Bizler Ankara sevdalılarının, Ali Vedat OYGÜR Hocamızla Ulus’ ta yaptığımız gezimizde Cumhuriyet Ankara’ sı gözümüzde canlanıyor. O coşkulu Türk Edebiyatı ruhu, değişen gelişen Türkiye gündemi ve inşaat şantiyesi görünümünde sürekli bir yapılanma yaşayarak ağını genişleten Ankara …
Toplanma alanımız Ulus Heykelinin önü ve karşımızda duran Koçzade Han 1932’ de Vehbi Koç tarafından yapılan bina ve hemen yanında 2 katlı Meydan Palas yer alıyor.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Anadolu Lokantası:
Günümüzde Sosyal Bilimler Üniversitesine ait olan beyaz binanın yerinde tek katlı Anadolu Lokantası vardır. