SİYAH VE BEYAZ DEĞERLER

Siyah-beyaz fotoğrafın, fotoğraf tarihiyle yaşıt, özdeş hatta yol arkadaşı olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu bakımdan fotoğrafın gerçek kimliğini ve sanatsal bir dil olarak rüştünü siyah-beyaz ile ispat ettiğini söylemek mümkündür. Fotoğrafın başlangıçtan itibaren teknik nedenlerden dolayı gerçek dünyanın renklerinden uzak kalması ve tümüyle siyahbeyaz ve grilerle ifade edilmesi, bu süreçte insanların gerçeklik anlayışı üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Ayrıca fotoğraf sayesinde fotoğraf dışı sanatların da bu süreçte fotoğraftan büyük oranda etkilendiği görülmüştür. Siyahbeyaz fotoğrafların gerçeklikle özdeşleştirilmesi ve nesnel gerçeği kendi renklerinden soyutlayarak tümüyle siyahbeyaz tonlara dönüştürmesi, en çok da sürrealist ressamların dikkatini çekmiştir. Gerçekten de siyah-beyazın dönüştürücü gücü yalnızca gerçeküstü bir atmosfer yaratmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda konu ve olayları dramatize ederek gerçeklik ilişkileri açısından teatral ve söylevsel bir dinamizm de yaratmıştır.


Siyah-beyaz fotoğraflar, içinde bulunduğumuz zamandan çok geçmişe dönük bir zaman algısı yarattığı için, görüntünün anlam dinamikleri daima zamanı konu ve içeriğin önüne çıkarmaktadır. Dolayısıyla fotoğrafta zihinsel ve düşünsel bir ifade yansıtmak, ancak güçlü bir dramatik etkiye sahip olan siyah-beyazlar sayesinde mümkün olmuştur. Aslında siyah-beyaz fotoğraflar renklerden arınmış olmasına rağmen, doğa üzerinde bir karşıtlık yaratmak için tercih edilmezler. Tam aksine, nesnel gerçeğe dayanan bir gerçekliği temel almak üzere benimsenmişlerdir. Bu bakımdan kamerasını siyahbeyaz bir bakışın emrine veren fotoğrafçının, gerçeğe dair bir söylem ve çaba içinde bulunduğu muhakkaktır. Çünkü doğaya ait renkli dünyadan soyutlayıp kendisini yepyeni bir düzen arayışına yönlendiren fotoğrafçının söyleyecek bir sözü var demektir.


Siyah-beyaz fotoğraflar, renkli fotoğraflara kıyasla daha kısır bir renk algısı ve seçimine sahip olsalar da, fotoğrafçının dramatik insancılığı ve doğaya karşı duran bir kompozisyon seçimine yönelmesi, siyahbeyaz fotoğrafların hayal ötesi bir dünya yaratmak için mantıklı bir seçim olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla siyah-beyaz, özünde doğanın renklerden arındırılarak konunun fantastik bir gerçekliğe taşınmasına olanak sağlamak için tercih edilmektedir. Gerçekten de siyah-beyazlar, fotoğrafta dönüştürülmüş bir doğayı ifade etmek amacıyla benimsenmektedir. Nitekim film fotoğrafçılığında gümüş bileşiklerinin yol açtığı ton ve kontrast dengesi, bugün dijital ortamın çok seçenekli ve yüksek kalitesiyle daha ileri bir noktaya ulaşmıştır. Dahası, siyah-beyaz fotoğraflar geliştirilen teknikler sayesinde, bugün renk tercihleri söz konusu olduğunda giderek daha fazla değer görmeye başlamıştır.


Siyah-beyaz fotoğrafların görsel etkisi; mesajı öne çıkaran ton kontrastları ve gerçek dünyaya koşut bir fotoğraf seçimine olanak vermesi, siyah-beyazın renkli fotoğraftan daha çekici bir görselliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan siyah-beyaz fotoğrafın özellikle ustalık isteyen bir dil olduğunu ve yaşamın yorumlanmasında renkli fotoğraftan bir adım önde bulunduğunu da söylemeden geçemeyiz. Çünkü siyah ve beyazlar, güçlü bir dengeye sahip bir fotoğrafta her zaman çarpıcı bir etki yaratırlar. Özellikle renklerin aldatıcı illüzyonlarından koparılan herhangi bir konunun, birtakım dayanaklardan yoksun kalması kaçınılmazdır. Fakat başarılı fotoğrafçılar, renk illüzyonlarının aldatıcı boyutlarını genellikle iyi tanıdıklarından, siyah-beyazın güçlü dinamizmi ve anıtsal görselliğini yansıtmakta pek zorlanmazlar.

Siyah-beyaz görüntüde konuya hâkim olan tonların her biri birbirinden farklı renklere karşılık geldiği için, siyah-beyaz bir fotoğrafta ton kontrolü oldukça güçtür. Bir bakıma renkli konu siyahbeyaza dönüştüğünde, konu içindeki her rengin fotoğrafta hangi gri tonda karşılık bulacağını iyi kavramak gerekir. Ansel Adams tarafından temelleri atılan Zone Sisteminin temel amacı, bir fotoğrafın çekim aşamasında fotoğrafçının doğru bir poz ölçümünü gerçekleştirerek fotoğrafın ton değerlerini kendi kontrolü altında tutmasıdır. Bu bakımdan bir konunun siyahbeyazla ifade edilmesinde, öncelikle renklerin hangi gri tonlara dönüşeceği ve bu dönüşümün güçlü bir fotoğrafta somutlaşması için görüntünün tonları ile kütlelerin kendi arasında nasıl bir denge kurabileceğini iyi değerlendirmek gerekir. Bir kompozisyon oluştururken, her rengin dalga boyunu ve dönüştüğü gri ton değerlerini tanımakta yarar vardır. Ayrıca fotoğrafta açık ve koyuluk değerleri ile aynı ton etkisini gösteren farklı renklerin yarattığı dizilimin titizlikle ele alınması gerekir. Aksi takdirde fotoğrafta oluşturulan dengesiz siyah-beyaz dağılımının, konunun özünü ve ruhunu perdelemesi kaçınılmaz olacaktır.


Görsel etkisi nasıl olursa olsun, bir fotoğrafta yoğunlaştırılmış olan siyah veya beyaz etkiden kaçınmak gerekir. Bunun nedeni, kompozisyondaki ağırlık noktasının giderek belirsizleşmesi ve anlam öğeleri arasında güç dengesinin yitirilme tehlikesidir. Benzer şekilde doğru değerlendirilmemiş beyaz bazı boşluklar da fotoğrafta aynı sakıncaları doğurmakta veya aynı monoton etkileri gündeme getirmektedir. Görsel etkisi güçlü bir siyah-beyaz fotoğrafa kavuşmanın yolu, görüntü çerçevesini zengin bir ton dağılımı gerçekleştirmek için iyi kontrol etmek ve denge unsuru olan siyah ve beyaz leke değerlerini uyumlu ve oranlı bir biçimde yerleştirmektir. Kuşkusuz siyah-beyaz etki, renkli fotoğraftaki renk etkisine bir alternatif olarak görülmemelidir. Kararlı bir fotoğrafçı için siyah-beyaz tercihi, tümüyle fotoğrafçının yaşamdan ne algıladığı ve hangi görsel dinamikleri bir gereklilik olarak baş tacı ettiği ile ilişkilidir. Gerçekten de siyah-beyaz bir fotoğrafın kurgusu, ifade ettikleri ve anlamlandırma dinamiklerine değin tüm varlığı, her zaman renkli fotoğrafla kıyaslanmayacak ölçülerde büyük bir farklılık göstermiştir. Çünkü bir konuyu siyahbeyazla algılamak demek, bir ölçüde yorumlamaktan ziyade gerçeği inşa etmek, oldu bittiler yerine olasılık ihtimalini gündeme getirmektir.


Siyah-beyaz fotoğraflar, nesneleri alışkanlıklarımızın bir parçası olmaktan kopararak kural dışı bir biçime kavuşturmuşlardır. Hem algı seçeneklerimizi artırmış hem de varlığına aşina olduğumuz şeyler konusunda yeniden düşünmemiz için, hayallerle birlikte gerçeklik tutumumuzu test etmemize yol açmışlardır. Günümüzde stüdyo fotoğraflarında siyahbeyaz fonların, konunun vurgulanması, belirsiz bir uzama taşınması ve dinamik bir etki yaratmasındaki rolü tartışılmazdır. Bundan dolayı reklam sektöründe genellikle güçlü siyah-beyaz fotoğraflara başvurulmaktadır. Amaç, izleyicinin zihinsel dünyasında bir şok yaratmak ve hayal dünyasının boşluklarını birtakım imgelerle doldurmaktır.

Doğada koyu renk tonuna sahip geri planların da bir uzam oluşturduğunu, dolayısıyla konunun vurgulanmasında güçlü bir dayanak yarattığını söyleyebiliriz. Aslında gerçek dediğimiz şey de renkli birtakım olguların görsel ifadesidir. Bu açıdan bakıldığında, siyahbeyaz görselliğin önemi, daha çok renkli dünyaya koşut bir gerçeklik yaratmasından kaynaklanmaktadır.

O hâlde siyah-beyaz fotoğraflar sadece nesnel gerçeği dönüştürmekle yetinmez, aynı zamanda hayal ve düş etkisini öne çıkarırlar. Özellikle portreler, bu farkındalığı güçlü şekilde ortaya koyan fotoğraflar olarak; hem gerçek bir insan yüzünü hem de elden geçirilmiş bir imgeyi bakışımıza sunduğundan, siyah-beyaz portreler güçlü bir yaşam gerçeğini dikkatimize sunan en çekici fotoğraf tarzı olmuştur.

Aralık 2025

Çerkes KARADAĞ

MİNİMALİZM VE MİNİMALİST FOTOĞRAF

Bazı yazarlarımızın Türkçe “sadecilik” olarak da tanımladığı minimalizm, Fransızca “le minimum” sözcüğünden gelir. Anlam olarak “bir şey için gerekli olan en az şey” olarak tanımlanır. Modern sanatın uygulamalarından birisi olarak 1960’larda yaygın kullanılmaya başlamıştır.

Sadelik ve nesnelliği ön plana alan bu akım, soyut dışavurumculuğun biçime ve öznel anlatıma verdiği aşırı önem ile yaratılan karmaşaya karşı bir tepki olarak geliştiği söylenebilir.

