Roma’nın Suyu, Osmanlı’nın Mirası ve Bir Hapishanenin Hatıraları
Bir Ankara haziranında, yine Vedat Oygür Hocamızla geçmiş ve gelecek arasındaki köprüde yürüdük. Bu kez rotamız, Ankara’nın çoğu kişinin fark etmeden yanından geçtiği tarih katmanları arasında uzanıyordu. Roma’nın su yollarından Osmanlı’nın zarif mescitlerine, Mevlevihanelerden Cumhuriyet döneminin en tanınmış cezaevine kadar uzanan bu yolculuk, şehrin görünmeyen yüzünü keşfetmemizi sağlayacaktı.


İlk durağımız, Ankara’nın önemli Osmanlı eserlerinden biri olan Cenâbî Ahmed Paşa Camii idi. Bu yapı, Mimar Sinan’ın Ankara’daki tek eseridir. Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Ahmed Paşa, 1541 yılında Anadolu Beylerbeyi olmuş, ancak caminin tamamlandığını görecek kadar uzun yaşayamayarak 1561 yılında görev başında vefat etmiştir. Caminin inşası ise 1565 yılında tamamlanmıştır.
Mimar Sinan’ın üç ciltlik tezkirelerinde adı geçen cami, ilk bakışta sade görünse de dikkatli incelendiğinde birçok özgün ayrıntı barındırır. Minarenin cami kütlesinden ayrı konumlandırılması, giriş kapısının bu yerleşime göre simetrik biçimde tasarlanması ve kapı çevresindeki geometrik süslemeler bunlardan yalnızca birkaçıdır. Kapının üzerindeki ters üçgen motifleri Selçuklu sanatının izlerini taşırken, caminin dış sütunlarında da benzer süslemeler göze çarpar.
İç mekânda ise aydınlığı sağlayan 51 pencere dikkat çeker. Beyaz mermerden yapılmış mihrap ve minber son derece sade tutulmuştur. Caminin üst bölümündeki balkon ise yalnızca mimari bir unsur değildir; kandillerden çıkan is burada toplanır, daha sonra mürekkep yapımında kullanılırdı. Bu ayrıntı, Osmanlı’nın kaynakları değerlendirme konusundaki incelikli yaklaşımını da göstermektedir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Caminin kuzeydoğusunda yer alan sekizgen planlı Cenâbî Ahmed Paşa Türbesi, kubbeli yapısı ve tavanındaki Süleyman Yıldızı motifiyle dikkat çeker. Aynı bölgede Ankara Mevlevihanesi’ne ait mezarlar da bulunmaktadır. Bir zamanlar burada yükselen Mevlevihane, Ankara’nın tasavvuf tarihinin önemli merkezlerinden biriydi.
Ahmed Paşa Türbesi’nin yakınında bulunan Azîmî Hacı Esat Paşa Türbesi ise daha farklı bir hikâyeye sahiptir. Şam Valiliği sırasında yolsuzlukla suçlanan Esat Paşa, Sivas Beylerbeyliği görevi bahanesiyle Ankara’ya çağrılmış ve burada idam edilmiştir. Türbe, onun adına yaptırılmıştır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Tarih keşfimize caminin biraz ilerisindeki Cumhuriyet ilkokulu ile devam ettik. Ulucanlar Cumhuriyet İlkokulu, 1897 yılında Medrese olarak kurulmuştur. Cumhuriyet dönemine tanıklık eden tarihi yapı, Kurtuluş Savaşı yıllarında hastane olarak hizmet vermiş ve çatısındaki kiremitler Birinci TBMM binasının yapımında kullanılmıştır. 29 EKİM 1923´ de Cumhuriyetin ilanı ile okul Türkiye´ de ilk defa CUMHURİYET MEKTEBİ adını almıştır. 1960 yılından sonra okul binası genişletilerek yeni bina inşa edilmiş ve bu bina 1963 tarihinde hizmete girmiştir.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Bir sonraki durağımız, 1443 yılında yaptırılan Azize Gecik Hatun Mescidi oldu. Osmanlı Türkçesinde “gecik” sözcüğünün zarif ve hoş anlamına geldiğini öğreniyoruz.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Mescidin yanında yer alan Ağazade Hacı Hatun Çeşmesi ise 1891 yılında inşa edilmiştir ve bugün hâlâ bulunduğu sokağa tarihî bir karakter kazandırmaktadır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Mescidin arka tarafındaki dar sokaktan Atpazarı’na doğru ilerlerken, gezi boyunca belki de en şaşırtıcı ayrıntıyla karşılaşıyoruz. Bir duvarın içerisinde kullanılan taşların, içlerioyulmuş su kanalları taşları olduğunu görüyoruz. Vedat Hoca, bunların Roma döneminde Ankara’ya su taşıyan hattın özgün parçaları, su kanalı yerinin de özgün yeri olduğunu anlatıyor.
