinatörümüz, FSK üyesi Cengiz Pamuk’a; gezimizin hiçbir aksama yaşanmadan geçmesi için belediye ile resmi görüşmeleri yürüten Sami Türkay’a; Amasya’daki konaklama hizmetlerini sağlayan FSK üyesi Hüseyin Sarı’ya; samimi ev sahipliğiyle bizi evimizde hissettiren Ziyagil Konağı işletmecisi ÇiftçiAilesi ile Konak yöneticisi Ensar Çiftçi ve ekibine; muhteşem yöresel lezzetleri tattıran Avukatlar Konağı’nın maharetli aşçılarına; Pirler Parkı’ndaki nazik ikramları için Amasya Belediyesi’ne; iki gün boyunca derin bilgisiyle yolumuzu aydınlatan rehberimiz Mehmet Akdoğan’a ve bizi Ankara’dan Amasya’ya güvenle ulaştırıp geri getiren kaptanımız İsmail Bingöl’e teşekkür ederiz. Amasya, hafızalarımızda silinmez izler, arşivlerimizde ise birbirinden değerli karelerle bizi uğurladı. Bir başka fotoğraf rotasında, yeni vizör hikayelerinde buluşmak üzere!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedî istirahatgâhı olan Anıtkabir; yalnızca bir anıt mezar değil, mimarisi, simgeleri ve inşa süreciyle Türk milletinin bağımsızlık iradesini ve matemini somutlaştıran tarihî bir komplekstir.
Tandoğan Meydanı’ndan Anıtkabir girişine ulaştığımızda, Vedat Oygur hocamız ve arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Bizi, yolun iki yanına yayılmış çok çeşitli çiçek ve ağaçların yer aldığı bir orman karşılıyor. Birden kendinizi bambaşka bir dünyada buluyorsunuz. Baharın rengârenk çiçek açmış dalları, kuş sesleri ve kısa bir yürüyüşün ardından yükselen bir ses sizi kendinize getiriyor: Vedat hocamızın Anıtkabir tarihini anlatan sesi…
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Barış Ormanı
Ankara’nın göbeğindeki bu yeşil alanın adı Barış Ormanı’dır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden yola çıkılarak oluşturulan bu ormana, 24 ülkeden toplam 2.595 adet ağaç bağışlanmıştır. Ayrıca ülkemizin dört bir yanından (İstanbul, Ankara, Samsun ve İzmir) getirilen ağaçlar da buraya dikilmiştir. 750 dönümlük Anıtkabir alanının 630 dönümü bu ormana aitken, sadece 120 dönümü anıt bloku için ayrılmıştır. Bu orman için yurt dışından en fazla ağaç 501 adetle ABD’den, en çok ağaç çeşidi ise 28 türle Yugoslavya’dan gelmiştir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Yolun ilerisinde göreceğimiz simgelerin ne ifade ettiğini anlatmak üzere Vedat Hocam Anıtkabir’in tarihine dair bilgiler vermeye devam ediyor:
“Atatürk’ün naaşı, 21 Kasım 1938 günü Ankara Etnografya Müzesi’nde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Bu katafalk, müzenin iç avlusunda ünlü Alman mimar Bruno Taut tarafından tasarlanmıştı. Hemen ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ata’mıza yaraşır bir anıt mezar yapılması için harekete geçti. Atatürk sağlığında yakınlarına, ‘Ben sessiz, sakin bir yerde, bir ağaç altında basit bir mezara gömülmek istiyorum’ demişti. Ancak onun aziz hatırasını ve o dönemin önemini yaşatmak için anıtsal bir yapı gerekiyordu. Meclis, 15 milletvekilinden oluşan bir komisyon kurdu. Komisyona Millî Savunma, İçişleri, Millî Eğitim ve Bayındırlık bakanlıklarının müsteşar ve genel müdürleri de dâhil edildi. İlk toplantısını 6 Aralık 1938’de yapan komisyon, teknik konularda danışmak üzere dönemin ünlü bilim insanlarını ve uzmanlarını çağırdı. Bu isimler arasında Ankara’nın imar planını hazırlayan Prof. Hermann Janssen, Bakanlıklar Mahallesi ile Güvenpark’ı tasarlayan Prof. Clemens Holzmeister, Mimar Bruno Taut ve Heykeltıraş Rudolf Belling yer alıyordu.”
Rasat Tepe’nin Seçilişi ve İnşaat Süreci
Komisyonda anıt mezarın nereye yapılacağı tartışılırken; Çankaya Köşkü’nün bulunduğu tepe, Ankara Kalesi ve Kızıltepe gibi pek çok yer önerildi. Ancak Trabzon Milletvekili Mimar Mithat Aydın, “Bunların hiçbirisi Ankara’nın her yerinden görünmez” diyerek karşı çıktı. Mithat Bey’in yaptığı araştırmalar sonucunda önerdiği yer, şehrin merkezindeki Rasat tepe (bugünkü adıyla Anıttepe) oldu.
7 Ocak 1939 günü hemen kamulaştırma çalışmalarına başlandı ve 550.000 metrekarelik bir alan planlandı. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar nedeniyle süreç yavaşladı ve kamulaştırma 7 Temmuz 1944’te tamamlanarak 287 dönümlük alan kesinleştirildi.
Anıtkabir için 1 Mart 1941 yılında uluslararası bir proje yarışması açıldı ve 2 Mart 1942’de tamamlanan yarışmaya birçok ülkeden eser katıldı. Jüri tarafından üç proje eş değerde birinciliğe layık görüldü:
Alman Prof. Johannes Krüger’in projesi,
İtalyan Prof. Arnaldo Foschini’nin projesi,
Türkiye’den Güzel Sanatlar Akademisi Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda’nın projesi.
Hükûmet ve Genelkurmay temsilcileri, Ata’nın anıt mezarının yerli bir mimar tarafından yapılmasını uygun görerek 7 Mayıs 1942’de Emin Onat ve Orhan Arda’nın projesini kabul etti. Sonuçlar 9 Haziran 1942’de kamuoyuna açıklandı. Komisyon, bir buçuk yıl sonra (28 Ekim 1943) mimarlardan bazı düzeltmeler talep etti ve 18 Kasım 1943’te uygulama projesi onaylandı.
İnşaat 29 Ağustos 1944’te başladı. Tepenin üzerindeki toprak kaldırılırken, altından Frig dönemine ait iki adet soylu mezarı (tümülüs) çıktı. Bunun üzerine inşaat geçici olarak durduruldu; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi arkeoloji uzmanları çağırılarak 1 Temmuz 1945’te bir kurtarma kazısı gerçekleştirildi. Kazıların ardından inşaata kaldığı yerden devam edildi. Dört aşamada yürütülen ve 9 yıl süren inşaat süreci 1953 yılında tamamlandı. Atatürk’ün naaşı, 21 Kasım 1938’den beri bulunduğu Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden, 10 Kasım 1953 tarihinde düzenlenen büyük bir devlet töreniyle alındı. 136 asteğmenin çektiği bir top arabasıyla Ulus üzerinden ebedî istirahatgâhı olan Anıtkabir’e nakledildi.
Aslanlı Yol ve Kuleler
Anıtkabir’in Aslanlı Yol girişindeyiz. Vedat Hoca anlatımını sürdürüyor:
“Arkadaşlar, Anıtkabir yapısı tam olarak buradan başlar. İleride bayrak direğinin göründüğü yöne doğru uzanan bu hat Aslanlı Yol’dur. Girişteki merdivenler rastgele tasarlanmamıştır; tam 26 basamaklıdır ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin başladığı 26 Ağustos gününü simgeler.
Yolun sonundaki büyük alan Tören Meydanı’dır. Buradaki tüm isimlendirmeler Millî Mücadele ile ilgilidir. Kompleks genelinde toplam 10 adet kule bulunur. Bu kulelerin her biri, kurtuluşa giden yoldaki millî birer adımı temsil eder. Kulelerin çatılarındaki mızrak uçları (temren) eski bir Türk geleneğidir. Orta Asya’dan gelen Türk toplulukları, çadırlarının ortasına güç ve birliğin nişanesi olarak bu mızrakları takarlardı; bu uçlar aynı zamanda çadırı toplayıp ayakta tutardı.”
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Anıtkabir’de yer alan 10 kule şunlardır: İstiklal, Hürriyet, Zafer, Mehmetçik, Müdafaa-i Hukuk, Misak-ı Millî, 23 Nisan, Cumhuriyet, Barış ve İnkılap Kuleleri.
Bu bilgilerin ardından yürüyüşümüze başlıyoruz. 262 metre uzunluğundaki Aslanlı Yol’un iki yanında, karşılıklı olarak yerleştirilmiş 12’şer adet olmak üzere toplam 24 aslan heykeli bulunmaktadır. Bu heykeller, tarihteki 24 Oğuz boyunu temsil eder. Aslanların yatar pozisyonda tasarlanması ise Türk milletinin barışseverliğini ve gücünü sembolize eder. Ayrıca yolun taşları, ziyaretçilerin başlarını öne eğerek saygıyla yürümelerini sağlamak amacıyla asimetrik ve aralıklı dizilmiştir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
İstiklal Kulesi
Aslanlı Yol’un sağ girişinde yer alır. Kulenin iç duvarlarındaki kabartmalarda, bir kaya üzerine tünemiş kartal ve elinde kılıç tutan bir genç figürü yer alır. Kartal bağımsızlığı ve gücü; genç erkek ise Türk milletinin kudretini simgeler. Kulenin içinde, Atatürk’ün cenazesini Dolmabahçe’den Sarayburnu’na taşıyan top arabası sergilenmektedir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Kulenin önünde, heykel tıraş Hüseyin Anka Özkan tarafından yapılan üçlü kadın heykel grubu bulunur. Ulusal giysiler içindeki bu kadınlardan ikisi, Atatürk’ün ölümünden duyulan derin acıyla ağlamakta, ortadaki kadın ise yüzünü eliyle kapatarak Allah’tan rahmet dilemektedir. Kadınların ellerinde tuttukları büyük çelenk ise bereketli vatan toprağını ve başak grubunu temsil eder.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Hürriyet Kulesi
Aslanlı Yol’un sol girişinde, İstiklal Kulesi’nin tam karşısındadır. Önünde yine Hüseyin Anka Özkan imzalı üçlü erkek heykel grubu yer alır. Bu heykeller sırasıyla; Türk aydınını (kitap tutan), Türk askerini (miğferli) ve Türk köylüsünü (hasır şapkalı ve değnekli) temsil eder.
Kulenin içindeki kabartmalar Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Özgürlüğü simgeleyen kabartmada; elinde “Hürriyet Beyannamesi” tutan bir melek figürü ve özgürlüğün simgesi olan şahlanan bir at başı tasvir edilmiştir. Kulenin içinde ayrıca Atatürk’ün Çubuk Barajı’nda gezdiği motorlu tekne sergilenmektedir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Müdafaa-i Hukuk Kulesi
Aslanlı Yol’un sonunda, Tören Meydanı’nın girişinde solda yer alan kuledir. İçindeki kabartmada hakların savunulması (Müdafaa-i Hukuk) teması işlenmiştir. Kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileriye doğru uzatarak düşmana “Dur!” diyen bir erkek figürü yer alır. Arkasındaki meşe ağacı figürü ise Cumhuriyeti ve onun kök salışını simgeler. Kabartma, sanatçı Nusret Suman’ın eseridir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Tören Meydanı (Zafer Alanı)
Şimdi Tören Meydanı’nın tam önündeyiz. Yaklaşık 15.000 kişi kapasiteli olan bu geniş alanın zemini, küp şeklinde renkli traverten taşlarla halı motifi gibi işlenmiştir. Buraya daha önce de pek çok kez gelmiştim; ancak insan buradaki sembollerin manasını bildiğinde, ayak bastığı yer sıradan bir meydan değil, gerçek bir “Zafer Alanı” hâline geliyor.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Zafer Kulesi
Meydanın sağ köşesinde bulunur. Tarih boyunca kazanılan büyük askerî zaferleri temsil eder. İç duvarlarında Atatürk’ün savaş ve zafer üzerine söylediği özlü sözler yazılıdır. Kulenin içinde Atatürk’ün törenlerde kullandığı Lincoln marka makam arabası sergilenmektedir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Barış Kulesi
Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine ithafen yapılan bu kule, Zafer Kulesi’nin tam karşısındadır. Zafer ve Barış kulelerinin arasındaki revaklı bölümün altında, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün kabri yer almaktadır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
23 Nisan (Ulusal Egemenlik) Kulesi
Kulenin iç duvarında, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını simgeleyen bir kabartma bulunur. Hakkı Atamulu tarafından yapılan bu kabartmada; ayakta duran bir kadının elindeki kâğıtta “23 Nisan 1920” yazmaktadır. Kadının diğer elinde ise Meclis’in açılışını ve egemenliği simgeleyen bir anahtar yer alır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Meydan Kabartmaları ve Mozole
Sakarya Meydan Muharebesi Kabartması
Anıt gövdesine çıkan merdivenlerin sağ tarafında yer alır ve ünlü heykeltıraş İlhan Koman’ın eseridir. Savaşın aşamalarını ve topyekûn mücadeleyi anlatır. Kabartmada düşman işgaliyle evlerini bırakıp yollara düşen halk, çamura batmış kağnısını kurtarmaya çalışan kadınlar ve millî uyanış tasvir edilir. Savaşın başlangıcını simgeleyen kadının elinde bir kılıç, yukarıda ise zafere koşan bir melek figürü vardır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Başkomutanlık Meydan Muharebesi Kabartması
Mozoleye çıkan merdivenlerin sol tarafında yer alır ve Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Anadolu halkının oğlunu savaşa uğurlamasını, Atatürk’ün “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verişini ve Türk ordusunun büyük taarruzunu sembolize eder. Kompozisyon, zafer meleğinin tesciliyle son bulur.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Anıt Bloku ve Mozole
Tören meydanından sütunlu mozoleye toplam 42 basamaklı görkemli bir merdivenle çıkılır. Bu 42 basamak, Atatürk’ün Cumhuriyeti ilan ettiği 1923 yılındaki yaşı olan 42’yi simgeler. Mozolenin ön cephesinde 8, yan cephelerinde ise 14 sütun yer alır. Girişin sağında Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku, solunda ise Gençliğe Hitabe’si taş üzerine altın varaklarla kazınmıştır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
İçeriye girdiğimizde bizi tamamen mermer kaplı Şeref Holü karşılar. Zeminde Adana ve Hatay mermerleri; yan duvarlarda ise Afyon ve Bilecik’ten getirilen renkli mermerler kullanılmıştır. Tam karşıda, pencerelerin önünde devasa Lahit Taşı yer alır. Osmaniye’den getirilen koyu kırmızı traverten mermerden yapılan bu lahit, tek parçadır ve yaklaşık 40 ton ağırlığındadır. Atatürk’ün aziz naaşı ise bu lahittin tam altındaki alt katta, doğrudan toprağa kazılmış olan Mezar Odası’nda (Kripto) yer almaktadır. Şeref Holü’nün tavanı, Türk halı ve kilim desenlerinden oluşan altın varaklı mozaiklerle bezelidir. Girişte ayrıca Atatürk’ün Türk ordusuna ve Türk milletine hitap eden son mesajları yer alır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Misak-ı Millî Kulesi
Vatanın bütünlüğünü ve bağımsızlık andını simgeleyen bu kulede Nusret Suman’ın kabartması yer alır. Buradan, Atatürk’ün şahsi eşyalarının, madalyalarının, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarını epik biçimde canlandıran devasa tabloların yer aldığı Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi’ne geçiyoruz.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Bayrak Direği
Müze çıkışında bizi devasa bir bayrak direği karşılıyor. Vedat Hoca direği hayranlıkla izleyen bizlere şu açıklamayı yapıyor:
“Bu bayrak direği 33,5 metre uzunluğundadır. Döneminde Avrupa’daki en yüksek tek parça çelik bayrak direğiydi. Amerika’da yaşayan Türk asıllı iş insanı Nazmi Cemal tarafından özel olarak imal ettirilip Anıtkabir’e hediye edilmiştir. Direğin alt kaidesinde yer alan kabartma ise Türk milletinin savunma gücünü, zaferlerini ve nihai barışını simgeler.”
Bugün Anıtkabir; her yıl milyonlarca yerli ve yabancı ziyaretçiyi ağırlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, çağdaşlık ve kuruluş felsefesinin en büyük sembolü olmaya devam etmektedir.
Su altı fotoğrafçılığı, fotoğraf sanatının en zorlu ancak en büyüleyici dallarından biridir. Gövdesi, lensi ve tüm ekipmanı suyun basıncına, aşındırıcı tuzlu ortama ve değişken ışık koşullarına karşı korumak zorundadır. Bu disiplin, sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda dalış becerisi, deniz canlıları hakkında temel bilgiler ve sabır gerektirir. Su yüzeyinin hemen altında başlayan bu görsel yolculuk, tropikal resiflerden buzul altı mağaralarına, gece dalışlarından derin batıklara kadar uzanan geniş bir yelpazede, dünyanın en az keşfedilmiş ekosistemlerini kayıt altına alır. Tarihçesi 1856’ ya kadar uzansa da asıl devrim, Jacques-Yves Cousteau ve Émile Gagnan’ ın 1943′ te modern tüplü dalış ekipmanını (aqua-lung) icat etmesiyle başlar. 1950′ lerdeki ilk su geçirmez kamera gövdeleri ve flaş sistemleri, fotoğrafçıların daha derinlere inmesini ve doğal renkleri geri getirmesini sağladı. Günümüzde dijital teknoloji ve yüksek performanslı kompakt makineler, amatörlerin de bu alana adım atmasını kolaylaştırmıştır.
Su Altı Fotoğrafçılığında Temel Ekipman Şunlardan Oluşur
Su geçirmez gövde (housing): Kamera modeline özel üretilen, dayanıklı polikarbon veya alüminyum kasalar. Derinliğe göre 40m ila 200m+ basınç dayanımı sunar.
Objektifler: Geniş açı (balıkgözü veya 10-17mm) veya makro lensler (60mm, 100mm) yaygındır. Su altında görüş alanı daraldığından geniş açı tercih edilir.
Işıklandırma sistemleri: Bir veya iki adet su altı flaşı (strobe) veya video ışığı. Kırmızı dalga boylarının suda hızla emilmesi nedeniyle yapay ışık şarttır.
Kollar ve bağlantı aparatları:** Flaşların kameradan ayrı konumlandırılmasını sağlayan esnek veya sabit kollar.
Dalış ekipmanı: Regülatör, BCD (yüzdürme kontrol cihazı), derinlik ve zaman göstergeleri. Fotoğrafçılar genellikle nötr yüzdürme sağlamak için ağırlık sistemini hassas ayarlar.
Su Altı Fotoğrafçılığı İle Kara Fotoğrafçılığı Arasındaki Temel Farklar
Bu iki disiplin arasındaki ayrım, sadece ortamın sıvı olmasından çok daha derindir:
Işığın davranışı: Havada ışık neredeyse doğrusal yayılır ve renk sıcaklığı stabildir. Suda ise ışık; yansıma, kırılma ve emilime uğrar. Kırmızı, turuncu ve sarı renkler daha sığ derinliklerde kaybolur (5-10m’ de kırmızı tamamen emilir). 30m’ de sadece mavi ve yeşil kalır. Bu nedenle su altı fotoğrafları doğal ışıkta çekildiğinde tek renkli (mavimsi) görünür. Kara fotoğrafçısı renk düzeltmeyi sonradan yapabilirken, su altı fotoğrafçısı renkleri geri getirmek için su altında flaş kullanmak zorundadır.
Odak ve mesafe algısı: Işığın sudaki kırılma indisi havadan farklıdır (su için 1.33). Bu, bir su altı lensi havada kullanıldığında nesnelerin gerçekte olduğundan %25 daha yakın görünmesine neden olur. Fotoğrafçı, göz kararıyla mesafe ayarı yapmalıdır. Ayrıca suyun içindeki asılı partiküller (plankton, kum) flaş ışığında “backscatter” denilen istenmeyen ışık lekelerine yol açar. Bu sorun kara fotoğrafçılığında neredeyse hiç yaşanmaz.
Hareket ve kontrol: Dalgıç fotoğrafçı, tripod kullanamaz (bazı istisnalar hariç). Yüzdürme kontrolü, dalgalar ve akıntılarla mücadele ederken aynı anda netleme, pozlama ve kompozisyon yapmak zorundadır. Nefes alıp vermek bile kamerayı oynatır. Kara fotoğrafçısı sabit zeminde rahatça uzun pozlamalar yapabilir.
Erişim ve süre: Karada saatlerce aynı noktada kalabilirsiniz. Su altında ise hava tüpü süresi (ortalama 45-60 dakika), dekompresyon kuralları ve güvenlik payları ile kısıtlısınız. Derinlik arttıkça bu süre dramatik düşer. Ayrıca her dalıştan sonra ekipmanın tatlı suyla durulanması, kurutulması ve bakımı gerekir.
Konunun doğası: Karada manzara veya portre çekerken konu genellikle sabittir veya kontrol edilebilir. Su altında balıklar, kaplumbağalar veya köpekbalıkları anlık hareket eder; yaklaşmak için akıntıya karşı yüzmek, ani hareket yapmamak ve deniz canlısının davranışını bilmek şarttır. Ayrıca mercanlara veya hassas habitatlara dokunmak yasaktır.
Işık Kaynakları: Doğal ve Yapay
Su altı fotoğrafçılığında ışık, başarının en kritik bileşenidir. Üç ana ışık kaynağı türü vardır:
1. Doğal güneş ışığı (mevcut ışık): Sadece çok sığ sularda (0-5m) ve berrak suda (örneğin Maldivler, Kızıldeniz) kullanılabilir. Genellikle siluet çekimleri, sığ resif geniş açıları veya güneş ışınlarının sudaki dansını (sabah ve öğlen) yakalamak için tercih edilir. Beyaz dengesi “bulutlu” veya “su altı” moduna alınmalıdır. Ancak renk kaybını önleyemez.
Su altı flaşları (strobe): En yaygın yapay ışık kaynağı. Flaşlar, kameranın tetiklemesiyle senkronize olarak ışık üretir. Özellikleri;
Renk sıcaklığının gün ışığına yakın (5000-5500K) oluşu, böylece kaybolan kırmızılar ve sarılar geri gelir.
Güçleri GN (guide number) ile ölçülür; su altında ışık kaybı nedeniyle kara flaşlarına göre daha güçlü olmalıdır (GN 20-32 arası yaygın).
Işık dağılımını yumuşatmak için difüzör, yansıtıcı veya snoot (dar huzme aparatı) kullanılabilir.
İki flaş asimetrik yerleştirilerek (örneğin biri 45° sağ üst, diğeri sol alt) üç boyutlu aydınlatma ve gölgeler kontrol edilir. Tek flaş düz ve yapay görünür.
2.Sabit video ışıkları (LED / HID):** Sürekli ışık veren bu kaynaklar, video çekimi için idealdir. Aynı zamanda makro fotoğrafta odaklamaya yardımcı olur. Ancak güçleri flaşlara göre daha düşüktür, pili çabuk biter ve deniz canlılarını korkutabilir. Son yıllarda yüksek lümenli (10.000 lm+) LED’ ler popülerleşmiştir.
Işık yerleştirme tekniği: Su altında flaşlar genellikle kamera gövdesinden 20-40 cm uzağa, 45° açı ile konur. Doğrudan önden flaş kullanmak backscatter’a (su içindeki partiküllerin ışığı yansıtması) yol açar. Makro çekimde flaşlar lense çok yakın konumlanır, geniş açıda ise daha geriye alınır. Gece dalışlarında kırmızı ışık filtresi kullanan özel ışıklar, hayvanları rahatsız etmeden gözlem yapmayı sağlar.
Kompozisyon ve Teknik İpuçları
Başarılı bir su altı fotoğrafı için:
Yaklaş, daha da yaklaş: Su bulanıklığı nedeniyle en iyi sonuçlar konuya 10-50 cm mesafeden alınır.
Farklı açıdan çek: Alttan yukarıya doğru çekilen balık veya deniz kaplumbağası, daha etkileyici görünür ve yüzeyin dağınık ışığını arka plan olarak kullanabilirsiniz.
Basit arka plan: Karmaşık resif veya diğer dalgıçlar dikkat dağıtır. Mavi su fonu veya koyu kaya en iyisidir.
Göz teması: Balıkların veya ahtapotların gözüne odaklamak, portreyi güçlendirir.
Zorluklar ve Ödüller
Su altı fotoğrafçılığı pahalı bir hobi veya meslektir (başlangıç seti 2000-5000 USD). Ekipmanın su kaçırması, dalış sırasında pillerin bitmesi, akıntıya kapılmak veya denizanası gibi riskler her an vardır. Ayrıca dalış sonrası tüm ekipmanı tatlı suda yıkamak, contaları kontrol etmek ve kuru bir yerde saklamak zaman alır.
Ancak ödülü de büyüktür: Kimsenin görmediği anları, nesli tükenmekte olan bir türü, gecenin karanlığında çiftleşen ahtapotları veya 40 metrede bir batığın sessiz ihtişamını ölümsüzleştirmek… Su altı fotoğrafları, insanlara okyanusların korunması gereken değerini gösteren güçlü belgelerdir. Her kare, mavi gezegenin nefes kesen ama kırılgan güzelliğine bir aşk mektubudur.
Alp Can Kimdir?
Prof. Dr. Alp Can, 1987’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu ve halen aynı fakültenin Histoloji ve Embriyoloji AD’da öğretim üyesi olarak görev yapmakta. 1992’den bu yana dişi üreme sistemi hücreleri ve 2003’ten bu yana da insan kaynaklı erişkin kök hücre çalışmalarını da sürdürmekte. Stanford Üniversitesi ile Elsevier tarafından hazırlanan ve dünyanın en etkili bilim insanları ilk %2’lik listede iki kez yer almıştır. 2014 (ilk baskı) ve 2021’de (2. baskı) “Kök Hücre. Biyolojisi, Türleri ve Klinik Kullanımları”, ve 2018 yılında “Yaşam Bilimlerinde A’dan Z’ye Mikroskopi” adlı kitapları yayınlanmıştır. Bu kitap 2020 yılı TÜBA Telif Eserler Birincilik Ödülü almıştır. Üç adet patenti bulunmaktadır. Dr. Can Ankara Üniversitesi 2013 Yılı Bilim Ödülü’ne ve 2019 Yılı Sedat Simavi Ödülü (sağlık alanında) layık görülmüştür. Bilim Akademisi üyesidir.
Dr. Alp Can, uluslararası düzeyde tanınmış bir su altı fotoğrafçısıdır. 24 kişisel sergi, 46 karma sergi açmıştır. Bu alanda 200’ün üzerinde sunum yapmış olan Dr. Can’ın 5 adet fotoğraf kitabı bulunmaktadır. Ocak 2026’da, Birleşik Arap Emirliklerinden Şarika Emirliğinin düzenlediği ve dünyanın en büyük fotoğraf festivali olan Xposure 2026’da sergi açmış ve giderek yok olan mercan resifleri üzerinde bir konuşma ve eğitim seansı gerçekleştirmiştir. Alp Can’ın fotoğraf portfolyosunu görmek ve türler hakkında bilgi almak için www.alpcan.com adresi ve aqua.graphs instagram hesabı ziyaret edilebilir.
Bir fotoğraf çektiğimizde gerçekten neyi çekiyoruz? Bir sokağı mı… Bir insanı mı… Yoksa o anda dünyaya nasıl baktığımızı mı?
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
“Eğer birisi sizi sadece çektiğiniz fotoğraflardan tanıyacak olsaydı, sizin hakkınızda ne öğrenirdi?”
Şimdi çektiğiniz fotoğrafları gözünüzün önüne getirin, düşünün. Ben kimim?
İnsanlar kendilerini tanıdıklarını düşünürler ama gerçekte kendilerine bakmak için zaman ayırmazlar. Oysa bizim bir parçamız olduğunu düşündüğümüz alışkanlıklarımız, davranışlarımız ve yargılarımız zaman içinde oluşmuştur. Hatta çoğunluğu çocukluk dönemine ait olabilir. Kalıplarımız öğrenilen ve değiştirilebilen şeylerdir. Zamanla bu kalıplarımızı fark edip incelememiz gerekiyor.
Temel soru: Ben kimim, kim olmak istiyorum?
Çünkü sorgulanmayan bir hayat, gerçekten sizin değildir. Üzerinize zamanla yapışan düşünce kalıpları yok mu? Onları yarına bırakmayın. Çünkü bugün artık yarındır.
Fotoğraf çekmek bir nevi ayna gibidir. Ne gördüğümüz aslında kim olduğumuzu da gösterir. Somut veriler içerir. Kendimizi tanımaya çalıştığımızda genelde pozitif kayırmacılık yaparız. Mesela araba ile giderken bizden hızlı gidenler “deli mi bunlar?”, yavaş gidenler ise “araba kullanmayı bilmeyen” olur.
Mihenk taşı hep kendimiziz.
İşte bu yüzden gerçekten kendimize bakmak gerekir.
Peki kendimizi tanımak neden önemli?
Kendini tanıyan kişi:
Neyi sevdiğini bilir
Nelerden uzak durması gerektiğini bilir
Hangi ortamda daha iyi olduğunu bilir
Bu da daha doğru kararlar demektir.
Aynı zamanda:
Duygularını daha iyi yönetir
Neden öfkelendiğini anlar
Nasıl motive olduğunu keşfeder
Ve en önemlisi: Kendi potansiyelini fark eder.
Çünkü çoğu insan sahip olduğu gücün farkında değildir.
Kendini tanımak:
Güçlü yönleri keşfetmek
Gelişmesi gereken alanları görmek
Hayata anlam katmaktır
Yunus Emre bunu çok net ifade eder: “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.”
Gördüğümüz her şey beynimizin süzgecinden geçer. Gerçeklik, olduğu gibi değil, algılandığı gibidir.
Bu yüzden herkesin doğrusu farklıdır. Ve gerçeğe yaklaşmanın yolu, kendini tanımaktan geçer.
Kendimizi nasıl tanıyabiliriz? Bunun için iç gözlem yapabiliriz. İnsan bazen yalnızca düşünerek de kendini tanımaya başlayabilir. Ama insan kendine karşı her zaman objektif değildir.
Bu yüzden somut verilere ihtiyaç vardır:
Davranışlarımız
Seçimlerimiz
Deneyimlerimiz
Başkalarının geri bildirimleri
Ürettiklerimiz
Ve en güçlü araçlardan biri: Çektiğimiz fotoğraflar.Fotoğraflar Kişilik Hakkında Neler Söyleyebilir?
