NECMETTİN KÜLAHÇI YAZI DİZİSİ 2. BÖLÜM

Fotoğraf: Fikret ÖZKAPLAN- Necmettin KÜLAHÇI

Necmettin Külahçı’nın Dağcılık Sporu ile Tanışması

Necmettin Külahçı, Şinasi Barutçu ile tanıştıktan sonra ufku genişler. Bir taraftan Anadolu’yu keşfederken, bir taraftan da yeni tanışıklıklar, dağlara adım atmasına vesile olur. Bu isimlerin başında Muvaffak Uyanık, Latif Osman Çıkıgil, Tayfun Tercan, Mümtaz Çankaya ve hemşehrisi İsmet Ülker gibi dağcılık dünyasının önemli isimleri gelir.

Tayfun TERCAN
Mümtaz ÇANKAYA
Muvaffak UYANIK
İsmet ÜLKER

Kontrast Dergisi’nin 43. Sayısında, 1950’ li yıllarda Şinasi Barutçu ile tanışmalarının ardından, Hakkari Cilo – Sat Dağları’ na gittiğinden de bahseder. ‘’Latif Osman Çıkıgil, Muzaffer Uyanık, Şinasi Barutçu ile birlikte Hakkâri, Cilo, Sat dağlarına gittik.’’ (Muvaffak Uyanık, yazım hatası nedeniyle Muzaffer yazılmıştır.) Yine kendi ifadesiyle ‘’1964 yılında tekrar Hakkari, Cilo ve Sat Dağlarına gitmeye karar verdim. Zap Suyunu, belimize kadar suyun içinde, kimi zaman yürüyerek geçtik, Beyazsu Vadisine, oradan Yüksekova’ ya, dağları gezerek bir seyahat daha gerçekleştirdim.’’ Bu dönem çekmiş olduğu fotoğrafları FSK’ da izleme olanağım oldu. 1966 yılında üçüncü ve son kez Sıtkı Fırat ile Cilo Dağları’ na giderler.

Şinasi BARUTÇU

Yıllar içerisinde hem dağcılık hem de fotoğrafçılık camiasında birçok arkadaş edinir. 1994’ te Mümtaz Çankaya’ yı Aladağlar’ da, 1995’ te de Tayfun Tercan’ ı da Kaçkar Dağları’ nda dağ kazaları nedeniyle yitirir. Mümtaz Çankaya ile dağları fotoğraflayıp birlikte kitap yapacaklarmış, kısmet olmamış. Kendisinin ifadesiyle Mümtaz Çankaya sonrası onun için dağcılık defteri kapanmış. Yufka yüreklidir Külahçı, yakınında görmeye alıştığı kişilerin bir kazaya uğraması, onu çok derinden etkiler. FSK’ da Ender Gürcan arkadaşımızın Akçakoca’ da denizde kaybolmasıyla, dikkatler benim üzerime de çevrilmişti. Başka bir arkadaşımdan duydum ki; Külahçı benim için de endişeleniyormuş. ‘’Fikret’ e söyleyin kendisine dikkat etsin’’ demiş. Fotoğraf uğruna ağaçlara mı çıkmadım, azgın derelerden mi geçmedim, uçurumlardan yuvarlanma pahasına çıkmadım mı? Hepsini yaptım ama dikkati de elden bırakmadım. Tıpkı kıdemli dağcı İsmet Ülker’ in nasihati gibi ‘’Bir tutamak iki basamak, iki tutamak bir basamak’’ kuralına uymaya gayret ettim.

Necmettin Külahçı ile Anadolu’yu Tanımak

Elazığ gezisi Harput güneş tutulması

Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 9’ da Necmettin Külahçı, İsmet Sakarya ve Zeynep Özcan ile beraber Elazığ’ da güneş tutulmasını fotoğraflamak üzere seyahat ettiğimizden bahsetmiştim. Külahçı bu tür yerlere yalnız gitmez mutlaka yanına uyumlu birilerini de alırdı. 2000’ li yılların başında Yerköprü Şelalesi yakınlarında (Mut veya Hadim) bir şelaleye ve kanyona da götürdü. Belki onlarca yıl öncesinde gelmişti buralara. Yerel rehber ya da harita kullanmadan sanki dün oradaymış gibi yolunu kaybetmezdi. Şimdi bana sorsanız ne şelaleyi ne de kanyonu bulabilirim. Bazen merak ediyorum nereye gittik, bu fotoğraflar nerede çekildi diye.

İlginç yerleri bulup çıkarmakta üstüne yoktur. Bunlardan birisi de Kayseri, Adana, Niğde üçgenindeki Milli Park statüsündeki Aladağlar’ daki Barazama ya da bilinen adıyla Kapuzbaşı Şelalesi’ dir. Külahçı’ nın Kapuzbaşı Şelalesi’ ne ilk gidişinin tam tarihini (1960’lar) bilemiyoruz ancak, doğaya tutkulu arkadaşı Orman Mühendisi İsmet Vursavuş, bu şelalelerden kendisine bahseder. Meraklanan Külahçı, Adana’ da İsmet Vursavuş ile buluşur ve şelalenin yoluna koyulurlar. Karşılaştığı güzellikten çok etkilenen Külahçı, muhteşem fotoğraflarla Ankara’ ya döner. Heyecanını hocası Şinasi Barutçu ile paylaşır ve çok zaman geçmeden bu ikili Kapuzbaşı Şelalelerine tekrar giderler. Şinasi Barutçu şelaleleri görünce çok heyecanlanır. ‘’…Hoca bu şelaleleri görünce, oturup sadece seyretti. Yaklaşık yarım saat sonra bana dönüp; ‘’Bu Amerika’ da bile yok.’’ dedi…’’ (Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1’ de s.64-65-67) Külahçı bu şelalenin ilk defa fotoğraflandığını ve keşfi kendilerinin yaptığından bahseder. Uzun yıllar burayı kimseye söylemez, sadece dost sohbetlerinde meraklıları ile paylaşır.

Belki otuz yıl sonrasında 1996-2000 yılları arasında bu keşfini bizimle paylaştığını da hatırlıyorum. 2000 yılında Milli Parkların düzenlediği Aladağlar fotomaratonuna katıldığımızda Külahçı 68 yaşındaydı. Sokullupınar’ dan Kapuzbaşı Şelalesi’ ne üç günde geçtik. Külahçı, Yedigöller Bölgesi’ ne gelmeden evvel eğimi çok dik olan Çelikbuyduran denilen yerin sırtına doğru çıkarken çok zorlanmış. Ben önde ilerlediğimden haberim olmadı. Gruptaki İsmet Sakarya ağabeyimiz çarşak taşlar arasından akan sudan matarasını doldurup Külahçı’ ya yetiştirmiş, can suyu vermişti.

Zerdus Dağı Karlıova

1970 yılında, Külahçı ve Şinasi Barutçu, Bingöl Karlıova’ ya “Siyah Güneş” i fotoğraflamaya giderler. Bu doğa olayı, o tarihlerde Meydan Larousse ansiklopedisi için 4 yıl boyunca (1969-1973) Türkiye’ nin tarihi ve doğası üzerine fotoğraflar çeken Nurettin Erkılıç tarafından Külahçı’ ya not edilir. Kendisinin (yuruyoruz.com) adlı sitedeki anlatımıyla ‘’…1969′ da Meydan Larousse ansiklopedisinin fotoğraflarını hazırlayan rahmetli Nurettin Erkılıç’ tan birçok not aldım. Bu notlar hala durur bende. Bu notların birisi benim için çok önemli… Bingöl’ de Zerduş dağında güneşin siyah doğmasıydı…’’ Külahçı bu notu alınca çok heyecanlanır. Şinasi Barutçu’ yu da yanına alarak Bingöl’ ün yolunu tutarlar. Anlatılan bu olay, Himalayalar’ da da gerçekleşiyormuş. ’’Bingöl Karlıova’ da Temmuz ayında olan bu hadise, yüzlerce gölcüklerden oluşan bir alanda, tamamen ışık yansıması sonucu güneşin koyu görünme hadisesiydi.’’ (Kontrast Sayı:43) Siyah güneşi ne bu gidişlerinde ne de sonraki dört seferde fotoğraflayamamışlar.

O zamanlarda ‘’Siyah Güneş’’ i fotoğraflamak hayaline Sıtkı Fırat da katılır. Anılarını anlattığı ‘’Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında Altmışbeş Yıl’’ adlı kitabının ‘’Güneşin Siyah Doğduğu Bingöl Dağları’’ bölümünde, Siyah Güneş’ i okul yıllarında hocası Şinasi Barutçu’ dan duyduğunu ve 1960’ lı yıllarda fotoğraflamak üzere Bingöl’ e gittiğinden bahseder. O zamanın koşullarında binbir zorluklarla Karlıova’ nın zirvesine ulaşmışlar. Siyah Güneş’ i beklemişler ancak, bulutlar fırsat vermemiş. Hayal kırıklığı ile geri dönmek zorunda kalmış. Ustanın dediği gibi ‘’…güneşin siyah doğma hikayesi böylece hayallerimden sıyrılıp gitti…’’ Bu arayış günümüz fotoğrafçılarına da ilham kaynağı olmuştur. Belki yirmi yıl öncesinde FSK’ dan bir subayın Bingöl’ de görevli iken Karlıova’ da kamp kurduğunu ve gün doğumunu bir asker silüeti eşliğinde çektiğini görmüştüm. Siyah güneş ile ilgili hafızamdaki tek fotoğraf budur.

Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1’ de Necmettin Külahçı ile yapılan röportajda kendisine sorulan soru sonrasında ’’…Herkes beni doğa fotoğrafçısı olarak tanır. Oysa öyle değil. Hatta iyi bir doğa fotoğrafçısı olup olmadığım tartışılır. Ama iyi bir doğacı, bir doğa tutkunu olduğumu söyleyebilirim.’’ sözleriyle cevap verir. Külahçı’ nın doğa sevgisi onu doğa ile ilgilenen bir dernek kurmaya kadar götürür. Birlikte yol arkadaşlığı yapacağı kişiyi ararken, Ziraat Fakültesi’ nden Yücel Aşkın ile tanışırlar ve 1989 yılında DASK Derneği’ ni birlikte kurarlar. Önce Yücel Aşkın sonra Necmettin Külahçı başkanlığı üstlenir. İki sayı dergi çıkarılır, sualtı fotoğraf yarışmaları yapılır. 1999 Adapazarı Depremi yaşandıktan kısa süre sonra derneğin üye profili de değişmeye başlar. Derneğe yeni üye olan doktorların, dağcıların, mağaracıların ve fotoğrafçıların varlığı güç katar.

Benim DASK ile tanışıklığım 1996 yılında Kastamonu Azdavay’ daki Çatak Kanyonu’ nda başladı. Bir yıl önce yapılan Bolu Aladağ’ daki DASK DOGAY’ dan haberdar değildim. Fotoğrafçılık yaşamımın ilk ödülünü DOGAY gibi prestijli bir fotoğraf yarışmasında almak beni çok mutlu etmişti. Üstelik ödülü İzzet Keribar’ ın elinden almak da hatırlamak isteyeceğim bir anı oldu. Geçen bu zaman içinde 14 kez katıldığımı bilirim. DOGAY’ a on yıl katılarak bir ödül alma onuruna da sahip oldum.

Şinasi Barutçu yaşasaydı DASK’ ı kurduğu için Necmettin Külahçı ile gurur duyardı. Tam da onun düşüncesi ile uyuşan işler yapılıyordu. Nasıl ki, 1952-1958 yılları arasında Öğretici Filmler Merkezi’ nde birlikte çalışırlarken hayata geçirdikleri ‘’Bir Dilim Ekmeğin Masalı’’ ya da ‘’Anadolu’nun Tarihi ve Doğal Güzellikleri’’ adlı slayt gösterilerini hazırlarken Anadolu coğrafyasını gezerek öğreniyorlardı, DOGAY’ a gelen katılımcılar da gezerek ve fotoğraf çekerek öğreniyorlardı. 1998’ den bugünlere DASK, DOGAY sayesinde çok önemli bir arşiv elde etti. Antalya Kaş’ tan Sinop’ a, Rize Hemşin’ den Kırklareli İğneada’ ya, Sakarya Taraklı’ dan Kaz Dağları’ na kadar ülkemizin en güzel yerlerini gezerek, yörenin fotoğraf yoluyla belgelenmesi sağlanmış oldu.

Kaynakça:

  1. Ertuğ, Tekin, Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1, FSK Fotoğraf Sanatı Kitapları, Ankara, 2012.
  2. Ertuğ Tekin, Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 9, FSK Fotoğraf Sanatı Kitapları, Ankara, 2014.
  3. www.yuruyoruz.com – Necmettin Külahçı – Bir Fotoğrafçı
  4. Kontrast Fotoğraf Dergisi, AFSAD, Anılarımla Fotoğraf (Röportaj), Kontrast Sayı:43, Eylül-Ekim 2014.
  5. Fırat, Sıtkı, Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında Altmışbeş Yıl, Koza yayın, Ankara, 2013.

Kasım 2025

Fikret ÖZKAPLAN

ZAMANIN SESSİZ TANIĞI, SESSİZLİĞİN ŞİİRSEL ANLATISI: NATÜRMORT FOTOĞRAF

Natürmort fotoğraf, sessizliğin estetiğini araştıran bir sanat biçimi olarak, hem geçmişe hem bugüne ait bir dil konuşur.

Natürmort, kelime anlamı olarak “Ölü Doğa” olarak tanımlanır.  Sanat tarihinde çoğu zaman durağanlığın sembolü olarak anılsa da, özünde hareketin en derin biçimini taşır: Zamanın içsel akışı

Fotoğraf, bu akışı sabitleyen, ışıkla zamanı mühürleyen bir araçtır. Işığın kırıldığı her yüzey, gölgenin dokunduğu her nesne, izleyiciye bir şey söyler. Çoğu zaman sözcüklerle değil, sessizliğin diliyle.

Bu sessizlik, aynı zamanda güçlü bir dirençtir.

Günümüzün hızla akan görsel dünyasında natürmort, yavaşlamanın ve farkındalığın bir çağrısına dönüşür. Her objenin ardında bir hikâye, bir varoluş sorusu gizlidir. Bir fotoğrafçı için bu sahneler yalnızca estetik bir düzen değil; bir içsel denge arayışı, bir zamansızlık meditasyonudur.

Dolayısıyla natürmort, fotoğrafçının yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de kaydeder.
Bir kompozisyonun içinde ışığın yönü, gölgenin derinliği, renklerin sessiz uyumu… Bunların her biri, sanatçının iç dünyasının bir yankısıdır. Böylece fotoğraf, nesnelerin ötesine geçer; izleyiciyi kendi belleğine, kendi sessizliğine davet eder.

Bir odanın içinde sessizce duran bir masa…
Üzerinde bir fincanın bıraktığı yarım daire şeklinde iz, solmuş bir kitap sayfası, cam vazonun içinde son demlerini yaşayan bir gelincik.
Natürmort fotoğraf, işte bu sessizliğin dilidir — gündelik olanın içindeki ebediyeti kaydetme çabasıdır.

Akademik bağlamda natürmort, resim geleneğinden miras aldığı bir estetik ve anlam dünyasını fotoğrafın ışıkla yazılan yüzeyine taşır. 17. yüzyıl Hollanda resminde “vanitas” temasıyla ölümün kaçınılmazlığını simgeleyen çürük meyveler, solmuş çiçekler ve eriyen mumlar, modern fotoğraf sanatında da benzer bir ontolojik sorgulamayı sürdürür: Zamanın geçiciliği, nesnenin kalıcılığına nasıl tutunur?
Her fotoğraf, bir yitip gidişin ardından geriye kalan tortudur; bir hafıza biçimi, bir memento mori’dir.

Ancak natürmort fotoğraf yalnızca kaybın değil, varoluşun kırılgan güzelliğinin de şiiridir.
Fotoğrafçı, objeleri bir araya getirirken aslında bir sessizlik bestesi kurar:
ışığın kadifemsi dokunuşu, gölgelerin usulca çekilişi, yüzeylerde gezinen toz zerrecikleri…
Bu küçük evrenlerde insanın içsel dünyası, gündelik hayatın sıradan nesnelerinde yankı bulur.
Bir su bardağındaki yansıma bile, varlıkla yokluk arasındaki o ince çizgiyi görünür kılar.

Bugünün hız çağında, natürmort fotoğraf yavaşlığın ve dikkatin direnişidir.
Her kare, bir nefes aralığıdır; bakmayı hatırlatan, unutuşa karşı duran bir görsel şiir.
Bir çiçeğin eğilişinde tevazu, bir eski daktiloda hatıra, bir mum alevinde geçiciliğin sıcak izi saklıdır.

Natürmort, aslında fotoğrafın kendisine sorduğu bir sorudur:
“Yaşam, yok oluşun eşiğinde dururken bile nasıl bu kadar güzel olabilir?”

Fotoğrafçının yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de kaydettiği,
kompozisyonun içinde ışığın yönü, gölgenin derinliği, renklerin ve nesnelerin sessiz uyumu ile bütünleşen fotoğraf kareleri değerlendirme yaparken dikkate alacağım hususlar arasında olacaktır. Çünkü bu saydıklarımın her biri, sanatçının iç dünyasının bir yankısıdır.

Böylece fotoğraf, nesnelerin ötesine geçerek  izleyiciyi kendi belleğine, kendi sessizliğine davet edecek ve estetik bakış açısını güçlendirecektir.

                    

Kasım 2025

Seda FELEKOĞLU

FOTOĞRAF VE SARI RENK

Fotoğrafı çoğu zaman “ışığın kaydı” diye tanımlarız. Ama renkler işin içine girdiğinde, bu basit tanım birdenbire büyülü bir şeye dönüşür. Çünkü renkler sadece gördüğümüzü göstermez; hissettirir, hatırlatır, bazen de uyarır. Fotoğraf bu yüzden yalnızca bir görüntü değil, aynı zamanda duyguların, anıların ve çağrışımların da taşıyıcısıdır.

Geçmişte siyah beyaz karelerin hâkimiyeti, fotoğrafı zamansız ve sade bir estetikle sınırlandırırken; renkli fotoğrafın ortaya çıkışıyla birlikte görsel anlatım yeni bir boyut kazandı. Fotoğraf, icadından bu yana renk ışığın kaydını duyguya dönüştüren en güçlü öğe oldu. Bu yüzden fotoğrafçılar için renk, yalnızca estetik bir seçim değil, kompozisyonun ruhunu belirleyen, boşlukları dolduran ya da izleyiciyi belirli bir duyguya yönlendiren bir anlatım stratejisi olarak konum edindi. Bir fotoğrafın izleyicide bıraktığı ilk etki çoğu kez renklerle başlar oldu: mavi huzuru çağırdı, kırmızı hareketi ve tutkuyu tetikledi, yeşil doğanın sürekliliğini hatırlattı. Ama bütün renkler içinde ışığın kendisine en yakın duran renk olarak sarının ayrı bir yeri oldu.

Bir fotoğrafta sarı, bazen gün doğumunun ilk sıcaklığı, bazen gün batımının huzurlu vedasıdır. Güneşin doğuşunu ve batışını haber veren ilk ve son ışık demetiyle, günün altın saatlerinde kadrajı dolduran sıcak tonlarıyla sarı, fotoğrafçılar için yalnızca bir renk değil, bir atmosfer yaratma aracıdır. Çekilen bir karede tek bir sarı detay bile, tüm kompozisyonun duygusal tonunu değiştirebilir; boşlukların arasında parlayan bir lamba, gri bir sokakta beliriveren sarı bir çiçek ya da sade bir duvarın önünde duran sarı bir nesne, izleyicinin bakışını yönlendirir ve fotoğrafı hafızada kalıcı kılar.

Sanat tarihinde de sarı her zaman çelişkili bir anlam taşır. Van Gogh’un ayçiçeklerinde hayatın canlılığını ve coşkusunu buluruz; ama aynı renk, bir trafik levhasında bize durmamız gerektiğini hatırlatır. Bu ikilik fotoğrafın içinde de hep vardır: sarı, hem umut hem uyarı, hem sıcaklık hem mesafe yaratır. Minimalist bir fotoğrafta tek bir sarı çizgi, geniş boşlukların ortasında izleyiciye yalnızlığı hissettirebilirken; kalabalık bir karede aynı ton, coşkunun ve enerjinin kaynağı gibi görünebilir.

Sarı, aynı zamanda fotoğrafın belleğe açılan kapısıdır. Eski analog baskıların zamanla sararmış kenarları bize geçmişi fısıldar. Dijital çağda bile bir filtreyle eklenen sarı ton, bizi anında eski aile albümlerinin nostaljik dünyasına götürür. Bu nedenle sarı, yalnızca bugünü değil, geçmişi de fotoğrafın içinde yaşatır.

Kısacası sarı, fotoğraf için yalnızca bir renk değildir. Işığın, belleğin ve duygunun dilidir. Kimi zaman dingin bir sabahın huzuru, kimi zaman bir uyarının sertliği, kimi zaman da eski bir anının buruk sıcaklığıdır. Bir kareye tek başına derinlik, anlam ve atmosfer katabilir. Fotoğrafçı için sarı, derin bir sembolizmi taşıyabilmesiyle, az ile çok şey söylemenin yolunu aralayan bir araçtır. Belki de bu yüzden sarı, fotoğraf sanatında daima kendi başına bir hikâye anlatır.

                    

Eylül 2025

Egemen Umut ŞEN

PORTRE ve PORTRENİN SANATSAL ANLATIMI

Yazıya başlarken geniş anlamlı portrenin tanımını yapmak doğru olacaktır.

Portre Nedir?

Portre, bir kişinin yüzünü, ifadelerini ve çoğu zaman karakterini yansıtan sanatsal bir anlatım biçimidir. Resim, heykel, fotoğraf ve edebiyat gibi birçok sanat dalında yer alan portreler, yalnızca fiziksel bir betimleme sunmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin ruhsal dünyasına, kişiliğine ve yaşam tarzına dair ipuçları da verir. Tarih boyunca portre sanatı, hem sanatçıların kendilerini ifade etme biçimi hem de toplumların önemli figürlerini ölümsüzleştirme aracı olmuştur.

Portreler, yalnızca tanınmış kişilerin değil, sıradan bireylerin de iç dünyalarını ortaya koyabilir. Bu yönüyle portre, insanı merkeze alan bir anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Her portrede bir bakış, bir duruş, bir yüz ifadesi vardır ki; izleyiciyle doğrudan bir bağ kurar. Bu bağ, portreyi sadece bir sanat eseri olmaktan çıkarır ve onu zamanlar arası bir iletişim aracına dönüştürür.

Portre Sanatının Tarihçesi

Portre sanatı, insanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren var olan bir ifade biçimidir. İnsanlar, kendilerini ve çevresindekileri tasvir etme arzusunu ilk tarih öncesi mağara resimlerinde göstermiştir. Ancak portre, gerçek anlamda insan yüzünün birebir betimlenmesi ve kimlik kazandırılması süreciyle birlikte, uygarlıkların gelişimiyle evrilmiştir.

Antik Dönemlerde Portre

Eski Mısır’da portre, özellikle firavunlar ve soylular için kullanılırdı. Bu dönemdeki portreler, bireyin tanrısal veya kutsal statüsünü yüceltmek amacıyla idealize edilerek yapılırdı. Yunan ve Roma uygarlıklarında ise portre sanatında daha gerçekçi bir yaklaşım görülmeye başlandı. Özellikle Roma portreleri, kişinin yaşını, yüz çizgilerini ve mimiklerini yansıtan detaylı çalışmalar içermekteydi.

Orta Çağ’da Portre

Orta Çağ’da sanat genellikle dini temalar etrafında şekillendiğinden, bireysel portrelere fazla yer verilmedi. İnsanlar daha çok dinsel figürlerin gölgesinde, sembolik olarak betimlendi. Ancak bazı el yazmalarında ve ikonografik çalışmalarda kişisel portre izlerine rastlanabilmektedir.

Rönesans Dönemi ve Portre Sanatının Yükselişi

15. yüzyılda başlayan Rönesans, portre sanatında büyük bir dönüm noktası oldu. Bu dönemde insan merkezli düşünce yapısı (hümanizm) sanatçıları bireyin iç dünyasına, duygularına ve karakterine yöneltti. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa eseri, bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biridir. Rönesans’la birlikte portre sadece bir kişiyi tanıtmak için değil, aynı zamanda bir sanatçının teknik becerilerini ve yorum gücünü yansıttığı bir alan haline de gelmiştir.

Barok ve Rokoko Dönemleri

17. ve 18. yüzyıllarda Barok ve Rokoko dönemlerinde portreler daha dramatik, gösterişli ve detaylı hale geldi. Bu dönemde portre, yalnızca bireyin değil, sosyal statüsünün de bir ifadesiydi. Özellikle kraliyet ailesi üyeleri ve aristokratlar için yapılmış büyük boyutlu portreler dikkat çekmektedir.

19. ve 20. Yüzyılda Değişen Yaklaşımlar

Sanat anlayışının çeşitlenmesiyle birlikte portreye olan yaklaşım da değişti. Empresyonizm, ve kübizm gibi akımlarla birlikte sanatçılar artık sadece yüzü değil, duyguyu ve içsel durumu da soyut biçimlerle yansıtmaya başladılar. Vincent van Gogh’un otoportreleri buna güzel bir örnektir.

Günümüzde Portre

Günümüzde portre sanatı hem geleneksel hem dijital ortamda sürmektedir. Fotoğrafçılığın gelişmesiyle portre kavramı genişlemiş; sosyal medyada herkesin kendi portresini paylaşabildiği bir çağ başlamıştır.  

Günümüzde teknolojik gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte, fotoğraf yalnızca bir görüntü kaydetme aracı olmaktan çıkmış; sanatın ifade biçimleri arasında kendine özgün ve güçlü bir yer edinmiştir. Fotoğrafik görüntü üzerinde geliştirilen tekniklerin çeşitlenmesi, sanatın biçimsel yapısını dönüştürmekte ve sanatçılara yeni anlatım olanakları sunmaktadır.

Nasıl ki her dönemin sanatı, çağının teknolojik, kültürel ve düşünsel altyapısından etkilenmişse; günümüzde de dijitalleşmenin, yapay zekânın, artırılmış gerçekliğin ve gelişmiş görüntü işleme tekniklerinin etkisiyle sanatın üretim süreçleri yeniden şekillenmektedir. Bu dönüşümle birlikte fotoğraf, yalnızca bir araç değil, aynı zamanda birçok çağdaş sanat eserinin temel üretim malzemesi haline gelmiş; yapıtın estetik biçiminden anlam dünyasına kadar pek çok yönünü yeniden tanımlamıştır.

Bu bağlamda sanatsal portre, fotoğrafçının bir sanatçı olarak bakış açısı ve içsel vizyonu doğrultusunda; fotoğrafı yalnızca gerçeği belgeleyen bir araç olarak değil, duyguların, düşüncelerin ve sezgisel anlatımın güçlü bir aracı olarak kullanmasıdır. Sanatsal portrede amaç, yalnızca estetik açıdan “güzel” bir yüz ya da kompozisyon sunmak değil; izleyicide bir düşünce, duygu ya da farkındalık yaratabilecek anlam katmanları oluşturmaktır.

Fotoğraf çekmeden önce, sanatçı kendi iç dünyasına dönerek, ona ait olan bir tema, bir fikir ya da duygusal durum belirler. Bu belirlenen konu etrafında kurgulanan görsel anlatı, yalnızca görüntü üretmekten ibaret değildir; aynı zamanda bir hikâye kurmak, bir sorgulama başlatmak ya da izleyiciyle güçlü bir bağ kurmayı amaçlar. Sanatsal portre, işte tam da bu noktada, belgesel ve estetik kaygıların ötesine geçerek, izleyeni düşünmeye, hissetmeye ve belki de kendi iç dünyasına dönüp bakmaya davet eder. Yüzdeki ifade, kompozisyonun dili, kullanılan ışık ve renk paleti; hepsi birlikte, sanatçının içsel dünyasını izleyiciye tercüme eden bir görsel dil haline gelir.

Mayıs 2025

Murat BERKYÜREK

FOTOĞRAFTA YAPAY ZEKA

Yapay zekânın hem fotoğrafa hem de fotoğrafçılara etkisinin heyecan verici olduğu kadar zaman zaman kafa karıştırıcı olduğunu düşünüyorum.


Yapay zekânın, doğal zekâyla birlikte fotoğrafta kullanımı aslında yeni değil. Yıllardır kullanılıyor.
Hatta Canon’un yıllar boyunca kullandığı ve isminde AI geçen iki netleme modu vardı: AI Focus ve AI Servo. İşin ironik tarafı, bugün yapay zekâ destekli olarak kullanılan netleme modunun adı sadece “Servo” oldu. Yani AI ibaresini kaldırdılar.


Aslında bilim dünyasında, özellikle mikroskop ve teleskopla çekilen fotoğraflarda sayısal işlemler uzun süredir kullanılıyor. “Stacking” denilen bir teknikle birden fazla fotoğraf çekilip birleştiriliyor; bu sayede netlik artırılıyor, gürültü azaltılıyor, ışık seviyesi yükseltiliyor.


Sonradan bu işlemleri akıllı telefonlar da yapmaya başladı. Bu yüzden artık düşük ışıkta bile oldukça net fotoğraflar çekebiliyorlar. Bunu sağlayan şey işte bu teknikler.


İşlemci gücü arttıkça, bu tür karmaşık ve yavaş işlemler artık insan sabrının yettiği kadar kısa sürelerde yapılabilir hale geldi. Focus stacking artık birçok makinede var ve özellikle makro fotoğrafçılar tarafından çok seviliyor.


Kameralarda yapay zekâ kullanımının artmasının temel nedeni, donanım kalitelerinin ve işlemci gücünün artması. Bu da fotoğraf çekme yöntemlerini kökten değiştiriyor.


Eskiden derste şöyle derdim: “Kamera aslında aptal bir kutudur. Karanlık bir ortamda mı çekiyorsun, yoksa aydınlık bir ortamda siyah bir duvara mı tuttun, bunu ayırt edemez”. Ama artık öyle akıllandı ki, canlıların insan mı hayvan mı olduğunu anlayabiliyor, vücut bölgelerini ayırt edebiliyor, sahneyi analiz edip hangi ayarla çekim yapması gerektiğine karar verebiliyor.


Hatta bazı Canon modellerinde, bazı spor müsabakalarında top kimdeyse kameranın bunu anlayıp netlemeyi o kişiye kaydırdığı bir özellik var. Ben hiç kullanmadım ama kullananlar, insanlardan daha hızlı ve hassas tepki verdiğini söylüyor.


Pozlama ve beyaz dengesi gibi ayarlar da yapay zekâ algoritmalarından faydalanıyor. Aslında, artık önemli bir kısmı yapay zekâ destekli çekiyoruz fotoğrafları. Ama iş yalnızca çekim aşamasıyla da bitmiyor.
Eskiden net olmayan ya da yüksek ISO nedeniyle çok gürültülü olduğu için sildiğimiz fotoğraflar vardı. Bugün Topaz, AI Photo veya DxO PhotoLab gibi yapay zekâ destekli yazılımlar sayesinde bu fotoğraflar tekrar hayat buluyor.


Dolayısıyla fotoğrafçılar artık iş akışlarını yeniden düşünmek zorundalar çünkü standartlar değişiyor, yeni standartlar ortaya çıkıyor. Eskiden silinen, çöpe atılan kareler bugün kullanılabilir hale geliyor.


Bu arada belki de tarihte ilk kez ISO ayarı tamamen hayatımızdan çıkacak. Bunun iki sebebi var. Birincisi sensör teknolojilerindeki gelişmeler. İkincisi ise, yapay zekâ destekli gürültü giderici programların, fotoğraftaki nesneleri ve gürültüyü birbirinden ayırt etmede her geçen gün daha da başarılı hale gelmesi.


Artık yüksek ISO ile çekilmiş fotoğraflar bile tertemiz yapılabiliyor. Ben uzun zamandır ISO’yu elle ayarlamıyorum, otomatikte bırakıyorum. Çok yakında makinelerden ISO ayarı tamamen kalkacak büyük ihtimalle. Sadece enstantane, diyafram ve poz telafisini ayarlayacağız. Fotoğrafı nasıl çekmek istiyorsak, buna göre gerekli ISO ayarı otomatik yapılacak.


Bu arada Adobe boş durmadı. Hepimizin kullandığı Photoshop, yapay zekâ özellikleriyle dolu. En sevdiğim yapay zekâ özellikleri Generative Expand, yani fotoğrafın etrafını kendi kendine doldurma; Find Distractions, yani kablo veya insanları otomatik silme; ve birkaç hafta önce çıkan yeni sürümdeki Object Selection ve Background Removal özellikleri. Bu özellikler Photoshop’u bambaşka bir seviyeye taşıdı. Daha geçen haftalarda duyurulan başka bir özelik de, artık yüklediğiniz fotoğraf üzerinde ne tür işlemler yapabileceğinizi öneren yeni aksiyon paneli. Şu anda henüz çok jenerik önerilerde bulunuyor ama eminim ki çok hızlı bir şekilde gelişip fotoğraflara spesifik işleme önerilerinde bulunacak.

 
Eskiden Photoshop kullanırken çok da ciddiye almadığımız neural filter’lar da gelişti. Ben en çok Depth Blur’ü kullanıyorum, fotoğrafta net alan derinliğini ayarlamak için derinlik haritası çıkaran filtre ama benim için amacı biraz farklı. Çünkü yapay zekâ, fotoğrafın içindeki derinliği buluyor ve haritalıyor. Yani hangi nesne önde, hangisi arkada belirliyor. Ben o haritayı alıp fotoğrafa gömüyorum. Artık fotoğrafı derinliğe göre işlemek mümkün oluyor. Yani ön plandaki objeye ayrı, arkadakine ayrı efekt uygulayabiliyorsunuz. Böylece fotoğrafın temel hammaddesi olan ışığa bir de derinlik eklemiş oluyorum.


Bu arada birkaç hafta önce ChatGPT’ye gelen Gelişmiş Görsel Üretim özelliği biraz daha gelişirse ürün fotoğrafçılığı sona erebilir. Gerçek ürünleri istediğiniz ortama yerleştirme özelliği geldi. Hatta bunu videolar için yapan Pika ya da RunwayML gibi siteler de var. Google mayıs ayı ortasında Veo 3 adındaki video modelini duyurdu, bu yapay zeka modeli videoları seslendirebiliyor da aynı zamanda.


Bunları düşündüğümüzde masa başında oturup reklam fotoğrafları hatta videoları üretebileceğiz.
Peki bu şekilde bilgisayarda üretilen görselleri hangi kategoriye koyacağız?  Çünkü benzer tartışmalar biz dijital makinaya geçtiğimizde de yaşandı. o zamanlar “Dijital fotoğraf makinasından çıkan şeyler fotoğraf değildir fotoğraf filmli makinayla çekilir” tartışmaları yapılırdı. Benzer tartışmalar şimdi de yapay zeka için yapılıyor. Zaman neler gösterecek hep birlikte göreceğiz.


Büyük ihtimalle bir zamanlar fotoğrafçılığın icadından etkilenen ressamların bedduası gerçekleşti.  “Alma garibin ahını çıkar aheste aheste” demişler. Yaklaşık 200 yıl sonra, artık bir makine, fotoğrafçının çektiği kareyi taklit edebiliyor. Gerçekten ironik bir durum yaşanıyor. 

Eskiden ressamlar manzara ve portre resimleri yapardı, sonra fotoğraf makinası icat edildi, daha önce üretilmesi için uzun bir süreç gereken manzara ve portreleri fotoğraf makinaları tarafından kısa zamanda üretilir hale geldi. Şimdi yapay zekâ çıktı, bir fotoğrafınızı veriyorsunuz, istediğiniz gibi portre yapıyor. Bu iki gelişme arasındaki benzerlik gerçekten ürkütücü. Fotoğrafın icadının ressamlara olan en büyük etkilerinden biri, resmin gerçekliği yansıtan bir sanat olmaktan çıkıp ressamların kendilerini çok daha farklı ifade edebilecekleri akımlar geliştirmeleri oldu. 


Buradan hareketle, fotoğrafçıların da artık yeni akımları deneme zamanı gelmiş gibi görünüyor. Yapay zekâ ile üretilen fotoğraflara yeni isimler düşünülüyor. Bazıları buna “promptography” diyor. Gerçi son zamanlarda pek duymuyorum, tutmamış gibi görünüyor. Ama doğrudan fotoğraf ya da görsel olarak adlandırılması da bence biraz tehlikeli, yanlış anlaşılmalara yol açabilir.


Bir eğitmen olarak ben yapay zekâdan derslerimde çok faydalanıyorum. Mesela dersten bir saat önce diyafram mekanizmasını simüle eden bir program yazıyorum. Okuldaki çocuklara bu programla anlatıyorum. Daha önce aklıma gelmezdi, ki ben yazılımcıyım. Yine de bu konuyla ilgili yazılım yapmayı düşünmezdim. Ama şimdi birkaç prompt ile istediğiniz simülasyonu oluşturabiliyorsunuz. Bu da fotoğraf eğitimi açısından çok önemli.


Çekime çıkmadan önce, çekimle ilgili açı, ışık önerisi ve daha fazlasını yapay zekâ modellerinden isteyebileceğiniz bir asistan gibi düşünün. Özellikle fotoğrafçılığı yeni öğrenenler için bu inanılmaz bir fırsat.
Komik olan şu: Aynı cümleyi 10 yıl önce dijital makineler için de söylüyordum. “Dijital makineler yeni başlayanlar için büyük fırsat” diyordum. Şimdi 10 yıl sonra aynı şeyi bambaşka bir teknoloji için söylüyoruz. Teknoloji çok hızlı gelişiyor.


Çektiğiniz fotoğrafları, istediğiniz fotoğrafçı ya da eleştirmen tarzında analiz ettirip değerlendirme yaptırabiliyorsunuz.


Peki fotoğrafçılara ne olacak? Bizi nasıl etkileyecek?


Yapay zekâ fotoğrafçılığa bu kadar dâhil olmuşken, çekim alışkanlıklarımızı sorgulamamız gerekiyor.
Çektiğiniz fotoğraflarda ekipmanın ne kadar rolü var? Yaratıcılığınızın ne kadar etkisi var?
Bu oran ekipmana doğru kayıyorsa, yeni gelişmelerden daha çok etkileneceğinizi düşünebiliriz. Ama tarzınızı değiştirmek istiyorsanız, şimdi tam zamanı. Çünkü hobi olarak fotoğraf çeken biri için yeni şeyler denemenin daha iyi bir zamanı olamaz.


Profesyonelseniz zaten takip edip yakalamak zorundasınız. Yoksa dijital makineler çıkınca Photoshop öğrenemeyen karanlık oda ustaları gibi kalırsınız.


Ama bazı fotoğrafçılık dalları var ki, şimdiden sona erdi diyebiliriz. Örneğin, bir zamanlar dünyayı kasıp kavuran stok fotoğrafçılarının devri çoktan bitti. Bakalım gelecek günler neler gösterecek.


Yapay zekâyı bir rakip olarak görmemek gerekiyor. Şu anda bu bir teknoloji gelişimi. Şu an için yeteneklerimizi artıran önemli bir gelişme. Bunu sırıkla atlama sporcusunun kullandığı sırık teknolojisine benzetebilirsiniz.


Eskiden sırıklar tahtadandı, rekor 3 metreydi. Sonra farklı kompozit malzemelerle yapılan sırıklar çıktı, bugünkü rekor 6 metreye ulaştı.


Aynı şekilde, yapay zekâ da çıtayı yükseltiyor. Eskiden ancak derin ekipman bilgisiyle çekilebilen kareler, bugün yeni başlayanlar tarafından bile çekilebiliyor.
Örneğin vahşi yaşam fotoğrafçılığında, uçan bir kuşu kadrajda tutmak ve netlemek başlı başına bir olaydı. Ama artık makineler kendileri bulup netliyor. Dolayısıyla böyle fotoğraflar artık çok özel değil.


Bence yapay zekânın fotoğrafçılığa en güzel etkisi şu anda yaşanıyor. Fotoğrafçının bir takım teknik detaylardan kurtulup fotoğrafın estetik görünümünün yanı sıra hangi hikâyeyi anlatacağı konusuna odaklanmasına imkan sağlıyor. Artık fotoğrafçının bir makinanın bazı ayarlarının hangi düğmeden yapılacağını bilmediği için kafasındaki fotoğrafı kaçıracağı günler sona eriyor. Bir anlamda fotoğraf “demokratikleşmiş” oluyor. Akıllı telefonlar bunun bir adımıydı, şimdi yapay zeka başka bir adım olarak yerini aldı. 


Artık fotoğrafta hikâye her şeyin önüne geçecek. İnsanların fotoğrafta aradığı şeyler değişecek. Eskiden hayranlıkla baktığımız kareler sıradan hale gelecek.


Fotoğrafçılar için gelecek günler yeniliklerle dolu olacak.


Bir şey kesin: Fotoğrafçılık artık eskisi gibi olmayacak.

                    

Mayıs 2025

Melih ÖZBEK

NECMETTİN KÜLAHÇI YAZI DİZİSİ 1. BÖLÜM

Necmettin Külahçı ile ilgili yazı dizisi hazırlama fikrini, 28 Aralık 2024’te vefatının ardından düşünmeye başlamıştım ki, FSK’dan da bir anma günü yapalım dediklerinde tereddüt etmeden kabul ettim. Bir aylık hazırlığın ardından kurucusu olduğu FSK’ da 28 Şubat 2025 günü tüm hayatını kapsayacak biçimde sunumlar hazırlayıp, kendisini anlatmaya çalıştım. Onun fotoğraf dünyasını benden daha iyi bilenler mutlaka vardır. Araştırma yaptığınızda kendisi ile ilgili yapılan röportajlara (Kontrast Dergisi, Fotografya vb.) rastlamak mümkün. Özellikle Fotograf Sanatı Kurumu’ nun çıkarmış olduğu ‘‘Tekin Ertuğ Atölyesi – Fotoğraf Ustaları – Anılar ve Söyleşiler’’ kitabı, bir fotoğrafçının hayatını merak ettiğimde başvurduğum ilk kaynak kitap arasında oluyor. Fotoğraf Ustaları-1‘ de Necmettin Külahçı ile yapılan 2011 yılındaki röportajın altını çizerek, notlar alarak okudum. Şayet yaşasaydı soracağım çok soru olacaktı. 2012 yılında basılı hale getirdiği Cilo-Sat albümündeki anıları da aklımdaki bazı sorulara ışık tuttu diyebilirim. Bunlara ilaveten kızı Funda’ dan öğrendiğim kadarıyla, kendi el yazısıyla onlarca sayfa tutacak olan anılarını kaleme almış olması da sevindirici bir durum. Umarım bir gün biyografi kitabı yayınlanır. Hem bu anıları hem de fotoğraflarının yer aldığı albümü merakla bekleyeceğim.

Külahçı ile 1995-2002 yılları arasında ‘’FSK Çadır Grubu’’ nda, 1996-2019 yılları arasında da DASK derneğinin düzenlediği DOGAY (Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması)’ da çokça bir araya geldim. Onlarca seyahate çıkmışızdır. Bir kişiyi en iyi seyahatte tanırsın derler ya. Onunla seyahate çıkmak başlı başına bir ayrıcalıktı. Çok şey öğrendim kendisinden. Necmettin Külahçı’ nın tanıdığım kadarıyla insanlık birikimi, örnek alınacak türdendi. Son derece sessiz, çekingen, mütevazi ve saygılı bir kişiydi.

1932 doğumlu Necmettin Külahçı’ nın fotoğraf ile tanıştığı 1950’ li yılların Türkiye’ sinde, bugün ismini saydığımız çok az kişi vardı. O tarihlerde Anadolu’ yu gezip fotoğraftan geçim sağlamak akla gelecek bir iş değildi. Külahçı, Öğretici Filmler Merkezi’ nde kadrolu işe alınınca, hem Anadolu’ yu gezme fırsatı bulmuş, hem de geçimini sağlamış oldu. Külahçı’ nın özellikle Öğretici Filmler Merkezi’ nde çalıştığı zamanlarda çektiği fotoğraflar, gün yüzü görmeye başladıkça değerinin daha da artacağına inanıyorum. Bu yazı dizisiyle kendisi hakkında bilinen ya da bilinmeyen birçok yönüne ışık tutmaya çalışacağım.

Şinasi Barutçu ile Geçen Yıllar

Necmettin Külahçı, daha ilkokul öğrencisiyken tatil dönemlerinde boş kalmasın meslek öğrensin diye 1948 yılında Elazığ’ da Fotokar’ ın sahibi Emin Kızılkan’ ın yanında işe başlar. Dayısının oğlunun kullanamadığı fotoğraf çeken bir kutu makineyi hediye aldıktan sonra fotoğrafçılığa iyice meraklanır. 1951 yılında da Ankara’ ya lise öğrenimini görmek üzere gelir. O tarihlerde sık sık Ankara Ulus’ taki Hakkı Afyoncular’ ın fotoğraf stüdyosuna ve Foto Spor gibi dönemin iyi fotoğrafçılarına uğrar.

1952 yılında Şinasi Barutçu, Öğretici Filmler Merkezi’ nin Müdürü olunca, tesadüfen bu fotoğraf stüdyolarının birisinde karşılaştığı bu genci çok sever ve Öğretici Filmler Merkezi’ nde işe alır. (Kontrast Sayı: 43) Bu ikili koyu bir sohbete girer, birbirlerine ısınırlar.

Ders filmleri hazırlayan Öğretici Filmler Merkezi’ nde çalıştığı yıllar içinde, bir taraftan laboratuvardaki işleri yaparken bir taraftan da Şinasi Barutçu ile Anadolu’ nun ücra yerlerini dolaşarak fotoğraflamaya başlarlar. Şinasi Barutçu ile beraberlik altı yıl devam ettikten sonra Külahçı, 1958 yılında askere gider. İki yıl askerlik döneminden sonra 1960’ da Foto Balin adı altında kendi stüdyosunu kurar.

Şinasi Barutçu - Necmettin Külahçı Arşivi

Şinasi Barutçu – Necmettin Külahçı Arşivi

Necmettin Külahçı’nın yaşam geçmişine baktığımızda Şinasi Barutçu ile olan tanışıklıkları onun fotoğrafçılık yaşamını çok derinden etkiler. Kontrast adlı dergide Barutçu’ dan şu sözlerle bahseder. ‘’1940’ larda Anadolu’ yu bisikletle dolaştığını ve ülkemizin doğasının, kültürünün çok farklı olduğunu, başka hiçbir ülkede bu doğal güzelliklerin bulunmadığını anlatırdı. İşte, Anadolu’ yu keşfetme ve doğa tutkusu, öncelikle hocamın bana mirasıdır. Onunla ilk olarak Cilo Sat Dağları’ na gitmekle, doğayı ve Anadolu kültürünü, insanını tanıma fırsatı buldum ve yaşantıma koydum.’’

Külahçı ile 1995-2000’ li yıllarda çokça seyahatlere çıktık. Tıpkı Şinasi Barutçu’ nun kendisine yaptığını o da bize (FSK’ daki Çadır Grubu) yapardı. Hiçbir bilgiyi esirgemezdi. Şinasi Barutçu sözü açıldığı zaman ‘’Hocam’’ diye başlar söze, birlikte seyahate çıktıkları anılardan çokça dem vururdu. Kimseden çıt çıkmaz pür dikkat dinlerdik. En başta ÖFM’ deki laboratuvar çalışmalarını, Cilo – Sat Dağları’ nı, Yerköprü Şelalesi’ ni, Bingöl’ deki siyah güneş olayını anlatır da anlatırdı. Anlatırdı da ne yazık ki not tutmak aklımıza gelmezdi o zamanlar. Ya bir dağda yürüyoruz, ya da çadır etrafında oturuyoruzdur. Bugün o anladıklarını not tutsaydım bu satırları yazmak daha kolay olacaktı. Maalesef kendisi yakın zamanda aramızdan ayrıldı. Bir insan göçüp gittikten sonra aklımıza geliyor bazı sorular. Elbette cevapsız çok soru olacak ama, merak ettiğimiz bir çok konuyu da aydınlatmak bize düşüyor.

Şinasi Barutçu ile Siyah Güneş’i beklerken Zerduş Dağı Karlıova- Necmettin Külahçı Arşivi

Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM), görsel ve işitsel eğitim araçlarının üretilmesi ve çoğaltılması amacı ile Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kuruluş olarak 1952 yılında kurulur. Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM) olan adı Film-Radyo Grafik Merkezi (FRGM), Film-Radyo Televizyonla Eğitim Merkezi (FRTEM), son olarak da 2011 yılında Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü (YEĞİTEK) adını alır. 2012 yılında da “Eğitim Bilişim Ağı (EBA)” geliştirilmiş ve web üzerinden yayına başlamıştır.

ÖFM’ nin kuruluşundan bugüne kadar gelişimi, bugünkü EBA’ da kayıt altına alınmış. Hatta bir video arşivi var. 1956 yılından başlıyor, 1980’ li yıllara kadar devam ediyor. Tanıdık isimlere de rastlıyoruz. Şinasi Barutçu, Osman Aziz Yeşil ve Cabbar Yıldız. Osman Aziz Yeşil ve Cabbar Yıldız, Ankara’daki Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK)’ nun da üyesidir.