Ankara’nın Roma dönemindeki su sistemi iki ana kaynaktan besleniyordu. Bunlardan biri Elmadağ yönünden, diğeri ise Kayaş tarafından gelerek kentin farklı kotlarına su ulaştırıyordu. Yüzyıllar içinde bozulan bu sistem, 19. yüzyılda Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından yeniden ele alınmış; Eymir Gölü ve Elmadağ kaynaklarından getirilen sular için yeni hatlar kurulmuş, kent genelinde 403 çeşme yaptırılmıştır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Tarihin derinliklerinden gelen Saraç Sinan Yusuf mescidinin önüne geldik. Yapım yılına baktığımızda çok eski olduğunu görüyoruz. 1288 yılında yapılmış. Binanın sol tarafı mescid, sağ taraf türbedir. Mescidin arka kapısından sol tarafa geçildiğinde medrese, sağ tarafa geçildiğinde ise zaviyenin yer aldığı görülür. Arka kısım şimdi lojman olarak kullanılıyor.
Ankara’nın sokaklarında yürürken, bazen bir duvar taşı, bazen unutulmuş bir çeşme ya da küçük bir mescit, şehrin hikâyesini sessizce anlatmaya devam ediyor.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Gezimizin bir sonraki durağı, Ankara’nın yakın tarihine tanıklık etmiş en önemli yapılardan biri olan Ulucanlar Cezaevi Müzesi oldu. Hafif yağmur altında müzenin girişinde uzayan kuyruk, insanların bu tarihî yapıya duyduğu ilgiyi gösteriyordu. Herkes, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hafızasında derin izler bırakmış bu mekânı görmek istiyordu.
Bugün kullanılan giriş, cezaevinin özgün kapısı değil. Müze düzenlemesi sırasında oluşturulan yeni girişten içeri adım attığımızda kendimizi dar ve üstü açık bir koridorda buluyoruz. Cezaevi jargonunda buraya “Adnan Menderes Bulvarı” adı verilmiş. Yüksek duvarların arasında ilerlerken geçmişin ağır atmosferi daha ilk adımlarda hissediliyor.
Koridor boyunca sıralanan koğuşlar cezaevinin sosyal yapısına dair ilginç ipuçları veriyor. İlk koğuşlardan biri “Bankerler Koğuşu” olarak anılıyor. Devleti dolandırmak suçundan hüküm giyenlerin burada kaldığı anlatılıyor. Bir sonraki bölüm ise kadınlar koğuşu.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Koğuşların arasından geçerek bir avluya ulaşıyoruz. Karşımızda “Hilton” adıyla bilinen ünlü koğuş bulunuyor. Bu ilginç ismin de kendine özgü bir hikâyesi var. Akis Dergisi’nin kurucularından Metin Toker, gazeteci Cüneyt Arcayürek’in hapse gireceği günlerde İstanbul’da Hilton Oteli’nin açılışının yapıldığını öğrenince ona takılarak, “Üzme kendini, alt tarafı Hilton’da kalacaksın” der. Esprili bir şekilde söylenen bu söz zamanla koğuşun adı haline gelir. Bugün duvarlarda burada kalan ünlü isimlerin listeleri ziyaretçileri karşılıyor.
Cezaevi ilk planlandığında altı ana koğuştan oluşuyordu. Her biri yaklaşık 50 mahkûm barındıracak şekilde tasarlanmıştı. Ancak 1930’lu yıllarda mahkûm sayısının hızla artmasıyla kapasite yetersiz kalmış ve yeni bölümler eklenmişti. 1932 yılında cezaevindeki mahkûm sayısının dokuz yüzü bulduğu belirtiliyor.
Müze içerisinde ilerlerken hücrelerden yükselen ses efektleri ziyaretçiyi geçmişe taşımayı amaçlıyor. Yağmurun hâlâ sürüyor olması, taş duvarların arasındaki kasvetli havayı daha da güçlendiriyor. “Devam edin” işaretlerini takip ederek ilerlerken bir başka avluya çıkıyoruz. Büyük bir koğuşun içinde sıralanmış ranzalar dikkat çekiyor. Tam bu sırada içeriden ince bir kedi sesi duyuluyor. İlk anda müze düzenlemesinin bir parçası sanılsa da gerçek bambaşka. Yağmurdan sırılsıklam olmuş bir yavru kedi, görevliler tarafından kuruması için koğuşa alınmış.
Koğuşlar birbirinden farklı görünse de ortak bir amaca hizmet ediyor. Döneme ait eşyalar, fotoğraflar, gazete kupürleri ve kişisel hatıralar aracılığıyla ziyaretçilere cezaevinin geçmişi anlatılıyor. Bir başka bölümde ise Ankara’nın ünlü kabadayılarının kaldığı koğuş yer alıyor. Buradaki üstü açık koridora “Şeftali Sokağı” adı verilmiş. Mahkûmların burada dolaşıp, kendi deyimleriyle “piyasa yaptıkları” anlatılıyor.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Bir süre sonra “İzmir Sokağı” olarak bilinen bölüme ulaşıyoruz. Vedat Oygür Hocamız burada yapının cezaevinden çok daha eski bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatıyor:
“Burası Osmanlı döneminde bir süvari kışlasıydı. Bugünkü idari bina subayların kaldığı bölümdü. Taş koğuşların bulunduğu alanlarda ise ahırlar yer alıyordu. Önlerindeki geniş avlular at eğitimleri için kullanılıyordu. Milli Mücadele yıllarında askerî depo olarak hizmet verdi. Cezaevine dönüştürülmesi ise 1924 yılında kararlaştırıldı. O yıllarda Ankara’da hapishane olarak Atpazarı çevresindeki hanlar kullanılıyordu.”
İzmir Sokağı’nın adı da cezaevi yaşamından geliyor. Mahkûmlar açık görüş alanına bu koridordan götürülüyor, tahliye edilenler de yine aynı yolu kullanarak özgürlüğe çıkıyordu. Bu nedenle cezaevi sakinleri buraya “İzmir Sokağı” adını vermişler.
Hamamı, çamaşırhaneyi ve reviri de gezdikten sonra müzenin son bölümlerine ulaşıyoruz. Cezaevi yaşamının gündelik ayrıntılarını görmek bile insana derin bir hüzün veriyor. Buradan ayrılırken özgürlüğün değerini bir kez daha düşünmeden edemiyor insan.
Dışarıda, geçmişte mahkûmların üretim yaptığı bölümler bulunuyor. Açık cezaevi olarak kullanılan bu alanlarda çeşitli imalat faaliyetleri gerçekleştirilirmiş. Bugün ise bu mekânlar bambaşka bir kimliğe bürünmüş durumda. Bir zamanlar mahkûmların kaldığı iki koğuş, günümüzde “Sanat Sokağı” olarak ziyaretçileri ağırlıyor.
Sanat Sokağı’nın girişinde tarihî bir çeşme karşılıyor bizi. 1804 tarihli Hanefi Rum Çeşmesi, aslında buraya ait değil. İlk olarak Ulus’ta bulunan çeşme daha sonra Hacettepe’ye taşınmış, son olarak da bugünkü yerine getirilmiş. Her iki yüzünde de çeşme bulunması nedeniyle bir bağ evi çeşmesi olduğu düşünülüyor.
Müzenin önünde yer alan bir diğer tarihî eser ise Derçatoğlu Mustafa Çeşmesi. Hicri 1303, miladi 1885-1886 yıllarında inşa edilen bu çeşme bugün otopark alanında ziyaretçilerini karşılamaya devam ediyor.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Günün sonunda her zamanki geleneğimizi sürdürüyoruz. Bir bardak çay eşliğinde geziyi değerlendiriyor, aklımıza takılan soruları soruyor ve gün boyunca öğrendiklerimizi yeniden gözden geçiriyoruz. Böylece Ankara’nın katmanlar arasında saklı kalan hikâyeleriyle dolu bir tarih yolculuğunu daha tamamlayarak günümüze dönüyoruz.
İlter AKINOĞLU
Haziran 2026





















































































































