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
İnsan odaklı fotoğraflar Eğer bir kişi sürekli insan, yüz, etkileşim ve hikâye çekiyorsa, bu genellikle sosyal ilişkilere önem verdiğini gösterir.
Yalnızlık ve boşluk fotoğrafları Boş sokaklar, tek bir insan, uzak perspektif ve sessiz sahneler çeken kişiler genellikle daha gözlemci ve içe dönük bir bakışa sahip olabilir.
Detay fotoğrafları Sürekli doku, küçük detay, ışık ve minimal sahneler çeken kişiler genellikle yüksek dikkat ve estetik duyarlılık gösterir.
Hareket ve aksiyon fotoğrafları Hareket, enerji, spor ve dinamik sahneler içeren fotoğraflar, kişinin heyecan ve dinamizm aradığını gösterebilir.
Bunun yanında fotoğraflar, kişinin hangi konularla ilgilendiğini, hangi renkleri tercih ettiğini ve hangi anları durdurmak istediğini de gösterir. Kişinin bakış açısını ortaya çıkarır; ayrıntılara mı dikkat ediyor, genel sahneyi mi görmeyi tercih ediyor? Hangi duygular fotoğraflarını etkiliyor?
Ama bunun da ötesinde: Fotoğraflar, neyi önemli bulduğumuzu gösterir.
Bu noktada öncelikle bilinçaltımıza bakmamız gerekiyor. Farkında olmadığımız ama bizi yönlendiren birikimlerimiz nelerdir?
Fotoğraf, sadece “görüneni” değil; görünmeyeni, bilinçaltında kalan duyguları, arzuları, korkuları ve anlamları da açığa çıkarabilir.
Bilinçaltı Nedir?
Bilinçaltı, farkında olmadığımız ama bizi yönlendiren düşünceler, duygular ve anıların alanıdır.
Bilinç “seçer”, bilinçaltı “çeker”. Fotoğraf, bu çekim gücünü görünür kılar.
Fotoğraf bilinçaltına ayna tutar:
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
Yıkılmış binalar, paslı objeler çeken birisi geçmişe bağlılık ya da kayıp duygusu yaşıyor olabilir.
Işık oyunları, doğa detayları, çocuk yüzleri çekenlerde içsel neşe veya umut ihtiyacı olabilir.
Boş sokaklar yalnızlık ya da özgürlük temasını yansıtabilir.
Gölgeler, aynalar ve yansımalar “kendini görme” veya “gizli yanlarını fark etme” isteğini gösterebilir.
Teknik düşünmeden, sadece içsel yönelimle fotoğraf çekildiğinde, mantığın sustuğu ve bilinçaltının konuştuğu bir alan açılır.
Neden bu kareyi çektim?
Uygulama: “Bilinçaltının Kadrajı” Egzersizi
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
Bunu bireysel farkındalık için deneyebilirsiniz:
10 dakika boyunca hiçbir plan yapmadan, sadece “içinizden geldiği gibi” fotoğraflar çekin.
“Sizi çeken şeyi çekin — nedenini bilmek zorunda değilsiniz.”
Önerilen temalar: gölge, yansıma, kapı, yol, su, cam, boşluk, detay… Teknikten çok duygusal sezgi ve içsel çağrı ön plandadır.
Fotoğrafları temalarına göre gruplandırın:
Işık/gölge
Kalabalık/boşluk
Doğa/nesne
Kendinize sorun:
“Hayatımda tekrar eden temalar neler?”
“Kendimi hangi imgelerle anlatıyorum?”
En çok hangi tema öne çıkıyorsa, o sizin bilinçaltınızdaki hikâyeye işaret eder.
Fotoğraf makinesi bilinçaltının penceresidir.
Duygu Kadrajı Kendinizi çok mutlu hissettiğiniz bir günü düşünün. O gün hangi fotoğrafı çekerdiniz?
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
Duygular, bakış açımızı belirler. Mutlu hissettiğinde canlı renkler ve neşeli anlar gözüne çarpar; hüzünlü olduğunda daha sakin, loş veya dramatik sahneleri fark edersin. Fotoğraf çekmek de duyguları etkiler. Bu süreç, beynin dopamin ve ödül sistemini uyarabilir; odaklanma ve yaratıcı tatmin duygusu ortaya çıkar.
“Duygu ile Fotoğraf Deneyi”
Amaç: Farklı duyguların aynı sahneyi nasıl algıladığını ve çektiğin fotoğraflara nasıl yansıdığını gözlemlemek.
1. Sahne Seçimi
Evde, bahçede veya sokakta sabit bir sahne seç.
Örnek: Bir masa, pencere kenarı, bir ağaç veya park köşesi.
2. Duyguyu Belirle
Deney boyunca 3 farklı duygu ile fotoğraf çek:
Mutlu (neşeli, umutlu hisset)
Hüzünlü (düşünceli veya sakin hisset)
Sakin / nötr (rahat ve tarafsız hisset)
3. Çekim Sırasında Dikkat
Duyguya uygun olarak
bakış açını,
kadrajı,
ışığı,
kompozisyonu değiştir.
Mutlu iken: renkleri, hareketi ve geniş açıları; hüzünlü iken: loş ışığı, detayları, gölgeleri; sakin iken: dengeli ve minimalist kareleri keşfet.