Biçimde sadeliği ve nesnel yaklaşımı savunan bu anlayışı yaşam biçimine veya hayat felsefesine uyarlayan kişinin hayatında her şeyin minimumda olması önemli bir yaklaşımdır. Minimalist yaklaşımda hayatta ve sanatta aşırılığa, abartıya, fazlalığa yer yoktur. Öze yönelmeyi öne çıkaran bu akım, en az ile en çoğu anlatmak için biçimselliği gözetir. Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir estetik anlayış olarak da tanımlanabilir.

Minimalist sanatçı, anlatmak istediğine katkısı olmayan ayrıntılardan ayıklanmış, sadelikten yana, doğallığa yatkın, abartıdan hoşlanmayan, yalın bir tarzı tercih edendir. Akımın ortaya koyduğu duru, arı, yalın estetik anlayışı, 60’larda “Sanat sanat içindir” düşüncesini öne çıkarmıştır. Bu sanat anlayışı, aşırı tüketmeye özendirilen bireylerin oluşturduğu toplum yönelimine karşı çıkan bir yaşam felsefesidir.

Bu yaklaşım resim, fotoğraf, heykel, müzik, sinema, mimari, edebiyat ve diğer sanat dalarında görülen bir anlayış olarak belirir. Performans sanatı, süreç sanatı, arazi sanatı ve yerleştirme sanatı gibi çeşitli uygulamaların da minimalizmden etkilenerek ortaya çıktığı söylenebilir.

Bu alandaki ilk örnekleri veren önemli isimler arasında Yves Klein, Carl Andre, Sol LeWitt, Robert Morris, Richard Serra, Donald Judd, Dan Flavin sayılabilir.

Minimal fotoğrafta da amaç ve düzenleme en sade şekilde en az obje ile en çoğu anlatmaktır. Boşlukları anlamlandırma sanatı olarak gereksiz olan tüm objeleri fotoğrafın dışında tutmaktır.

Minimalist estetik, yalın ve dolaysız olmayı amaçlar. Minimalist fotoğraf her anlamda dikkat çekici ve çarpıcı anlatım derdindedir. Anlatımı güçlendiren boşluklar, çizgiler, geometrik şekiller, renkler ve objeler yaratıcı özenle sunulur.

Minimalist Fotoğraf’ta anahtar kelime sadeliktir. Anlatım, yerinde ve uyumlu oranlarda kullanılan objelerle güçlendirilir. Karmaşa ve kalabalıktan kaçınmak, çoğu zaman tek bir nesneye odaklanmaktır. Fazlalıklar fazladır ayıklanmalıdır. Zor olan da budur.

Aralık 2025

Prof. Dr. Adnan ATAÇ

PORTRE ve PORTRENİN SANATSAL ANLATIMI

Yazıya başlarken geniş anlamlı portrenin tanımını yapmak doğru olacaktır.

Portre Nedir?

Portre, bir kişinin yüzünü, ifadelerini ve çoğu zaman karakterini yansıtan sanatsal bir anlatım biçimidir. Resim, heykel, fotoğraf ve edebiyat gibi birçok sanat dalında yer alan portreler, yalnızca fiziksel bir betimleme sunmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin ruhsal dünyasına, kişiliğine ve yaşam tarzına dair ipuçları da verir. Tarih boyunca portre sanatı, hem sanatçıların kendilerini ifade etme biçimi hem de toplumların önemli figürlerini ölümsüzleştirme aracı olmuştur.

Portreler, yalnızca tanınmış kişilerin değil, sıradan bireylerin de iç dünyalarını ortaya koyabilir. Bu yönüyle portre, insanı merkeze alan bir anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Her portrede bir bakış, bir duruş, bir yüz ifadesi vardır ki; izleyiciyle doğrudan bir bağ kurar. Bu bağ, portreyi sadece bir sanat eseri olmaktan çıkarır ve onu zamanlar arası bir iletişim aracına dönüştürür.

Portre Sanatının Tarihçesi

Portre sanatı, insanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren var olan bir ifade biçimidir. İnsanlar, kendilerini ve çevresindekileri tasvir etme arzusunu ilk tarih öncesi mağara resimlerinde göstermiştir. Ancak portre, gerçek anlamda insan yüzünün birebir betimlenmesi ve kimlik kazandırılması süreciyle birlikte, uygarlıkların gelişimiyle evrilmiştir.

Antik Dönemlerde Portre

Eski Mısır’da portre, özellikle firavunlar ve soylular için kullanılırdı. Bu dönemdeki portreler, bireyin tanrısal veya kutsal statüsünü yüceltmek amacıyla idealize edilerek yapılırdı. Yunan ve Roma uygarlıklarında ise portre sanatında daha gerçekçi bir yaklaşım görülmeye başlandı. Özellikle Roma portreleri, kişinin yaşını, yüz çizgilerini ve mimiklerini yansıtan detaylı çalışmalar içermekteydi.

Orta Çağ’da Portre

Orta Çağ’da sanat genellikle dini temalar etrafında şekillendiğinden, bireysel portrelere fazla yer verilmedi. İnsanlar daha çok dinsel figürlerin gölgesinde, sembolik olarak betimlendi. Ancak bazı el yazmalarında ve ikonografik çalışmalarda kişisel portre izlerine rastlanabilmektedir.

Rönesans Dönemi ve Portre Sanatının Yükselişi

15. yüzyılda başlayan Rönesans, portre sanatında büyük bir dönüm noktası oldu. Bu dönemde insan merkezli düşünce yapısı (hümanizm) sanatçıları bireyin iç dünyasına, duygularına ve karakterine yöneltti. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa eseri, bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biridir. Rönesans’la birlikte portre sadece bir kişiyi tanıtmak için değil, aynı zamanda bir sanatçının teknik becerilerini ve yorum gücünü yansıttığı bir alan haline de gelmiştir.

Barok ve Rokoko Dönemleri

17. ve 18. yüzyıllarda Barok ve Rokoko dönemlerinde portreler daha dramatik, gösterişli ve detaylı hale geldi. Bu dönemde portre, yalnızca bireyin değil, sosyal statüsünün de bir ifadesiydi. Özellikle kraliyet ailesi üyeleri ve aristokratlar için yapılmış büyük boyutlu portreler dikkat çekmektedir.

19. ve 20. Yüzyılda Değişen Yaklaşımlar

Sanat anlayışının çeşitlenmesiyle birlikte portreye olan yaklaşım da değişti. Empresyonizm, ve kübizm gibi akımlarla birlikte sanatçılar artık sadece yüzü değil, duyguyu ve içsel durumu da soyut biçimlerle yansıtmaya başladılar. Vincent van Gogh’un otoportreleri buna güzel bir örnektir.

Günümüzde Portre

Günümüzde portre sanatı hem geleneksel hem dijital ortamda sürmektedir. Fotoğrafçılığın gelişmesiyle portre kavramı genişlemiş; sosyal medyada herkesin kendi portresini paylaşabildiği bir çağ başlamıştır.  

Günümüzde teknolojik gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte, fotoğraf yalnızca bir görüntü kaydetme aracı olmaktan çıkmış; sanatın ifade biçimleri arasında kendine özgün ve güçlü bir yer edinmiştir. Fotoğrafik görüntü üzerinde geliştirilen tekniklerin çeşitlenmesi, sanatın biçimsel yapısını dönüştürmekte ve sanatçılara yeni anlatım olanakları sunmaktadır.

Nasıl ki her dönemin sanatı, çağının teknolojik, kültürel ve düşünsel altyapısından etkilenmişse; günümüzde de dijitalleşmenin, yapay zekânın, artırılmış gerçekliğin ve gelişmiş görüntü işleme tekniklerinin etkisiyle sanatın üretim süreçleri yeniden şekillenmektedir. Bu dönüşümle birlikte fotoğraf, yalnızca bir araç değil, aynı zamanda birçok çağdaş sanat eserinin temel üretim malzemesi haline gelmiş; yapıtın estetik biçiminden anlam dünyasına kadar pek çok yönünü yeniden tanımlamıştır.

Bu bağlamda sanatsal portre, fotoğrafçının bir sanatçı olarak bakış açısı ve içsel vizyonu doğrultusunda; fotoğrafı yalnızca gerçeği belgeleyen bir araç olarak değil, duyguların, düşüncelerin ve sezgisel anlatımın güçlü bir aracı olarak kullanmasıdır. Sanatsal portrede amaç, yalnızca estetik açıdan “güzel” bir yüz ya da kompozisyon sunmak değil; izleyicide bir düşünce, duygu ya da farkındalık yaratabilecek anlam katmanları oluşturmaktır.

Fotoğraf çekmeden önce, sanatçı kendi iç dünyasına dönerek, ona ait olan bir tema, bir fikir ya da duygusal durum belirler. Bu belirlenen konu etrafında kurgulanan görsel anlatı, yalnızca görüntü üretmekten ibaret değildir; aynı zamanda bir hikâye kurmak, bir sorgulama başlatmak ya da izleyiciyle güçlü bir bağ kurmayı amaçlar. Sanatsal portre, işte tam da bu noktada, belgesel ve estetik kaygıların ötesine geçerek, izleyeni düşünmeye, hissetmeye ve belki de kendi iç dünyasına dönüp bakmaya davet eder. Yüzdeki ifade, kompozisyonun dili, kullanılan ışık ve renk paleti; hepsi birlikte, sanatçının içsel dünyasını izleyiciye tercüme eden bir görsel dil haline gelir.

Mayıs 2025

Murat BERKYÜREK

NECMETTİN KÜLAHÇI YAZI DİZİSİ 2. BÖLÜM

Fotoğraf: Fikret ÖZKAPLAN- Necmettin KÜLAHÇI

Necmettin Külahçı’nın Dağcılık Sporu ile Tanışması

Necmettin Külahçı, Şinasi Barutçu ile tanıştıktan sonra ufku genişler. Bir taraftan Anadolu’yu keşfederken, bir taraftan da yeni tanışıklıklar, dağlara adım atmasına vesile olur. Bu isimlerin başında Muvaffak Uyanık, Latif Osman Çıkıgil, Tayfun Tercan, Mümtaz Çankaya ve hemşehrisi İsmet Ülker gibi dağcılık dünyasının önemli isimleri gelir.

Tayfun TERCAN
Mümtaz ÇANKAYA
Muvaffak UYANIK
İsmet ÜLKER

Kontrast Dergisi’nin 43. Sayısında, 1950’ li yıllarda Şinasi Barutçu ile tanışmalarının ardından, Hakkari Cilo – Sat Dağları’ na gittiğinden de bahseder. ‘’Latif Osman Çıkıgil, Muzaffer Uyanık, Şinasi Barutçu ile birlikte Hakkâri, Cilo, Sat dağlarına gittik.’’ (Muvaffak Uyanık, yazım hatası nedeniyle Muzaffer yazılmıştır.) Yine kendi ifadesiyle ‘’1964 yılında tekrar Hakkari, Cilo ve Sat Dağlarına gitmeye karar verdim. Zap Suyunu, belimize kadar suyun içinde, kimi zaman yürüyerek geçtik, Beyazsu Vadisine, oradan Yüksekova’ ya, dağları gezerek bir seyahat daha gerçekleştirdim.’’ Bu dönem çekmiş olduğu fotoğrafları FSK’ da izleme olanağım oldu. 1966 yılında üçüncü ve son kez Sıtkı Fırat ile Cilo Dağları’ na giderler.

Şinasi BARUTÇU

Yıllar içerisinde hem dağcılık hem de fotoğrafçılık camiasında birçok arkadaş edinir. 1994’ te Mümtaz Çankaya’ yı Aladağlar’ da, 1995’ te de Tayfun Tercan’ ı da Kaçkar Dağları’ nda dağ kazaları nedeniyle yitirir. Mümtaz Çankaya ile dağları fotoğraflayıp birlikte kitap yapacaklarmış, kısmet olmamış. Kendisinin ifadesiyle Mümtaz Çankaya sonrası onun için dağcılık defteri kapanmış. Yufka yüreklidir Külahçı, yakınında görmeye alıştığı kişilerin bir kazaya uğraması, onu çok derinden etkiler. FSK’ da Ender Gürcan arkadaşımızın Akçakoca’ da denizde kaybolmasıyla, dikkatler benim üzerime de çevrilmişti. Başka bir arkadaşımdan duydum ki; Külahçı benim için de endişeleniyormuş. ‘’Fikret’ e söyleyin kendisine dikkat etsin’’ demiş. Fotoğraf uğruna ağaçlara mı çıkmadım, azgın derelerden mi geçmedim, uçurumlardan yuvarlanma pahasına çıkmadım mı? Hepsini yaptım ama dikkati de elden bırakmadım. Tıpkı kıdemli dağcı İsmet Ülker’ in nasihati gibi ‘’Bir tutamak iki basamak, iki tutamak bir basamak’’ kuralına uymaya gayret ettim.

Necmettin Külahçı ile Anadolu’yu Tanımak

Elazığ gezisi Harput güneş tutulması

Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 9’ da Necmettin Külahçı, İsmet Sakarya ve Zeynep Özcan ile beraber Elazığ’ da güneş tutulmasını fotoğraflamak üzere seyahat ettiğimizden bahsetmiştim. Külahçı bu tür yerlere yalnız gitmez mutlaka yanına uyumlu birilerini de alırdı. 2000’ li yılların başında Yerköprü Şelalesi yakınlarında (Mut veya Hadim) bir şelaleye ve kanyona da götürdü. Belki onlarca yıl öncesinde gelmişti buralara. Yerel rehber ya da harita kullanmadan sanki dün oradaymış gibi yolunu kaybetmezdi. Şimdi bana sorsanız ne şelaleyi ne de kanyonu bulabilirim. Bazen merak ediyorum nereye gittik, bu fotoğraflar nerede çekildi diye.

İlginç yerleri bulup çıkarmakta üstüne yoktur. Bunlardan birisi de Kayseri, Adana, Niğde üçgenindeki Milli Park statüsündeki Aladağlar’ daki Barazama ya da bilinen adıyla Kapuzbaşı Şelalesi’ dir. Külahçı’ nın Kapuzbaşı Şelalesi’ ne ilk gidişinin tam tarihini (1960’lar) bilemiyoruz ancak, doğaya tutkulu arkadaşı Orman Mühendisi İsmet Vursavuş, bu şelalelerden kendisine bahseder. Meraklanan Külahçı, Adana’ da İsmet Vursavuş ile buluşur ve şelalenin yoluna koyulurlar. Karşılaştığı güzellikten çok etkilenen Külahçı, muhteşem fotoğraflarla Ankara’ ya döner. Heyecanını hocası Şinasi Barutçu ile paylaşır ve çok zaman geçmeden bu ikili Kapuzbaşı Şelalelerine tekrar giderler. Şinasi Barutçu şelaleleri görünce çok heyecanlanır. ‘’…Hoca bu şelaleleri görünce, oturup sadece seyretti. Yaklaşık yarım saat sonra bana dönüp; ‘’Bu Amerika’ da bile yok.’’ dedi…’’ (Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1’ de s.64-65-67) Külahçı bu şelalenin ilk defa fotoğraflandığını ve keşfi kendilerinin yaptığından bahseder. Uzun yıllar burayı kimseye söylemez, sadece dost sohbetlerinde meraklıları ile paylaşır.

Belki otuz yıl sonrasında 1996-2000 yılları arasında bu keşfini bizimle paylaştığını da hatırlıyorum. 2000 yılında Milli Parkların düzenlediği Aladağlar fotomaratonuna katıldığımızda Külahçı 68 yaşındaydı. Sokullupınar’ dan Kapuzbaşı Şelalesi’ ne üç günde geçtik. Külahçı, Yedigöller Bölgesi’ ne gelmeden evvel eğimi çok dik olan Çelikbuyduran denilen yerin sırtına doğru çıkarken çok zorlanmış. Ben önde ilerlediğimden haberim olmadı. Gruptaki İsmet Sakarya ağabeyimiz çarşak taşlar arasından akan sudan matarasını doldurup Külahçı’ ya yetiştirmiş, can suyu vermişti.

Zerdus Dağı Karlıova

1970 yılında, Külahçı ve Şinasi Barutçu, Bingöl Karlıova’ ya “Siyah Güneş” i fotoğraflamaya giderler. Bu doğa olayı, o tarihlerde Meydan Larousse ansiklopedisi için 4 yıl boyunca (1969-1973) Türkiye’ nin tarihi ve doğası üzerine fotoğraflar çeken Nurettin Erkılıç tarafından Külahçı’ ya not edilir. Kendisinin (yuruyoruz.com) adlı sitedeki anlatımıyla ‘’…1969′ da Meydan Larousse ansiklopedisinin fotoğraflarını hazırlayan rahmetli Nurettin Erkılıç’ tan birçok not aldım. Bu notlar hala durur bende. Bu notların birisi benim için çok önemli… Bingöl’ de Zerduş dağında güneşin siyah doğmasıydı…’’ Külahçı bu notu alınca çok heyecanlanır. Şinasi Barutçu’ yu da yanına alarak Bingöl’ ün yolunu tutarlar. Anlatılan bu olay, Himalayalar’ da da gerçekleşiyormuş. ’’Bingöl Karlıova’ da Temmuz ayında olan bu hadise, yüzlerce gölcüklerden oluşan bir alanda, tamamen ışık yansıması sonucu güneşin koyu görünme hadisesiydi.’’ (Kontrast Sayı:43) Siyah güneşi ne bu gidişlerinde ne de sonraki dört seferde fotoğraflayamamışlar.

O zamanlarda ‘’Siyah Güneş’’ i fotoğraflamak hayaline Sıtkı Fırat da katılır. Anılarını anlattığı ‘’Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında Altmışbeş Yıl’’ adlı kitabının ‘’Güneşin Siyah Doğduğu Bingöl Dağları’’ bölümünde, Siyah Güneş’ i okul yıllarında hocası Şinasi Barutçu’ dan duyduğunu ve 1960’ lı yıllarda fotoğraflamak üzere Bingöl’ e gittiğinden bahseder. O zamanın koşullarında binbir zorluklarla Karlıova’ nın zirvesine ulaşmışlar. Siyah Güneş’ i beklemişler ancak, bulutlar fırsat vermemiş. Hayal kırıklığı ile geri dönmek zorunda kalmış. Ustanın dediği gibi ‘’…güneşin siyah doğma hikayesi böylece hayallerimden sıyrılıp gitti…’’ Bu arayış günümüz fotoğrafçılarına da ilham kaynağı olmuştur. Belki yirmi yıl öncesinde FSK’ dan bir subayın Bingöl’ de görevli iken Karlıova’ da kamp kurduğunu ve gün doğumunu bir asker silüeti eşliğinde çektiğini görmüştüm. Siyah güneş ile ilgili hafızamdaki tek fotoğraf budur.

Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1’ de Necmettin Külahçı ile yapılan röportajda kendisine sorulan soru sonrasında ’’…Herkes beni doğa fotoğrafçısı olarak tanır. Oysa öyle değil. Hatta iyi bir doğa fotoğrafçısı olup olmadığım tartışılır. Ama iyi bir doğacı, bir doğa tutkunu olduğumu söyleyebilirim.’’ sözleriyle cevap verir. Külahçı’ nın doğa sevgisi onu doğa ile ilgilenen bir dernek kurmaya kadar götürür. Birlikte yol arkadaşlığı yapacağı kişiyi ararken, Ziraat Fakültesi’ nden Yücel Aşkın ile tanışırlar ve 1989 yılında DASK Derneği’ ni birlikte kurarlar. Önce Yücel Aşkın sonra Necmettin Külahçı başkanlığı üstlenir. İki sayı dergi çıkarılır, sualtı fotoğraf yarışmaları yapılır. 1999 Adapazarı Depremi yaşandıktan kısa süre sonra derneğin üye profili de değişmeye başlar. Derneğe yeni üye olan doktorların, dağcıların, mağaracıların ve fotoğrafçıların varlığı güç katar.

Benim DASK ile tanışıklığım 1996 yılında Kastamonu Azdavay’ daki Çatak Kanyonu’ nda başladı. Bir yıl önce yapılan Bolu Aladağ’ daki DASK DOGAY’ dan haberdar değildim. Fotoğrafçılık yaşamımın ilk ödülünü DOGAY gibi prestijli bir fotoğraf yarışmasında almak beni çok mutlu etmişti. Üstelik ödülü İzzet Keribar’ ın elinden almak da hatırlamak isteyeceğim bir anı oldu. Geçen bu zaman içinde 14 kez katıldığımı bilirim. DOGAY’ a on yıl katılarak bir ödül alma onuruna da sahip oldum.

Şinasi Barutçu yaşasaydı DASK’ ı kurduğu için Necmettin Külahçı ile gurur duyardı. Tam da onun düşüncesi ile uyuşan işler yapılıyordu. Nasıl ki, 1952-1958 yılları arasında Öğretici Filmler Merkezi’ nde birlikte çalışırlarken hayata geçirdikleri ‘’Bir Dilim Ekmeğin Masalı’’ ya da ‘’Anadolu’nun Tarihi ve Doğal Güzellikleri’’ adlı slayt gösterilerini hazırlarken Anadolu coğrafyasını gezerek öğreniyorlardı, DOGAY’ a gelen katılımcılar da gezerek ve fotoğraf çekerek öğreniyorlardı. 1998’ den bugünlere DASK, DOGAY sayesinde çok önemli bir arşiv elde etti. Antalya Kaş’ tan Sinop’ a, Rize Hemşin’ den Kırklareli İğneada’ ya, Sakarya Taraklı’ dan Kaz Dağları’ na kadar ülkemizin en güzel yerlerini gezerek, yörenin fotoğraf yoluyla belgelenmesi sağlanmış oldu.

Kaynakça:

  1. Ertuğ, Tekin, Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1, FSK Fotoğraf Sanatı Kitapları, Ankara, 2012.
  2. Ertuğ Tekin, Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 9, FSK Fotoğraf Sanatı Kitapları, Ankara, 2014.
  3. www.yuruyoruz.com – Necmettin Külahçı – Bir Fotoğrafçı
  4. Kontrast Fotoğraf Dergisi, AFSAD, Anılarımla Fotoğraf (Röportaj), Kontrast Sayı:43, Eylül-Ekim 2014.
  5. Fırat, Sıtkı, Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında Altmışbeş Yıl, Koza yayın, Ankara, 2013.

Kasım 2025

Fikret ÖZKAPLAN

ZAMANIN SESSİZ TANIĞI, SESSİZLİĞİN ŞİİRSEL ANLATISI: NATÜRMORT FOTOĞRAF

Natürmort fotoğraf, sessizliğin estetiğini araştıran bir sanat biçimi olarak, hem geçmişe hem bugüne ait bir dil konuşur.

Natürmort, kelime anlamı olarak “Ölü Doğa” olarak tanımlanır.  Sanat tarihinde çoğu zaman durağanlığın sembolü olarak anılsa da, özünde hareketin en derin biçimini taşır: Zamanın içsel akışı

Fotoğraf, bu akışı sabitleyen, ışıkla zamanı mühürleyen bir araçtır. Işığın kırıldığı her yüzey, gölgenin dokunduğu her nesne, izleyiciye bir şey söyler. Çoğu zaman sözcüklerle değil, sessizliğin diliyle.

Bu sessizlik, aynı zamanda güçlü bir dirençtir.

Günümüzün hızla akan görsel dünyasında natürmort, yavaşlamanın ve farkındalığın bir çağrısına dönüşür. Her objenin ardında bir hikâye, bir varoluş sorusu gizlidir. Bir fotoğrafçı için bu sahneler yalnızca estetik bir düzen değil; bir içsel denge arayışı, bir zamansızlık meditasyonudur.

Dolayısıyla natürmort, fotoğrafçının yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de kaydeder.
Bir kompozisyonun içinde ışığın yönü, gölgenin derinliği, renklerin sessiz uyumu… Bunların her biri, sanatçının iç dünyasının bir yankısıdır. Böylece fotoğraf, nesnelerin ötesine geçer; izleyiciyi kendi belleğine, kendi sessizliğine davet eder.

Bir odanın içinde sessizce duran bir masa…
Üzerinde bir fincanın bıraktığı yarım daire şeklinde iz, solmuş bir kitap sayfası, cam vazonun içinde son demlerini yaşayan bir gelincik.
Natürmort fotoğraf, işte bu sessizliğin dilidir — gündelik olanın içindeki ebediyeti kaydetme çabasıdır.

Akademik bağlamda natürmort, resim geleneğinden miras aldığı bir estetik ve anlam dünyasını fotoğrafın ışıkla yazılan yüzeyine taşır. 17. yüzyıl Hollanda resminde “vanitas” temasıyla ölümün kaçınılmazlığını simgeleyen çürük meyveler, solmuş çiçekler ve eriyen mumlar, modern fotoğraf sanatında da benzer bir ontolojik sorgulamayı sürdürür: Zamanın geçiciliği, nesnenin kalıcılığına nasıl tutunur?
Her fotoğraf, bir yitip gidişin ardından geriye kalan tortudur; bir hafıza biçimi, bir memento mori’dir.

Ancak natürmort fotoğraf yalnızca kaybın değil, varoluşun kırılgan güzelliğinin de şiiridir.
Fotoğrafçı, objeleri bir araya getirirken aslında bir sessizlik bestesi kurar:
ışığın kadifemsi dokunuşu, gölgelerin usulca çekilişi, yüzeylerde gezinen toz zerrecikleri…
Bu küçük evrenlerde insanın içsel dünyası, gündelik hayatın sıradan nesnelerinde yankı bulur.
Bir su bardağındaki yansıma bile, varlıkla yokluk arasındaki o ince çizgiyi görünür kılar.

Bugünün hız çağında, natürmort fotoğraf yavaşlığın ve dikkatin direnişidir.
Her kare, bir nefes aralığıdır; bakmayı hatırlatan, unutuşa karşı duran bir görsel şiir.
Bir çiçeğin eğilişinde tevazu, bir eski daktiloda hatıra, bir mum alevinde geçiciliğin sıcak izi saklıdır.

Natürmort, aslında fotoğrafın kendisine sorduğu bir sorudur:
“Yaşam, yok oluşun eşiğinde dururken bile nasıl bu kadar güzel olabilir?”

Fotoğrafçının yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de kaydettiği,
kompozisyonun içinde ışığın yönü, gölgenin derinliği, renklerin ve nesnelerin sessiz uyumu ile bütünleşen fotoğraf kareleri değerlendirme yaparken dikkate alacağım hususlar arasında olacaktır. Çünkü bu saydıklarımın her biri, sanatçının iç dünyasının bir yankısıdır.

Böylece fotoğraf, nesnelerin ötesine geçerek  izleyiciyi kendi belleğine, kendi sessizliğine davet edecek ve estetik bakış açısını güçlendirecektir.

                    

Kasım 2025

Seda FELEKOĞLU

FOTOĞRAF VE SARI RENK

Fotoğrafı çoğu zaman “ışığın kaydı” diye tanımlarız. Ama renkler işin içine girdiğinde, bu basit tanım birdenbire büyülü bir şeye dönüşür. Çünkü renkler sadece gördüğümüzü göstermez; hissettirir, hatırlatır, bazen de uyarır. Fotoğraf bu yüzden yalnızca bir görüntü değil, aynı zamanda duyguların, anıların ve çağrışımların da taşıyıcısıdır.

Geçmişte siyah beyaz karelerin hâkimiyeti, fotoğrafı zamansız ve sade bir estetikle sınırlandırırken; renkli fotoğrafın ortaya çıkışıyla birlikte görsel anlatım yeni bir boyut kazandı. Fotoğraf, icadından bu yana renk ışığın kaydını duyguya dönüştüren en güçlü öğe oldu. Bu yüzden fotoğrafçılar için renk, yalnızca estetik bir seçim değil, kompozisyonun ruhunu belirleyen, boşlukları dolduran ya da izleyiciyi belirli bir duyguya yönlendiren bir anlatım stratejisi olarak konum edindi. Bir fotoğrafın izleyicide bıraktığı ilk etki çoğu kez renklerle başlar oldu: mavi huzuru çağırdı, kırmızı hareketi ve tutkuyu tetikledi, yeşil doğanın sürekliliğini hatırlattı. Ama bütün renkler içinde ışığın kendisine en yakın duran renk olarak sarının ayrı bir yeri oldu.

Bir fotoğrafta sarı, bazen gün doğumunun ilk sıcaklığı, bazen gün batımının huzurlu vedasıdır. Güneşin doğuşunu ve batışını haber veren ilk ve son ışık demetiyle, günün altın saatlerinde kadrajı dolduran sıcak tonlarıyla sarı, fotoğrafçılar için yalnızca bir renk değil, bir atmosfer yaratma aracıdır. Çekilen bir karede tek bir sarı detay bile, tüm kompozisyonun duygusal tonunu değiştirebilir; boşlukların arasında parlayan bir lamba, gri bir sokakta beliriveren sarı bir çiçek ya da sade bir duvarın önünde duran sarı bir nesne, izleyicinin bakışını yönlendirir ve fotoğrafı hafızada kalıcı kılar.

Sanat tarihinde de sarı her zaman çelişkili bir anlam taşır. Van Gogh’un ayçiçeklerinde hayatın canlılığını ve coşkusunu buluruz; ama aynı renk, bir trafik levhasında bize durmamız gerektiğini hatırlatır. Bu ikilik fotoğrafın içinde de hep vardır: sarı, hem umut hem uyarı, hem sıcaklık hem mesafe yaratır. Minimalist bir fotoğrafta tek bir sarı çizgi, geniş boşlukların ortasında izleyiciye yalnızlığı hissettirebilirken; kalabalık bir karede aynı ton, coşkunun ve enerjinin kaynağı gibi görünebilir.

Sarı, aynı zamanda fotoğrafın belleğe açılan kapısıdır. Eski analog baskıların zamanla sararmış kenarları bize geçmişi fısıldar. Dijital çağda bile bir filtreyle eklenen sarı ton, bizi anında eski aile albümlerinin nostaljik dünyasına götürür. Bu nedenle sarı, yalnızca bugünü değil, geçmişi de fotoğrafın içinde yaşatır.

Kısacası sarı, fotoğraf için yalnızca bir renk değildir. Işığın, belleğin ve duygunun dilidir. Kimi zaman dingin bir sabahın huzuru, kimi zaman bir uyarının sertliği, kimi zaman da eski bir anının buruk sıcaklığıdır. Bir kareye tek başına derinlik, anlam ve atmosfer katabilir. Fotoğrafçı için sarı, derin bir sembolizmi taşıyabilmesiyle, az ile çok şey söylemenin yolunu aralayan bir araçtır. Belki de bu yüzden sarı, fotoğraf sanatında daima kendi başına bir hikâye anlatır.