ÖFM, kurulduğu günden itibaren araştırma yapabilecek, bilgi toplayabilecek ve görsel birikim sağlayabilecek kişileri kendi bünyesine katar. Bu kişilerin başında Şinasi Barutçu gelir. Külahçı, ÖFM’ de iken ‘’Bir Dilim Ekmeğin Masalı’’ adlı bir projeyi çalıştıklarından bahsederdi. 1956 yılında bu projenin hem videosu yapılmış hem de basılı malzemelere görsel yerleştirmek maksadıyla fotoğrafları da çekilmiş. (Video EBA’ da görülebilir.)

Öğretici Filmler Merkezi’nde Şinasi Barutçu ile çalıştıkları konulardan birisi de ‘’Anadolu’ nun Tarihi ve Doğal Güzellikleri’’. Bu amaçla illerimizi ve doğal kaynaklarımızın tanıtımını amaçlayan slayt serileri oluşturdukları da görülüyor. Bugün bilgisayar programlarında kolaylıkla hazırladığımız slaytlar, o yılların zor koşullarındaki teknik olanaksızlarla gösterilirmiş. Bu durumu Külahçı şu sözlerle ifade ediyor: ’’O dönemlerden çok iyi hatırladığım şey, slayt makinesinin çalışma şekli… Çoğu yerde elektrik olmadığı için, slayt gösterme makinesinin arkasına lüx lambasının ışığını verdirerek, slaytı makinedeki mercek aracılığı ile duvara yansıtıyorduk…’’ (Kontrast Sayı:43)

Atatürk’ ün Naaşının Anıtkabir’ e Nakledilişi

Yazının icadının Sümerlere kadar gittiğini biliyoruz. Sembollerle anlatım, on binlerce yıl öncesine dayanır. Bir teknolojiyi kullanarak görüntü elde ederek anlatım ise çok değil 185 yıl öncesine kadar gider. Yani fotoğraftan bahsediyorum.

Fotoğrafın en önemli işlevlerinden bir tanesi belge özelliği taşımasıdır. O anda olan herhangi bir şeyin fotoğrafını çekmiş olmakla, önemli olsun ya da olmasın tarihe bir not düşmüş oluyoruz. Önemli olan bu notu tarihteki yerine koyabilmek.

Hatırlatmak gerekirse, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 günü gözlerini yumduktan sonra cenazesi, dokuz gün Dolmabahçe Sarayı’ nda kalır. 20 Kasım 1938’ de ise Ankara’ da başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Celal Bayar olmak üzere cenaze, TBMM önünde hazırlanan katafalka konulur. 21 Kasım 1938’ de naaşı, Ankara Etnografya Müzesi’ ndeki geçici kabrine taşınır. Atatürk’ ün naaşı, Ankara Etnografya Müzesi’ nde 15 yıl kalır. Bu esnada Atatürk’ ün anıt mezarı Anıtkabir’ in yapımına 9 Ekim 1944’ te başlanmış ve inşasının 1 Eylül 1953’ te tamamlanmasının ardından, 10 Kasım 1953’ te Atatürk’ ün cenazesi, Ankara Etnografya Müzesi’ nden alınarak, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ ın katıldığı bir törenle Anıtkabir’ e getirilmiştir.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Anıtkabir Yapım Çalışması

Atatürk’ün ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir’ in yedi yıl süren inşaat yapımı bitince, Ankara Etnoğrafya Müzesi’ nde bekletilen naaşı, son yolculuğuna çıkmak üzeredir. İşte fotoğrafın tanıklık gücü tam da burada başlar. Fotoğrafçılar saatler öncesinden hazırda beklerler. Kimi naaşın yükleneceği at arabasının arka tarafında, kimi basamakların sağında, kimi de solunda. Belki, Ata’ sını son yolculuğuna uğurlamaya gelenler arasında fotoğraf çekenler de vardır.

Fotoğrafın tanıklık gücünü bildiğimden olsa gerek, fotoğrafçıları da merak etmeye başladım. İçinden biriyle ilgileniyorum. Bilin bakalım bu fotoğrafçılar arasında kim var? Fotoğraf dünyamızın duayen isimlerinden Necmettin Külahçı. Elazığ’ dan Ankara’ ya geleli bir yıl ya var ya yok. Külahçı, daha birinci yılında belki de ömrünün en önemli görevi ile karşılaşır. Kendisinden Atatürk’ ün naaşının Anıtkabir’ e nakledilirken her anının fotoğraflarının çekilmesi istenir. O gün Külahçı takım elbiseli, kravatlı ve önleri iliklidir. İlk fotoğrafı için hazırdır.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Atatürk’ ün naaşı Etnoğrafya’ dan alınırken

Atamızın naaşı sütunlar arasında belirmeye başladığında deklanşör sesleri birbirine karışır, o an ölümsüzleştirmeye çalışılır. Yakalarında yuvarlak rozetler olanlar diğerlerine göre daha rahat. Bazı fotoğrafçıların basamaklarda bir o yana bu yana farklı bakış açıları aradıkları belli oluyor. O günün fotoğrafçılarının kortejle birlikte Atamız Anıtkabir’ e nakledilinceye kadar adım adım yürüyerek çokça fotoğraf çektiklerini tahmin ediyorum.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Atatürk’ ün Cenaze Nakil Korteji

Belki altı belki de on makara film. -Ahmet Taner Kışlalı’ nın cenaze töreninin Ankara Devlet Operası’ ndan Kocatepe Camii’ ne nakli sırasında altı makara siyah beyaz filmi bitirmek için nasıl bir çaba gösterdiğimi unutamam.- Aradan geçen onlarca zaman sonrasında bazı fotoğraflar, o anlara götürürler bizi. Tarihi izler taşırlar. Atamızın naaşı basamaklardan indirilirken arkadan da yan yana dizilmiş zamanın devlet adamları beliriyor. Bildiğim kadarıyla İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Atatürk’ ün kız kardeşi Makbule ve birçok siyah fraklı insan var.

Bana ulaşan üç fotoğrafı Necmettin Külahçı’ nın çektiğine dair herhangi bir kuşkum yok. Her şey birbiri ile uyuşuyor. Böylesi önemli olaylarda neredeyse ülkenin tüm fotoğrafçıları bir araya geldiğinde kaçınılmaz olarak siz de kadraja girersiniz. Merak ettim ve Google’ da arama yaptım. Külahçı’ nın olduğu dokuz farklı görüntü ile karşılaştım. Külahçı’ nın kendi çektiği fotoğrafında, askerler elleri üzerinde naaşı taşırken beş basamak kadar aşağıdalar ve çok yakından normal bir objektif ile fotoğraflanmışlar. Öyleyse Necmettin Külahçı da karşı taraftan çekim yapan fotoğrafçıların kadrajına girmiştir diye düşünerek aramamı bu yönden yapmaya başladım. Boyu kısa, yirmi yaşlarında, elinde makinesi olan bir fotoğrafçı.

Necmettin Külahçı Atatürk ‘ün cenaze töreninde farklı bakış açıları ararken görüntüleniyor. Bu fotoğrafın Fotoğrafçısı bilinmiyor

Tam da düşündüğüm gibi askerler aşağı inerken Külahçı tam tersine yukarı çıkıp farklı bakış arayışlarına girmiş. Sonrasında başka bakış açıları ile görmek üzere yer değiştiriyor ve karşı tarafa geçiyor. İsmet İnönü’ yü, Celal Bayar’ ı, Adnan Menderes’ i ve Atatürk’ ün kız kardeşi Makbule’ yi bir arada yakından gören nadir insanlar arasına giriyor.

Necmettin Külahçı fotoğraf çekmeye çalışırken görüntüleniyor

İnönü’ nün fotoğraflarını çektiğini, hatta bir albümünün olduğunu da biliyordum. Kendisinden Atatürk’ ün naaşını, Anıtkabir’ e nakledilirken fotoğrafladığını bir kez olsun duymamıştım. Külahçı, vefatından sonra dahi bizleri şaşırtmaya devam edecek gibi görünüyor.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Türk Kuşu Kampı, Planör Uçaklar

Malum, bu fotoğraflar kendisinin arşivinde yok. Eski adıyla Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM)’ nin arşivinde bulunuyor. Yakın zamanda tüm fotoğraflar taranarak dijital hale getirilmiş. Baştan sistem iyi tutulmuş olmalı ki fotoğrafçıların isimleri de ihmal edilmemiş. Külahçı’ nın toplamda ne kadar fotoğrafı var bilmiyorum. Bana ulaşan yirmi fotoğrafına baktığımda; Atatürk’ ün naaşını, okulları, törenleri, şehirleri, çalışan insanları, hatta THK’ nun tek kişilik uçak çekimlerini de yaptığını hayranlıkla gördüm.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Sinop Ayancık Orman İşletmesi Parke İmalatı

Bu fotoğraflara ulaşmam bir hayli ilginç oldu. Sosyal medyada Cin Ali Vakfı’ nın ÖFM ile ilgili bir etkinliğini okumuştum. Hem sunumu izlemek hem de Şinasi Barutçu ve Necmettin Külahçı ile ilgili sorular sormak istemiştim. Zamanlama olmadı ve gidemedim. Cin Ali Vakfı’ ndan Pınar Ekinci ile iletişime geçerek sunum hakkında bilgi edinirken, sunumu gerçekleştirenlerle iletişime geçebileceğimi söylediğinde, EBA’ dan İhsan Akşehirli’ yi aradım. Gerçekten de çok içten karşılandım, Külahçı’ nın fotoğrafları olduğunu söylediğinde ise çocuklar gibi sevinmiş, mutlu olmuştum. Yaklaşık yetmiş yıl öncesinin Türkiye’ sine tanıklık eden Külahçı’ ya ve fotoğrafımızın medarı iftiharı Şinasi Barutçu’ ya emeklerinden dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır…

29 Nisan 2025

Fikret ÖZKAPLAN

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Sinop Çangal Ormanları, Havai Hat

ANADOLU GELENEKSEL KÜLTÜRÜ

Anadolu, binlerce yıllık bir geçmişe sahip, çok katmanlı ve zengin bir mirastır. Bu kültür, farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan, halk yaşamı, inanç sistemleri, el sanatları, müzik, mimari, giyim-kuşam, sözlü anlatımlar gibi pek çok alanda kendini gösteren bir bütündür. İşte bu değerli kültürü fotoğraflamanın önemi birkaç başlıkta şöyle açıklanabilir:

Fotoğraf: Faruk AKBAŞ

Belgeleme ve Koruma

Geleneksel yaşam tarzları, teknolojik gelişmeler ve modernleşme süreciyle hızla değişiyor ya da kayboluyor. Fotoğraf, bu değerleri belgeleyerek geleceğe aktarmanın en güçlü yollarından biridir. Bir köydeki geleneksel düğün, bir ninenin elleriyle işlediği kilim, bir çobanın dağ başında yaktığı ateş… Tüm bunlar birer görsel hafızadır.


Kültürel Farkındalık ve Saygı

Fotoğraf, sadece belgelemekle kalmaz; izleyicinin dikkatini çeker, merak uyandırır, empati kurmasını sağlar. Anadolu’nun bir köyünde yaşanan bir bayram sabahını gören biri, o kültüre dair daha derin bir anlayış ve saygı geliştirebilir.


Sanatsal Anlatım

Fotoğraf, aynı zamanda bir anlatım dilidir. Fotoğrafçı, kültürel unsurları sadece belgelemekle kalmaz, aynı zamanda onları estetik bir dille anlatır. Bu da izleyicinin kültürü sadece görsel olarak değil, duygusal olarak da hissetmesini sağlar.

Fotoğraf: Faruk AKBAŞ


Toplumsal Kimliğin Yansıması

Anadolu’nun yerel giyimleri, mimarisi, ritüelleri ve gündelik yaşamı, toplumun kimliğini yansıtır. Fotoğraflar, bu kimliği güçlendirir, sahiplenilmesini sağlar.


Eğitim ve Araştırma İçin Kaynak Oluşturma

Belgesel fotoğraflar, kültürel araştırmalarda, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi alanlarda birincil kaynak olarak kullanılır. Ayrıca okullarda, müzelerde, sergilerde eğitim materyali olarak büyük bir işlev görür.

Fotoğraf: Faruk AKBAŞ

                    

Nisan 2025

Faruk AKBAŞ

GRAFİK FOTOĞRAF (FOTOGRAFİK)

Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

Fotoğraf sözcüğü ilk olarak 1839 yılında ünlü fizikçi Sir John Herschel tarafından türetilmiş ve o güne kadar fotoğrafı deneyimleyen diğer bilim insanları ile sanatçıların koymuş olduğu isimlerin oluşturduğu tanımsal karmaşayı da ortadan kaldırmıştır. İngilizce Photo-GRAPHY, Fransızca photo-GRAPHIE olarak seslendirdiğimiz bu terimin içerisinde yer alan “grafi” sözcüğüne biraz eleştirel olarak bakmakda yarar vardır. Bilindiği üzere o zamanlara kadar fotoğraf terimi, Fransız mucit Nicéphore Niépce tarafından (1822) Heliography (Heliografi), İngiliz bilim insanı William Henry Fox Talbot tarafından (1835) Talbotype (Talbotip) veya Calotype (Kalotip) olarak tanımlanırken Fransız sanatçı ve kimyager Louis Daguerre ise 1839 yılında Dagerotip (Daguerrotype) olarak tanımlıyordu. Hatta, Joseph Nicéphore Niépce ve Louis Jacques Mandé Daguerre tarafından (1832) heliografi ile denemeler yaparken fotoğrafik solisyon olarak alkolde çözülmüş lavanta yağı kalıntısı kullanılarak görüntüler üretimine dayanan Fizototipi (Physatotype) ismi de kullanılıyordu. Bütün bu tanımlamalarda iki kavramın öncelikli olarak ortaya çıktığı görülür; birisi Graphy (Grafik) diğeri ise TYPE (Tip/kalıp/ideal örnek/model) sözcüğüdür.

Bu sözcüklerle ilişkilendirildiğinde yazının ana başlığı olan “graphy / graphic / graphique / grafik / grafi” sözcüğünü etimolojik (kelime köken bilim) olarak incelemekte yarar vardır. Etimoloji sözlüğüne göre; Eski Yunanca graphē γραφη (graphein)  “yazı, kayıt” sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Günümüzde ise yazmak, çizmek, çoğaltmak sözcükleriyle ilişkilendirilir. Bu kapsamda sonunda “Graph” ya da “Grafi” eklenen her eylem aslında yazmak, çizmek, çoğaltmak anlamına gelir.

  • Örneğin Litografi, lito (bir tür sert yüzeyli parlak kireç taşı) ile yazmak, lito ile çizmek ve çoğaltmak anlamına gelir ve matbaacılığın temel araçlarından ofset kalıplarının ilk öncülüdür.
  • İkinci bir örnek olarak tıpda kullanılan bir teşhis yöntemi olarak Ekografi ise ultrasonik ses dalgalarıyla kalbin işlevinin grafisini çekmek, yazmak, çoğaltmak anlamına gelir.
  • Yine bir farklı örnek ise Fonografi’ dir. Fonografi, sonunda yer alan grafi sözcüğü sayesinde ses üreten cisimlerin titreşimlerinin grafik olarak yazılması, çizilmesi hatta çoğaltılması anlamına gelir.

Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

Sonuç olarak bu etimolojik çözümleme örnekleri; Sir John Herschel’in türettiği Photography (fotoğraf/fotografi) sözcüğünün de çözümlenmesi için önemlidir. Fotografi terimsel olarak Eski Yunanca phôs, phōt – foton “ışık” ve Eski Yunanca graphē, “yazı, kayıt, çoğaltma” sözcüklerinin bileşiğidir. Kısacası ışıkla yazmak, ışıkla çoğaltmak, ışıkla çizmek anlamına gelir. Vurgulanacak olursa fotoğraf makinesi, kamera obscura veya herhangi bir mekanikle çekilen her fotoğraf özünde Grafi’ dir yani grafiktir. Bu nedenle “fotoğraf”, “fotograf”, fotografi” olarak kullanılırlar. Analog’ dan gelen ve filmli dönemlere büyük emek vermiş geleneğe hakim fotoğrafçılar fotoğraf kelimesinin biraz daha sert söylemi olan ve vurgu olarak betimlenen “FotoGRAF” sözcüğünü özellikle kullanırlar.

Bütün bu fotoğraf kültürü ve terminolojisi içeren açıklamalardan sonra çalışmanın ve konunun ana fikrine odaklanacak olursak;

Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

Grafik Fotoğraf Nedir?

Sorusuna cevap aramak önemlidir. Yine bu kapsamda çoğaltılabilir olan her fotoğraf her ne kadar “grafi/graphy” ise de söz edilen “grafik fotoğraf” kavramı onun formu, biçimi, yapısal özellikleri, görsel ilkeleri, ögeleri, geometrisi ve çekim teknikleriyle ilişkilidir. Bu ilişki görselleşen fotoğrafın dilinin grafik özellikler taşımasından kaynaklanır. Fotoğraf yüzeyinde yer alan ve yapısal ögeler arasında ifade edilen her eleman fotoğraf üzerinde grafik etkiler oluşturabilir. Örneğin birden fazla nokta, çizgisel varyasyonlar, ritmik hareketler, dokusal zenginlikler, vektörler, Açık/koyu leke çeşitliği, ironik illüstratif yorumlar da grafik etkiye katkı sağlayabilir. Bütün bu çeşitlemeler içerisinde en baskın grafik fotoğraf tanımlamasını iki  madde içerisinde ele almakta yarar vardır.

                    

Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

Bu özellikleri kısaca açıklayalım:

1. Ters ışıkla oluşturulan grafik fotoğraflar:

Bu fotoğraflarda ışık kaynağı bakış/çekim noktasındaki obje, figür veya nesnelerin arkasında yer aldığı ve onları yeterince aydınlatamadığı için siluet ve gölge şeklinde lekesel bir etki oluştururlar. Fotoğraf tekniği olarak yüksek perde hızıyla veya kısık diyafram tercihleriyle manuel ayarlarda çekilmesi önerilir. Bu tür görseller içerisinde nesne veya figürleri hareket ettirme, zıplama, atlama veya bir iş halinde çekildiği sürece etkili fotoğraflar ortaya çıkacaktır. Ancak en büyük risk hareketli veya durağan nesnelerin birbiriyle çakışmamasının sağlanması önemlidir. Arka planın olabildiğince sade olması, atmosfere taşınması, yalınlık açısından önemlidir. Dramatik gün doğumu veya batımı, mavi bir gökyüzü, degrade etkideki atmosferik fonlar güzel sonuçlar verir. Yine mekanlar arası geçişlerde kapıdan, pencereden, binalar arasından veya sokaktan sızan ters ışıklarda grafiği yüksek fotoğraflar ortaya koyar. Özellikle bu tür mimari, iç mekan veya sokak fotoğraflarında renk katkısı çok değerli değil ise genellikle siyah beyaz olarak tercih edilebilir.

    Ters ışıkla oluşturulan grafik fotoğraflar, Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

    2. Şemalarla ve geometrik formlarla oluşturulan grafik fotoğraflar:

    Bu tür kompozisyonlarda fotoğraf yüzeyinde baskın bir şematik veya geometrik biçimler aranır. Bu şemalar ve geometrik formlar hiyerarşik olarak fotoğrafa hakim olurlar. Destek ögeleri olarak kullanılan canlı varlıklar veya nesneler, geometri ile şemalar üzerinde hikaye ve imgesel tasarımlar oluştururlar. Şemalarda en etkili “S”, “M”, “O” “Z” vs. gibi hissedilen formlardır.