Sonra çektiğin fotoğrafları incele. Çekimden sonra fotoğrafları yan yana koy ve kendine sor:
Hangi duygu hangi kareyi etkiledi?
Renk, ışık ve kadrajda ne gibi farklar var?
Hangi kare senin ruh hâlini daha iyi yansıtıyor?
Şimdi kendimizi tanımanın albüm üzerinden bir yoluna bakalım. Haydi, “Benim Dünyam” albümünü oluşturalım.
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
1. Bir hafta boyunca seni etkileyen şeyleri fotoğraflamaya odaklan:
Sevdiğin köşeler, nesneler, manzaralar. Hafta sonunda albüme bak ve kendine şu soruyu sor: “Benim için gerçekten önemli olan şeyler neler?”
2. Duygu Günlüğü Her gün, o anki duyguna karşılık gelen bir kare çek (örneğin; huzurluysan bir gökyüzü, öfkelisin bir gölge). Zamanla bu fotoğraflar, duygusal dünyandaki tekrar eden desenleri ortaya çıkarır.
3. Aynadaki Ben Haftada bir kez kendini farklı biçimlerde fotoğraflamayı dene: yüzünü, gölgeni, ellerini, hatta sadece ayakkabılarını. Bu egzersiz, kendine nasıl baktığını fark etmeni sağlar.
4. Alışılmışın Dışına Çık Normalde fotoğraflamadığın şeylere yönel (örneğin; kalabalıklar, yabancılar, sıradan objeler). Bu, hayata farklı açılardan bakmanı ve kendi sınırlarını keşfetmeni sağlar.
5. Hikâyeni Anlat
“Ben kimim?” sorusuna sadece fotoğraflarla cevap vermeye çalış. Çektiğin fotoğraflardan küçük bir seri oluştur. Her kare senin bir yönünü temsil etsin.
Albümü incele. Bu albüm senin hikâyen. İstersen bu hikâyeyi değiştirebilirsin.
Şimdi bu iki soruyu düşün: Eğer hayatınızı yansıtan bir fotoğraf olsa, şu anda kadrajda ne olurdu? Bundan sonra neyi kadraja almak isterdiniz? Fotoğraf, hayata anlam katmanın ve her anın içindeki güzelliği fark edip onu görünür kılmanın güzel bir yoludur.
Öncelikle makro fotoğraf deyince ne anlıyoruz. Genel olarak objelerin insan gözüne göre büyütülerek fotoğraflanmasına makro (macro) ya da yakın plan (close up) fotoğraflar denilir.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Gül ve Yedi Noktalı Uğurböceği 2. Güzel Kızböceği
Teknik olarak bakıldığında 3 kategoride ayrım yapılabilir. Objenin boyutunun sensör üzerine birebirden (1:1) on kat büyük (10:1) orana kadar kaydedilmesine makro, on kattan fazla büyütmelerden oluşan görüntülerin kaydedilmesine mikro (micro) ya da mikroskopik fotoğraflar, birebirden daha küçük oranda büyütülüp kaydedilmesine yakın plan fotoğraflar denir. Unutulmamalıdır ki bu oranların bilimsel açıdan doğru algılanabilmesi ancak objelerin büyüklüklerinin karşılaştırılmasının yapılabileceği nesnelerle birlikte çekildiğinde olabilir.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Hançerli Sinek 2. Köpük
Makro çekimleri yapabilmek için kullanılacak makine, objektif ve ekipmanlar önemlidir. En başarılı sonuçların makine ile uyumlu, makro çekimler için üretilmiş makro objektifler ile alınabildiğini söylemek mümkün. Ayrıca kullandığımız objektiflerin önüne takılabilen ince kenarlı (close up) merceklerle, ya da makine ile objektifin arasını açan uzatma tüpleri (Extension tüp) veya objektifleri ters çevirerek makineye takılmasını sağlayan reverse ring ile yakın çekimler yapmak mümkündür. Ancak bu yöntemler kullanıldığında ışık, netlik ve alan derinliği kontrolü zorlaşacaktır.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Lampides 2. Mavi Bantlı Arı
Biz bu AFE yarışmasında genel olarak kabul edilen makro ve yakın plan çalışmalarını kabul edeceğiz. Amacımız makro fotoğraf çalışmaları atölyelerinde de belirttiğimiz gibi 3 temel hedefimize ulaşabilmektir. Birincisi: makro fotoğraf tekniklerini, ışık kullanımını, kompozisyon düzenlemelerini, net alan derinliği sorunlarını aşmayı başarabilmek. İkincisi; çevremizde normal bakış açısı ile göremediğimiz anlamlı detayları görebilmek, farkına varmak. Üçüncüsü; gördüğümüz detayları (özellikle doğada var olan minik canlıları) tanımlayabilmektir. Bu bakış açısı ile gönderilen fotoğraflar her yarışmada olduğu gibi önce fotoğraf teknikleri açısından değerlendirilecek. Netlik, ışık seçimi, bakış açısı, çekim anı, alan derinliği, arka plan kullanımı, düzenleme, sunum vb. yanı sıra fotoğrafların nadirliği, anlamlılığı yani içeriği göz önünde bulundurulacaktır.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Torbalı Güvelerden 2. Yusufcuk