                    

Eylül 2025

Egemen Umut ŞEN

PORTRE ve PORTRENİN SANATSAL ANLATIMI

Yazıya başlarken geniş anlamlı portrenin tanımını yapmak doğru olacaktır.

Portre Nedir?

Portre, bir kişinin yüzünü, ifadelerini ve çoğu zaman karakterini yansıtan sanatsal bir anlatım biçimidir. Resim, heykel, fotoğraf ve edebiyat gibi birçok sanat dalında yer alan portreler, yalnızca fiziksel bir betimleme sunmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin ruhsal dünyasına, kişiliğine ve yaşam tarzına dair ipuçları da verir. Tarih boyunca portre sanatı, hem sanatçıların kendilerini ifade etme biçimi hem de toplumların önemli figürlerini ölümsüzleştirme aracı olmuştur.

Portreler, yalnızca tanınmış kişilerin değil, sıradan bireylerin de iç dünyalarını ortaya koyabilir. Bu yönüyle portre, insanı merkeze alan bir anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Her portrede bir bakış, bir duruş, bir yüz ifadesi vardır ki; izleyiciyle doğrudan bir bağ kurar. Bu bağ, portreyi sadece bir sanat eseri olmaktan çıkarır ve onu zamanlar arası bir iletişim aracına dönüştürür.

Portre Sanatının Tarihçesi

Portre sanatı, insanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren var olan bir ifade biçimidir. İnsanlar, kendilerini ve çevresindekileri tasvir etme arzusunu ilk tarih öncesi mağara resimlerinde göstermiştir. Ancak portre, gerçek anlamda insan yüzünün birebir betimlenmesi ve kimlik kazandırılması süreciyle birlikte, uygarlıkların gelişimiyle evrilmiştir.

Antik Dönemlerde Portre

Eski Mısır’da portre, özellikle firavunlar ve soylular için kullanılırdı. Bu dönemdeki portreler, bireyin tanrısal veya kutsal statüsünü yüceltmek amacıyla idealize edilerek yapılırdı. Yunan ve Roma uygarlıklarında ise portre sanatında daha gerçekçi bir yaklaşım görülmeye başlandı. Özellikle Roma portreleri, kişinin yaşını, yüz çizgilerini ve mimiklerini yansıtan detaylı çalışmalar içermekteydi.

Orta Çağ’da Portre

Orta Çağ’da sanat genellikle dini temalar etrafında şekillendiğinden, bireysel portrelere fazla yer verilmedi. İnsanlar daha çok dinsel figürlerin gölgesinde, sembolik olarak betimlendi. Ancak bazı el yazmalarında ve ikonografik çalışmalarda kişisel portre izlerine rastlanabilmektedir.

Rönesans Dönemi ve Portre Sanatının Yükselişi

15. yüzyılda başlayan Rönesans, portre sanatında büyük bir dönüm noktası oldu. Bu dönemde insan merkezli düşünce yapısı (hümanizm) sanatçıları bireyin iç dünyasına, duygularına ve karakterine yöneltti. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa eseri, bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biridir. Rönesans’la birlikte portre sadece bir kişiyi tanıtmak için değil, aynı zamanda bir sanatçının teknik becerilerini ve yorum gücünü yansıttığı bir alan haline de gelmiştir.

Barok ve Rokoko Dönemleri

17. ve 18. yüzyıllarda Barok ve Rokoko dönemlerinde portreler daha dramatik, gösterişli ve detaylı hale geldi. Bu dönemde portre, yalnızca bireyin değil, sosyal statüsünün de bir ifadesiydi. Özellikle kraliyet ailesi üyeleri ve aristokratlar için yapılmış büyük boyutlu portreler dikkat çekmektedir.

19. ve 20. Yüzyılda Değişen Yaklaşımlar

Sanat anlayışının çeşitlenmesiyle birlikte portreye olan yaklaşım da değişti. Empresyonizm, ve kübizm gibi akımlarla birlikte sanatçılar artık sadece yüzü değil, duyguyu ve içsel durumu da soyut biçimlerle yansıtmaya başladılar. Vincent van Gogh’un otoportreleri buna güzel bir örnektir.

Günümüzde Portre

Günümüzde portre sanatı hem geleneksel hem dijital ortamda sürmektedir. Fotoğrafçılığın gelişmesiyle portre kavramı genişlemiş; sosyal medyada herkesin kendi portresini paylaşabildiği bir çağ başlamıştır.  

Günümüzde teknolojik gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte, fotoğraf yalnızca bir görüntü kaydetme aracı olmaktan çıkmış; sanatın ifade biçimleri arasında kendine özgün ve güçlü bir yer edinmiştir. Fotoğrafik görüntü üzerinde geliştirilen tekniklerin çeşitlenmesi, sanatın biçimsel yapısını dönüştürmekte ve sanatçılara yeni anlatım olanakları sunmaktadır.

Nasıl ki her dönemin sanatı, çağının teknolojik, kültürel ve düşünsel altyapısından etkilenmişse; günümüzde de dijitalleşmenin, yapay zekânın, artırılmış gerçekliğin ve gelişmiş görüntü işleme tekniklerinin etkisiyle sanatın üretim süreçleri yeniden şekillenmektedir. Bu dönüşümle birlikte fotoğraf, yalnızca bir araç değil, aynı zamanda birçok çağdaş sanat eserinin temel üretim malzemesi haline gelmiş; yapıtın estetik biçiminden anlam dünyasına kadar pek çok yönünü yeniden tanımlamıştır.

Bu bağlamda sanatsal portre, fotoğrafçının bir sanatçı olarak bakış açısı ve içsel vizyonu doğrultusunda; fotoğrafı yalnızca gerçeği belgeleyen bir araç olarak değil, duyguların, düşüncelerin ve sezgisel anlatımın güçlü bir aracı olarak kullanmasıdır. Sanatsal portrede amaç, yalnızca estetik açıdan “güzel” bir yüz ya da kompozisyon sunmak değil; izleyicide bir düşünce, duygu ya da farkındalık yaratabilecek anlam katmanları oluşturmaktır.

Fotoğraf çekmeden önce, sanatçı kendi iç dünyasına dönerek, ona ait olan bir tema, bir fikir ya da duygusal durum belirler. Bu belirlenen konu etrafında kurgulanan görsel anlatı, yalnızca görüntü üretmekten ibaret değildir; aynı zamanda bir hikâye kurmak, bir sorgulama başlatmak ya da izleyiciyle güçlü bir bağ kurmayı amaçlar. Sanatsal portre, işte tam da bu noktada, belgesel ve estetik kaygıların ötesine geçerek, izleyeni düşünmeye, hissetmeye ve belki de kendi iç dünyasına dönüp bakmaya davet eder. Yüzdeki ifade, kompozisyonun dili, kullanılan ışık ve renk paleti; hepsi birlikte, sanatçının içsel dünyasını izleyiciye tercüme eden bir görsel dil haline gelir.

Mayıs 2025

Murat BERKYÜREK

FOTOĞRAFTA YAPAY ZEKA

Yapay zekânın hem fotoğrafa hem de fotoğrafçılara etkisinin heyecan verici olduğu kadar zaman zaman kafa karıştırıcı olduğunu düşünüyorum.


Yapay zekânın, doğal zekâyla birlikte fotoğrafta kullanımı aslında yeni değil. Yıllardır kullanılıyor.
Hatta Canon’un yıllar boyunca kullandığı ve isminde AI geçen iki netleme modu vardı: AI Focus ve AI Servo. İşin ironik tarafı, bugün yapay zekâ destekli olarak kullanılan netleme modunun adı sadece “Servo” oldu. Yani AI ibaresini kaldırdılar.


Aslında bilim dünyasında, özellikle mikroskop ve teleskopla çekilen fotoğraflarda sayısal işlemler uzun süredir kullanılıyor. “Stacking” denilen bir teknikle birden fazla fotoğraf çekilip birleştiriliyor; bu sayede netlik artırılıyor, gürültü azaltılıyor, ışık seviyesi yükseltiliyor.


Sonradan bu işlemleri akıllı telefonlar da yapmaya başladı. Bu yüzden artık düşük ışıkta bile oldukça net fotoğraflar çekebiliyorlar. Bunu sağlayan şey işte bu teknikler.


İşlemci gücü arttıkça, bu tür karmaşık ve yavaş işlemler artık insan sabrının yettiği kadar kısa sürelerde yapılabilir hale geldi. Focus stacking artık birçok makinede var ve özellikle makro fotoğrafçılar tarafından çok seviliyor.


Kameralarda yapay zekâ kullanımının artmasının temel nedeni, donanım kalitelerinin ve işlemci gücünün artması. Bu da fotoğraf çekme yöntemlerini kökten değiştiriyor.


Eskiden derste şöyle derdim: “Kamera aslında aptal bir kutudur. Karanlık bir ortamda mı çekiyorsun, yoksa aydınlık bir ortamda siyah bir duvara mı tuttun, bunu ayırt edemez”. Ama artık öyle akıllandı ki, canlıların insan mı hayvan mı olduğunu anlayabiliyor, vücut bölgelerini ayırt edebiliyor, sahneyi analiz edip hangi ayarla çekim yapması gerektiğine karar verebiliyor.


Hatta bazı Canon modellerinde, bazı spor müsabakalarında top kimdeyse kameranın bunu anlayıp netlemeyi o kişiye kaydırdığı bir özellik var. Ben hiç kullanmadım ama kullananlar, insanlardan daha hızlı ve hassas tepki verdiğini söylüyor.


Pozlama ve beyaz dengesi gibi ayarlar da yapay zekâ algoritmalarından faydalanıyor. Aslında, artık önemli bir kısmı yapay zekâ destekli çekiyoruz fotoğrafları. Ama iş yalnızca çekim aşamasıyla da bitmiyor.
Eskiden net olmayan ya da yüksek ISO nedeniyle çok gürültülü olduğu için sildiğimiz fotoğraflar vardı. Bugün Topaz, AI Photo veya DxO PhotoLab gibi yapay zekâ destekli yazılımlar sayesinde bu fotoğraflar tekrar hayat buluyor.