    Şema ve geometri ile oluşturulan grafik fotoğraflar, Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

    Baskın olarak geometri içeren formlar da fotoğrafı güçlendirir ve hareket kazandırır. Özellikle fotoğraf dikdörtgenine diyagonal yerleşen üçgen veya birden çok üçgen bu kapsamda en iyi geometrik formlardır. Yine diyagonal yerleşen kareler, dikdörtgenler ve daireler, spiraller, elipsler fotoğraf yüzeyine hem hareket hem de yapısal zenginlik katarlar. Kısacası baskın geometri ve şema içeren her yerden güzel fotoğraflar çıkar. Şema ve geometri içeren fotoğraflar için ideal arayışlardan birisi de yer düzleminden yükselmektir. Bir tür kuşbakışı olarak da adlandırılan açılar grafikleri görmenizi kolaylaştırır. Ayrıca perspektif çeşitliliği de bu fotoğrafları zenginleştirir. Bunun için binaların yüksek katları, tepeler, merdivenlerden yararlanılacağı gibi; uzatmalı monopodlar, dronlar veya uçabilen araçlardan yararlanılabilir.

    Şema ve geometri ile oluşturulan grafik fotoğraflar, Fotoğraflar: Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan

    Sonuç olarak iyi bir grafik göze sahipseniz, çekmiş olacağınız fotoğrafların niteliğini artıracak önemli bir anahtara sahip olursunuz.

    Nisan 2025

    Prof. Dr. Ata Yakup KAPTAN

    (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)

    MİMARİ FOTOĞRAF ÜZERİNE…

    Neden kapalı mekânlarda yaşadığımızı ya da çalıştığımızı hiç merak ettiniz mi? Acaba bu korunma içgüdümüzün bir refleksi mi? Kuşkusuz öyle… Çünkü insanoğlu daha ilk başlarda korunma içgüdüsünden dolayı mağaraları ya da ağaç kavuklarını yaşam yerleri olarak seçti.  Yüzyıllar ilerledikçe gelişen insan zekâsı ve yaşamı güçleştiren doğal koşullar, insanoğlunu hem daha sağlam bir barınma yeri yapmaya, hem de gelişen ih­tiyaçlarla birlikte konut dışı yapılar (örneğin; Köprü, su kemeri, baraj, geçit, ibadet yeri vb.) yapmaya zorladı. Bugün, çok çeşitli dal­larda gerek duyulan yapı yapma süreci de, bu şekilde başlamış oldu.

    Çeşitli amaçlar için yapılması gereken yapıların, gerçekleştirilmesiyle birlikte mimarlık bir meslek dalı olarak or­taya çıktı. Önceleri usta çırak ilişkisiyle başlayan ve yüzyıllar boyunca da böyle devam eden mimarlık eğitimi, uygarlığın gelişimine paralellik göstererek büyük değişimlere uğradı. Günümüzde artık akademide eğitim almış uzmanlar ta­rafından yürütülen mimarlık mesleği, daha rasyonel ve daha kul­lanıma uygun yapıların yapılmasına olanak sağladı.

    Çeşitli amaçlar için gerçekleştirilen yapıların yapımıyla birlikte, bun­ların işlevlerini ve amaçlarını, çeşitli araçlar kullanarak gerekli olan kanallara ya da geniş halk kitlelerine aktarmak gereği de ortaya çıktı. Bu araçların başında da hiç şüphesiz fotoğraf gelmektedir. Fotoğrafın bulunuşundan itibaren başlayan bu süreç, mima­ri fotoğrafçılığın da olgunlaşmasına imkân verdi. Başlangıçta elde edilen filmlerin duyarlılıklarının çok düşük olması ve daha çok sabit duran objelerin çekilmesine olanak vermesi, mimari fotoğrafçılığın öne çıkmasını sağladı. Bu nedenle Joseph N. Niepce tarafından çekilen ilk fotoğrafın bir mimari fotoğraf olması rastlantı değil, mecburiyetti.                     

    Ancak 20. yüzyılın 2. çeyreğinde fotoğraf teknolojisinde yeni gelişmeler oldu. Birçok dalda teknolojik gelişimlerin yaşandığı bu yüzyılda, gelişen fotoğraf teknolojisi ile birlikte mimari amaçlı fotoğraf makinesi ve aksesuarlarının üretilmesine başlandı. Duyarlılığı daha yüksek filmlerin üretilmesi ile mimari çekimlerin daha kolay yapılması sağlandı. Teknik kameralar, net görüntü dairesi çapları özel olarak büyütülmüş objektifler, panorama fotoğraf makineleri ve perspektif düzeltici objektifler mimari fotoğraf çekimlerinde sıklıkla kullanılmaya başlandı. Bu gelişmelere ek olarak mimari fotoğrafçılıkta farklı üsluplar ve akımlar da birbiri ardına ortaya çıktı. 

    Bugün tüm dünyada gerek tanıtım fotoğrafçılığı, gerekse belgesel fotoğrafçılık içerisinde oldukça büyük bir yer kaplayan mimari fotoğrafçılık, onun doğru ekipman, doğru ışık, doğru bakış açısı ve doğru bir perspektifle çekilmesini gerektirmektedir.

    Bunun yanında yapı konusunda bilgi sahibi olarak onun nasıl ve hangi teknikle fotoğrafa aktarılacağı da bir başka konudur. Bu konuda en doğru yol şu şekilde izlenmelidir;

    • Yapı hakkında; eğer eski bir yapıysa bir sanat tarihçisi ya da arkeologdan, eğer yeni yapıysa mimarından bilgi alınır,
    • Yapının hangi amaçla çekileceği eğer varsa işverenle/mimarıyla görüşüldükten sonra tespit edilir,
    • Yapının oturduğu topografya tespit edildikten sonra yapının çekilecek olan cephesine gelen ışığın açısı ve çekim saati tespit edilir,
    • Yapının ve gerekiyorsa çevresinin kadraja hangi perspektifte aktarılacağını saptanır,
    • Bu aşamadan sonra bakış noktası ve yüksekliği belirlenir.
    • Tüm bu aşamalardan sonra artık sıra objektif odak uzaklığının seçilmesine gelmiştir.
    • Objektif odak uzaklığı da seçildikten sonra yapılacak son işlem pozlandırmanın belirlenmesidir.
    • Alan derinliği isteğine göre gerekli olan diyafram ve buna göre pozometrenin vereceği örtücü hız da belirlendikten sonra tripod (mutlak) ile çekim tamamlanır.
    • Gerekiyorsa son ışık ve perspektif düzeltmeleri uygun bir görüntü işleme programı ile bilgisayar üzerinde yapılır.

    Önemli Not: Prof. Dr. Özer KANBUROĞLU’nun, Say Yayınları’ndan basılan “TÜM YÖNLERİYLE MİMARİ FOTOĞRAF” adlı kitabından alıntılanmıştır.

    Mart 2025

    Prof. Dr. Özer KANBUROĞLU

    (EFİAP, QPSA)

    SOKAK FOTOĞRAFÇILIĞI HAKKINDA

    Uzun yıllar klasik bir çizgi üzerinde yürüyen Türk fotoğraf ekolünün biçimsel yapısı, tüm dünyada kabul gören sokak fotoğrafçılığını takip etmekte ve uygulamakta zayıf kalmıştır. Tanıtım ve eğitimin yetersizliği nedeniyle modern sokak fotoğrafçılığı yeteri kadar anlaşılamazken, sokak fotoğrafçılığının alt türlerinden biri olarak kabul edilen ve ülkemizde sıkça uygulanan sokak portreleri ile yaşlı insanların ve çocukların dramatik portreleri çekilerek sürekli birbirini tekrarlayan klişeler üretilmeye, içerik kopyalamaya devam edilmektedir.


    Fotoğrafın en dinamik, özgün ve en etkili tarzı olan sokak fotoğrafçılığı, gündelik sosyal hayatı ve toplumların kültürünü görsel olarak kayıt altına alarak belgesel anlamda çalışmalar yürütmektedir. Toplum kültürü üzerinde olumlu ya da olumsuz gelişme ve değişimler, fotoğraf yoluyla kayıt altına alınıp tarihe not düşülürken, yaşanan sorunların ve eksiklerin göz önüne serilmesi ve ilgili kuruluşların konuyla ilgili bilgilendirilerek çözüm üretilmeye davet edilmesi sağlanmaktadır.


    Sosyal hayatı fotoğraflarla belgeleyerek yönetimleri ve kuruluşları etkileme gücüne sahip bu tarzın, fotoğraf dernekleri tarafından daha iyi tanıtılması ve proje odaklı çalışmalarla nitelikli eğitimler verilmesi için önce kendi içinde konuyla ilgili daha iyi bilinçlenmesi gerekmektedir.


    Belgesel fotoğraf ile aynı çizgi üzerinde yürüyen sokak fotoğrafçılığı gerektiği gibi uygulandığında, ülkemizin sosyal ve kültürel tarihinin belgelenmesinde, gelecek kuşaklara belgesel içerikle devredilmesinde tarihe ve tarihçilere görsel destek verebilecek önemli unsurlardan biri olması sağlanacaktır.


    Sokak fotoğrafçısı hızlı düşünüp karar verebilen, teknik becerisi sağlam biri olmalıdır. Sokaklar çoğu zaman ölçüp biçerek fotoğraf çekebileceğimiz rahat alanlar değildir. Çünkü sokaklarda hayat çok hızlı akıp gidiyor ve bunun takibi için mutlaka hız ve teknik bilgi gerekmektedir. Sokak fotoğrafı çekebilmek için sokaklarda, yaşamın içinde daha çok zaman geçirmek gerekiyor. Hafta sonu kamerayı çantadan çıkarıp sokaklara çıkmakla sokak fotoğrafçılığı yapmak oldukça zor! Ben her gün elimde kameram ile birlikte sokaklardayım. Sokak fotoğrafçısının misyonu, özellikle yakın çevresinden başlayarak erişebildiği her alandaki sosyal yaşamın içindeki akıp giden anların detaylarını insan ve mekân önceliğiyle belgelemek olmalıdır.

    Şubat 2025

    Sadık ÜÇOK