Dolayısıyla fotoğrafçılar artık iş akışlarını yeniden düşünmek zorundalar çünkü standartlar değişiyor, yeni standartlar ortaya çıkıyor. Eskiden silinen, çöpe atılan kareler bugün kullanılabilir hale geliyor.


Bu arada belki de tarihte ilk kez ISO ayarı tamamen hayatımızdan çıkacak. Bunun iki sebebi var. Birincisi sensör teknolojilerindeki gelişmeler. İkincisi ise, yapay zekâ destekli gürültü giderici programların, fotoğraftaki nesneleri ve gürültüyü birbirinden ayırt etmede her geçen gün daha da başarılı hale gelmesi.


Artık yüksek ISO ile çekilmiş fotoğraflar bile tertemiz yapılabiliyor. Ben uzun zamandır ISO’yu elle ayarlamıyorum, otomatikte bırakıyorum. Çok yakında makinelerden ISO ayarı tamamen kalkacak büyük ihtimalle. Sadece enstantane, diyafram ve poz telafisini ayarlayacağız. Fotoğrafı nasıl çekmek istiyorsak, buna göre gerekli ISO ayarı otomatik yapılacak.


Bu arada Adobe boş durmadı. Hepimizin kullandığı Photoshop, yapay zekâ özellikleriyle dolu. En sevdiğim yapay zekâ özellikleri Generative Expand, yani fotoğrafın etrafını kendi kendine doldurma; Find Distractions, yani kablo veya insanları otomatik silme; ve birkaç hafta önce çıkan yeni sürümdeki Object Selection ve Background Removal özellikleri. Bu özellikler Photoshop’u bambaşka bir seviyeye taşıdı. Daha geçen haftalarda duyurulan başka bir özelik de, artık yüklediğiniz fotoğraf üzerinde ne tür işlemler yapabileceğinizi öneren yeni aksiyon paneli. Şu anda henüz çok jenerik önerilerde bulunuyor ama eminim ki çok hızlı bir şekilde gelişip fotoğraflara spesifik işleme önerilerinde bulunacak.

 
Eskiden Photoshop kullanırken çok da ciddiye almadığımız neural filter’lar da gelişti. Ben en çok Depth Blur’ü kullanıyorum, fotoğrafta net alan derinliğini ayarlamak için derinlik haritası çıkaran filtre ama benim için amacı biraz farklı. Çünkü yapay zekâ, fotoğrafın içindeki derinliği buluyor ve haritalıyor. Yani hangi nesne önde, hangisi arkada belirliyor. Ben o haritayı alıp fotoğrafa gömüyorum. Artık fotoğrafı derinliğe göre işlemek mümkün oluyor. Yani ön plandaki objeye ayrı, arkadakine ayrı efekt uygulayabiliyorsunuz. Böylece fotoğrafın temel hammaddesi olan ışığa bir de derinlik eklemiş oluyorum.


Bu arada birkaç hafta önce ChatGPT’ye gelen Gelişmiş Görsel Üretim özelliği biraz daha gelişirse ürün fotoğrafçılığı sona erebilir. Gerçek ürünleri istediğiniz ortama yerleştirme özelliği geldi. Hatta bunu videolar için yapan Pika ya da RunwayML gibi siteler de var. Google mayıs ayı ortasında Veo 3 adındaki video modelini duyurdu, bu yapay zeka modeli videoları seslendirebiliyor da aynı zamanda.


Bunları düşündüğümüzde masa başında oturup reklam fotoğrafları hatta videoları üretebileceğiz.
Peki bu şekilde bilgisayarda üretilen görselleri hangi kategoriye koyacağız?  Çünkü benzer tartışmalar biz dijital makinaya geçtiğimizde de yaşandı. o zamanlar “Dijital fotoğraf makinasından çıkan şeyler fotoğraf değildir fotoğraf filmli makinayla çekilir” tartışmaları yapılırdı. Benzer tartışmalar şimdi de yapay zeka için yapılıyor. Zaman neler gösterecek hep birlikte göreceğiz.


Büyük ihtimalle bir zamanlar fotoğrafçılığın icadından etkilenen ressamların bedduası gerçekleşti.  “Alma garibin ahını çıkar aheste aheste” demişler. Yaklaşık 200 yıl sonra, artık bir makine, fotoğrafçının çektiği kareyi taklit edebiliyor. Gerçekten ironik bir durum yaşanıyor. 

Eskiden ressamlar manzara ve portre resimleri yapardı, sonra fotoğraf makinası icat edildi, daha önce üretilmesi için uzun bir süreç gereken manzara ve portreleri fotoğraf makinaları tarafından kısa zamanda üretilir hale geldi. Şimdi yapay zekâ çıktı, bir fotoğrafınızı veriyorsunuz, istediğiniz gibi portre yapıyor. Bu iki gelişme arasındaki benzerlik gerçekten ürkütücü. Fotoğrafın icadının ressamlara olan en büyük etkilerinden biri, resmin gerçekliği yansıtan bir sanat olmaktan çıkıp ressamların kendilerini çok daha farklı ifade edebilecekleri akımlar geliştirmeleri oldu. 


Buradan hareketle, fotoğrafçıların da artık yeni akımları deneme zamanı gelmiş gibi görünüyor. Yapay zekâ ile üretilen fotoğraflara yeni isimler düşünülüyor. Bazıları buna “promptography” diyor. Gerçi son zamanlarda pek duymuyorum, tutmamış gibi görünüyor. Ama doğrudan fotoğraf ya da görsel olarak adlandırılması da bence biraz tehlikeli, yanlış anlaşılmalara yol açabilir.


Bir eğitmen olarak ben yapay zekâdan derslerimde çok faydalanıyorum. Mesela dersten bir saat önce diyafram mekanizmasını simüle eden bir program yazıyorum. Okuldaki çocuklara bu programla anlatıyorum. Daha önce aklıma gelmezdi, ki ben yazılımcıyım. Yine de bu konuyla ilgili yazılım yapmayı düşünmezdim. Ama şimdi birkaç prompt ile istediğiniz simülasyonu oluşturabiliyorsunuz. Bu da fotoğraf eğitimi açısından çok önemli.


Çekime çıkmadan önce, çekimle ilgili açı, ışık önerisi ve daha fazlasını yapay zekâ modellerinden isteyebileceğiniz bir asistan gibi düşünün. Özellikle fotoğrafçılığı yeni öğrenenler için bu inanılmaz bir fırsat.
Komik olan şu: Aynı cümleyi 10 yıl önce dijital makineler için de söylüyordum. “Dijital makineler yeni başlayanlar için büyük fırsat” diyordum. Şimdi 10 yıl sonra aynı şeyi bambaşka bir teknoloji için söylüyoruz. Teknoloji çok hızlı gelişiyor.


Çektiğiniz fotoğrafları, istediğiniz fotoğrafçı ya da eleştirmen tarzında analiz ettirip değerlendirme yaptırabiliyorsunuz.


Peki fotoğrafçılara ne olacak? Bizi nasıl etkileyecek?


Yapay zekâ fotoğrafçılığa bu kadar dâhil olmuşken, çekim alışkanlıklarımızı sorgulamamız gerekiyor.
Çektiğiniz fotoğraflarda ekipmanın ne kadar rolü var? Yaratıcılığınızın ne kadar etkisi var?
Bu oran ekipmana doğru kayıyorsa, yeni gelişmelerden daha çok etkileneceğinizi düşünebiliriz. Ama tarzınızı değiştirmek istiyorsanız, şimdi tam zamanı. Çünkü hobi olarak fotoğraf çeken biri için yeni şeyler denemenin daha iyi bir zamanı olamaz.


Profesyonelseniz zaten takip edip yakalamak zorundasınız. Yoksa dijital makineler çıkınca Photoshop öğrenemeyen karanlık oda ustaları gibi kalırsınız.


Ama bazı fotoğrafçılık dalları var ki, şimdiden sona erdi diyebiliriz. Örneğin, bir zamanlar dünyayı kasıp kavuran stok fotoğrafçılarının devri çoktan bitti. Bakalım gelecek günler neler gösterecek.


Yapay zekâyı bir rakip olarak görmemek gerekiyor. Şu anda bu bir teknoloji gelişimi. Şu an için yeteneklerimizi artıran önemli bir gelişme. Bunu sırıkla atlama sporcusunun kullandığı sırık teknolojisine benzetebilirsiniz.


Eskiden sırıklar tahtadandı, rekor 3 metreydi. Sonra farklı kompozit malzemelerle yapılan sırıklar çıktı, bugünkü rekor 6 metreye ulaştı.


Aynı şekilde, yapay zekâ da çıtayı yükseltiyor. Eskiden ancak derin ekipman bilgisiyle çekilebilen kareler, bugün yeni başlayanlar tarafından bile çekilebiliyor.
Örneğin vahşi yaşam fotoğrafçılığında, uçan bir kuşu kadrajda tutmak ve netlemek başlı başına bir olaydı. Ama artık makineler kendileri bulup netliyor. Dolayısıyla böyle fotoğraflar artık çok özel değil.


Bence yapay zekânın fotoğrafçılığa en güzel etkisi şu anda yaşanıyor. Fotoğrafçının bir takım teknik detaylardan kurtulup fotoğrafın estetik görünümünün yanı sıra hangi hikâyeyi anlatacağı konusuna odaklanmasına imkan sağlıyor. Artık fotoğrafçının bir makinanın bazı ayarlarının hangi düğmeden yapılacağını bilmediği için kafasındaki fotoğrafı kaçıracağı günler sona eriyor. Bir anlamda fotoğraf “demokratikleşmiş” oluyor. Akıllı telefonlar bunun bir adımıydı, şimdi yapay zeka başka bir adım olarak yerini aldı. 


Artık fotoğrafta hikâye her şeyin önüne geçecek. İnsanların fotoğrafta aradığı şeyler değişecek. Eskiden hayranlıkla baktığımız kareler sıradan hale gelecek.


Fotoğrafçılar için gelecek günler yeniliklerle dolu olacak.


Bir şey kesin: Fotoğrafçılık artık eskisi gibi olmayacak.

                    

Mayıs 2025

Melih ÖZBEK

NECMETTİN KÜLAHÇI YAZI DİZİSİ 1. BÖLÜM

Necmettin Külahçı ile ilgili yazı dizisi hazırlama fikrini, 28 Aralık 2024’te vefatının ardından düşünmeye başlamıştım ki, FSK’dan da bir anma günü yapalım dediklerinde tereddüt etmeden kabul ettim. Bir aylık hazırlığın ardından kurucusu olduğu FSK’ da 28 Şubat 2025 günü tüm hayatını kapsayacak biçimde sunumlar hazırlayıp, kendisini anlatmaya çalıştım. Onun fotoğraf dünyasını benden daha iyi bilenler mutlaka vardır. Araştırma yaptığınızda kendisi ile ilgili yapılan röportajlara (Kontrast Dergisi, Fotografya vb.) rastlamak mümkün. Özellikle Fotograf Sanatı Kurumu’ nun çıkarmış olduğu ‘‘Tekin Ertuğ Atölyesi – Fotoğraf Ustaları – Anılar ve Söyleşiler’’ kitabı, bir fotoğrafçının hayatını merak ettiğimde başvurduğum ilk kaynak kitap arasında oluyor. Fotoğraf Ustaları-1‘ de Necmettin Külahçı ile yapılan 2011 yılındaki röportajın altını çizerek, notlar alarak okudum. Şayet yaşasaydı soracağım çok soru olacaktı. 2012 yılında basılı hale getirdiği Cilo-Sat albümündeki anıları da aklımdaki bazı sorulara ışık tuttu diyebilirim. Bunlara ilaveten kızı Funda’ dan öğrendiğim kadarıyla, kendi el yazısıyla onlarca sayfa tutacak olan anılarını kaleme almış olması da sevindirici bir durum. Umarım bir gün biyografi kitabı yayınlanır. Hem bu anıları hem de fotoğraflarının yer aldığı albümü merakla bekleyeceğim.

Külahçı ile 1995-2002 yılları arasında ‘’FSK Çadır Grubu’’ nda, 1996-2019 yılları arasında da DASK derneğinin düzenlediği DOGAY (Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması)’ da çokça bir araya geldim. Onlarca seyahate çıkmışızdır. Bir kişiyi en iyi seyahatte tanırsın derler ya. Onunla seyahate çıkmak başlı başına bir ayrıcalıktı. Çok şey öğrendim kendisinden. Necmettin Külahçı’ nın tanıdığım kadarıyla insanlık birikimi, örnek alınacak türdendi. Son derece sessiz, çekingen, mütevazi ve saygılı bir kişiydi.

1932 doğumlu Necmettin Külahçı’ nın fotoğraf ile tanıştığı 1950’ li yılların Türkiye’ sinde, bugün ismini saydığımız çok az kişi vardı. O tarihlerde Anadolu’ yu gezip fotoğraftan geçim sağlamak akla gelecek bir iş değildi. Külahçı, Öğretici Filmler Merkezi’ nde kadrolu işe alınınca, hem Anadolu’ yu gezme fırsatı bulmuş, hem de geçimini sağlamış oldu. Külahçı’ nın özellikle Öğretici Filmler Merkezi’ nde çalıştığı zamanlarda çektiği fotoğraflar, gün yüzü görmeye başladıkça değerinin daha da artacağına inanıyorum. Bu yazı dizisiyle kendisi hakkında bilinen ya da bilinmeyen birçok yönüne ışık tutmaya çalışacağım.

Şinasi Barutçu ile Geçen Yıllar

Necmettin Külahçı, daha ilkokul öğrencisiyken tatil dönemlerinde boş kalmasın meslek öğrensin diye 1948 yılında Elazığ’ da Fotokar’ ın sahibi Emin Kızılkan’ ın yanında işe başlar. Dayısının oğlunun kullanamadığı fotoğraf çeken bir kutu makineyi hediye aldıktan sonra fotoğrafçılığa iyice meraklanır. 1951 yılında da Ankara’ ya lise öğrenimini görmek üzere gelir. O tarihlerde sık sık Ankara Ulus’ taki Hakkı Afyoncular’ ın fotoğraf stüdyosuna ve Foto Spor gibi dönemin iyi fotoğrafçılarına uğrar.

1952 yılında Şinasi Barutçu, Öğretici Filmler Merkezi’ nin Müdürü olunca, tesadüfen bu fotoğraf stüdyolarının birisinde karşılaştığı bu genci çok sever ve Öğretici Filmler Merkezi’ nde işe alır. (Kontrast Sayı: 43) Bu ikili koyu bir sohbete girer, birbirlerine ısınırlar.

Ders filmleri hazırlayan Öğretici Filmler Merkezi’ nde çalıştığı yıllar içinde, bir taraftan laboratuvardaki işleri yaparken bir taraftan da Şinasi Barutçu ile Anadolu’ nun ücra yerlerini dolaşarak fotoğraflamaya başlarlar. Şinasi Barutçu ile beraberlik altı yıl devam ettikten sonra Külahçı, 1958 yılında askere gider. İki yıl askerlik döneminden sonra 1960’ da Foto Balin adı altında kendi stüdyosunu kurar.

Şinasi Barutçu - Necmettin Külahçı Arşivi

Şinasi Barutçu – Necmettin Külahçı Arşivi

Necmettin Külahçı’nın yaşam geçmişine baktığımızda Şinasi Barutçu ile olan tanışıklıkları onun fotoğrafçılık yaşamını çok derinden etkiler. Kontrast adlı dergide Barutçu’ dan şu sözlerle bahseder. ‘’1940’ larda Anadolu’ yu bisikletle dolaştığını ve ülkemizin doğasının, kültürünün çok farklı olduğunu, başka hiçbir ülkede bu doğal güzelliklerin bulunmadığını anlatırdı. İşte, Anadolu’ yu keşfetme ve doğa tutkusu, öncelikle hocamın bana mirasıdır. Onunla ilk olarak Cilo Sat Dağları’ na gitmekle, doğayı ve Anadolu kültürünü, insanını tanıma fırsatı buldum ve yaşantıma koydum.’’

Külahçı ile 1995-2000’ li yıllarda çokça seyahatlere çıktık. Tıpkı Şinasi Barutçu’ nun kendisine yaptığını o da bize (FSK’ daki Çadır Grubu) yapardı. Hiçbir bilgiyi esirgemezdi. Şinasi Barutçu sözü açıldığı zaman ‘’Hocam’’ diye başlar söze, birlikte seyahate çıktıkları anılardan çokça dem vururdu. Kimseden çıt çıkmaz pür dikkat dinlerdik. En başta ÖFM’ deki laboratuvar çalışmalarını, Cilo – Sat Dağları’ nı, Yerköprü Şelalesi’ ni, Bingöl’ deki siyah güneş olayını anlatır da anlatırdı. Anlatırdı da ne yazık ki not tutmak aklımıza gelmezdi o zamanlar. Ya bir dağda yürüyoruz, ya da çadır etrafında oturuyoruzdur. Bugün o anladıklarını not tutsaydım bu satırları yazmak daha kolay olacaktı. Maalesef kendisi yakın zamanda aramızdan ayrıldı. Bir insan göçüp gittikten sonra aklımıza geliyor bazı sorular. Elbette cevapsız çok soru olacak ama, merak ettiğimiz bir çok konuyu da aydınlatmak bize düşüyor.

Şinasi Barutçu ile Siyah Güneş’i beklerken Zerduş Dağı Karlıova- Necmettin Külahçı Arşivi

Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM), görsel ve işitsel eğitim araçlarının üretilmesi ve çoğaltılması amacı ile Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir kuruluş olarak 1952 yılında kurulur. Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM) olan adı Film-Radyo Grafik Merkezi (FRGM), Film-Radyo Televizyonla Eğitim Merkezi (FRTEM), son olarak da 2011 yılında Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü (YEĞİTEK) adını alır. 2012 yılında da “Eğitim Bilişim Ağı (EBA)” geliştirilmiş ve web üzerinden yayına başlamıştır.

ÖFM’ nin kuruluşundan bugüne kadar gelişimi, bugünkü EBA’ da kayıt altına alınmış. Hatta bir video arşivi var. 1956 yılından başlıyor, 1980’ li yıllara kadar devam ediyor. Tanıdık isimlere de rastlıyoruz. Şinasi Barutçu, Osman Aziz Yeşil ve Cabbar Yıldız. Osman Aziz Yeşil ve Cabbar Yıldız, Ankara’daki Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK)’ nun da üyesidir.

ÖFM, kurulduğu günden itibaren araştırma yapabilecek, bilgi toplayabilecek ve görsel birikim sağlayabilecek kişileri kendi bünyesine katar. Bu kişilerin başında Şinasi Barutçu gelir. Külahçı, ÖFM’ de iken ‘’Bir Dilim Ekmeğin Masalı’’ adlı bir projeyi çalıştıklarından bahsederdi. 1956 yılında bu projenin hem videosu yapılmış hem de basılı malzemelere görsel yerleştirmek maksadıyla fotoğrafları da çekilmiş. (Video EBA’ da görülebilir.)

Öğretici Filmler Merkezi’nde Şinasi Barutçu ile çalıştıkları konulardan birisi de ‘’Anadolu’ nun Tarihi ve Doğal Güzellikleri’’. Bu amaçla illerimizi ve doğal kaynaklarımızın tanıtımını amaçlayan slayt serileri oluşturdukları da görülüyor. Bugün bilgisayar programlarında kolaylıkla hazırladığımız slaytlar, o yılların zor koşullarındaki teknik olanaksızlarla gösterilirmiş. Bu durumu Külahçı şu sözlerle ifade ediyor: ’’O dönemlerden çok iyi hatırladığım şey, slayt makinesinin çalışma şekli… Çoğu yerde elektrik olmadığı için, slayt gösterme makinesinin arkasına lüx lambasının ışığını verdirerek, slaytı makinedeki mercek aracılığı ile duvara yansıtıyorduk…’’ (Kontrast Sayı:43)

Atatürk’ ün Naaşının Anıtkabir’ e Nakledilişi

Yazının icadının Sümerlere kadar gittiğini biliyoruz. Sembollerle anlatım, on binlerce yıl öncesine dayanır. Bir teknolojiyi kullanarak görüntü elde ederek anlatım ise çok değil 185 yıl öncesine kadar gider. Yani fotoğraftan bahsediyorum.

Fotoğrafın en önemli işlevlerinden bir tanesi belge özelliği taşımasıdır. O anda olan herhangi bir şeyin fotoğrafını çekmiş olmakla, önemli olsun ya da olmasın tarihe bir not düşmüş oluyoruz. Önemli olan bu notu tarihteki yerine koyabilmek.

Hatırlatmak gerekirse, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 günü gözlerini yumduktan sonra cenazesi, dokuz gün Dolmabahçe Sarayı’ nda kalır. 20 Kasım 1938’ de ise Ankara’ da başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Celal Bayar olmak üzere cenaze, TBMM önünde hazırlanan katafalka konulur. 21 Kasım 1938’ de naaşı, Ankara Etnografya Müzesi’ ndeki geçici kabrine taşınır. Atatürk’ ün naaşı, Ankara Etnografya Müzesi’ nde 15 yıl kalır. Bu esnada Atatürk’ ün anıt mezarı Anıtkabir’ in yapımına 9 Ekim 1944’ te başlanmış ve inşasının 1 Eylül 1953’ te tamamlanmasının ardından, 10 Kasım 1953’ te Atatürk’ ün cenazesi, Ankara Etnografya Müzesi’ nden alınarak, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ ın katıldığı bir törenle Anıtkabir’ e getirilmiştir.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Anıtkabir Yapım Çalışması

Atatürk’ün ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir’ in yedi yıl süren inşaat yapımı bitince, Ankara Etnoğrafya Müzesi’ nde bekletilen naaşı, son yolculuğuna çıkmak üzeredir. İşte fotoğrafın tanıklık gücü tam da burada başlar. Fotoğrafçılar saatler öncesinden hazırda beklerler. Kimi naaşın yükleneceği at arabasının arka tarafında, kimi basamakların sağında, kimi de solunda. Belki, Ata’ sını son yolculuğuna uğurlamaya gelenler arasında fotoğraf çekenler de vardır.

Fotoğrafın tanıklık gücünü bildiğimden olsa gerek, fotoğrafçıları da merak etmeye başladım. İçinden biriyle ilgileniyorum. Bilin bakalım bu fotoğrafçılar arasında kim var? Fotoğraf dünyamızın duayen isimlerinden Necmettin Külahçı. Elazığ’ dan Ankara’ ya geleli bir yıl ya var ya yok. Külahçı, daha birinci yılında belki de ömrünün en önemli görevi ile karşılaşır. Kendisinden Atatürk’ ün naaşının Anıtkabir’ e nakledilirken her anının fotoğraflarının çekilmesi istenir. O gün Külahçı takım elbiseli, kravatlı ve önleri iliklidir. İlk fotoğrafı için hazırdır.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Atatürk’ ün naaşı Etnoğrafya’ dan alınırken

Atamızın naaşı sütunlar arasında belirmeye başladığında deklanşör sesleri birbirine karışır, o an ölümsüzleştirmeye çalışılır. Yakalarında yuvarlak rozetler olanlar diğerlerine göre daha rahat. Bazı fotoğrafçıların basamaklarda bir o yana bu yana farklı bakış açıları aradıkları belli oluyor. O günün fotoğrafçılarının kortejle birlikte Atamız Anıtkabir’ e nakledilinceye kadar adım adım yürüyerek çokça fotoğraf çektiklerini tahmin ediyorum.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Atatürk’ ün Cenaze Nakil Korteji

Belki altı belki de on makara film. -Ahmet Taner Kışlalı’ nın cenaze töreninin Ankara Devlet Operası’ ndan Kocatepe Camii’ ne nakli sırasında altı makara siyah beyaz filmi bitirmek için nasıl bir çaba gösterdiğimi unutamam.- Aradan geçen onlarca zaman sonrasında bazı fotoğraflar, o anlara götürürler bizi. Tarihi izler taşırlar. Atamızın naaşı basamaklardan indirilirken arkadan da yan yana dizilmiş zamanın devlet adamları beliriyor. Bildiğim kadarıyla İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Atatürk’ ün kız kardeşi Makbule ve birçok siyah fraklı insan var.

Bana ulaşan üç fotoğrafı Necmettin Külahçı’ nın çektiğine dair herhangi bir kuşkum yok. Her şey birbiri ile uyuşuyor. Böylesi önemli olaylarda neredeyse ülkenin tüm fotoğrafçıları bir araya geldiğinde kaçınılmaz olarak siz de kadraja girersiniz. Merak ettim ve Google’ da arama yaptım. Külahçı’ nın olduğu dokuz farklı görüntü ile karşılaştım. Külahçı’ nın kendi çektiği fotoğrafında, askerler elleri üzerinde naaşı taşırken beş basamak kadar aşağıdalar ve çok yakından normal bir objektif ile fotoğraflanmışlar. Öyleyse Necmettin Külahçı da karşı taraftan çekim yapan fotoğrafçıların kadrajına girmiştir diye düşünerek aramamı bu yönden yapmaya başladım. Boyu kısa, yirmi yaşlarında, elinde makinesi olan bir fotoğrafçı.

Necmettin Külahçı Atatürk ‘ün cenaze töreninde farklı bakış açıları ararken görüntüleniyor. Bu fotoğrafın Fotoğrafçısı bilinmiyor

Tam da düşündüğüm gibi askerler aşağı inerken Külahçı tam tersine yukarı çıkıp farklı bakış arayışlarına girmiş. Sonrasında başka bakış açıları ile görmek üzere yer değiştiriyor ve karşı tarafa geçiyor. İsmet İnönü’ yü, Celal Bayar’ ı, Adnan Menderes’ i ve Atatürk’ ün kız kardeşi Makbule’ yi bir arada yakından gören nadir insanlar arasına giriyor.

Necmettin Külahçı fotoğraf çekmeye çalışırken görüntüleniyor

İnönü’ nün fotoğraflarını çektiğini, hatta bir albümünün olduğunu da biliyordum. Kendisinden Atatürk’ ün naaşını, Anıtkabir’ e nakledilirken fotoğrafladığını bir kez olsun duymamıştım. Külahçı, vefatından sonra dahi bizleri şaşırtmaya devam edecek gibi görünüyor.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Türk Kuşu Kampı, Planör Uçaklar

Malum, bu fotoğraflar kendisinin arşivinde yok. Eski adıyla Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM)’ nin arşivinde bulunuyor. Yakın zamanda tüm fotoğraflar taranarak dijital hale getirilmiş. Baştan sistem iyi tutulmuş olmalı ki fotoğrafçıların isimleri de ihmal edilmemiş. Külahçı’ nın toplamda ne kadar fotoğrafı var bilmiyorum. Bana ulaşan yirmi fotoğrafına baktığımda; Atatürk’ ün naaşını, okulları, törenleri, şehirleri, çalışan insanları, hatta THK’ nun tek kişilik uçak çekimlerini de yaptığını hayranlıkla gördüm.

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Sinop Ayancık Orman İşletmesi Parke İmalatı

Bu fotoğraflara ulaşmam bir hayli ilginç oldu. Sosyal medyada Cin Ali Vakfı’ nın ÖFM ile ilgili bir etkinliğini okumuştum. Hem sunumu izlemek hem de Şinasi Barutçu ve Necmettin Külahçı ile ilgili sorular sormak istemiştim. Zamanlama olmadı ve gidemedim. Cin Ali Vakfı’ ndan Pınar Ekinci ile iletişime geçerek sunum hakkında bilgi edinirken, sunumu gerçekleştirenlerle iletişime geçebileceğimi söylediğinde, EBA’ dan İhsan Akşehirli’ yi aradım. Gerçekten de çok içten karşılandım, Külahçı’ nın fotoğrafları olduğunu söylediğinde ise çocuklar gibi sevinmiş, mutlu olmuştum. Yaklaşık yetmiş yıl öncesinin Türkiye’ sine tanıklık eden Külahçı’ ya ve fotoğrafımızın medarı iftiharı Şinasi Barutçu’ ya emeklerinden dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır…

29 Nisan 2025

Fikret ÖZKAPLAN

Öğretici Filmler Merkezi Arşivi – Fotoğraf: Necmettin Külahçı (1953) Sinop Çangal Ormanları, Havai Hat

ANADOLU GELENEKSEL KÜLTÜRÜ

Anadolu, binlerce yıllık bir geçmişe sahip, çok katmanlı ve zengin bir mirastır. Bu kültür, farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan, halk yaşamı, inanç sistemleri, el sanatları, müzik, mimari, giyim-kuşam, sözlü anlatımlar gibi pek çok alanda kendini gösteren bir bütündür. İşte bu değerli kültürü fotoğraflamanın önemi birkaç başlıkta şöyle açıklanabilir:

Fotoğraf: Faruk AKBAŞ

Belgeleme ve Koruma

Geleneksel yaşam tarzları, teknolojik gelişmeler ve modernleşme süreciyle hızla değişiyor ya da kayboluyor. Fotoğraf, bu değerleri belgeleyerek geleceğe aktarmanın en güçlü yollarından biridir. Bir köydeki geleneksel düğün, bir ninenin elleriyle işlediği kilim, bir çobanın dağ başında yaktığı ateş… Tüm bunlar birer görsel hafızadır.


Kültürel Farkındalık ve Saygı

Fotoğraf, sadece belgelemekle kalmaz; izleyicinin dikkatini çeker, merak uyandırır, empati kurmasını sağlar. Anadolu’nun bir köyünde yaşanan bir bayram sabahını gören biri, o kültüre dair daha derin bir anlayış ve saygı geliştirebilir.


Sanatsal Anlatım

Fotoğraf, aynı zamanda bir anlatım dilidir. Fotoğrafçı, kültürel unsurları sadece belgelemekle kalmaz, aynı zamanda onları estetik bir dille anlatır. Bu da izleyicinin kültürü sadece görsel olarak değil, duygusal olarak da hissetmesini sağlar.

Fotoğraf: Faruk AKBAŞ


Toplumsal Kimliğin Yansıması

Anadolu’nun yerel giyimleri, mimarisi, ritüelleri ve gündelik yaşamı, toplumun kimliğini yansıtır. Fotoğraflar, bu kimliği güçlendirir, sahiplenilmesini sağlar.


Eğitim ve Araştırma İçin Kaynak Oluşturma

Belgesel fotoğraflar, kültürel araştırmalarda, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi alanlarda birincil kaynak olarak kullanılır. Ayrıca okullarda, müzelerde, sergilerde eğitim materyali olarak büyük bir işlev görür.

Fotoğraf: Faruk AKBAŞ

                    

Nisan 2025

Faruk AKBAŞ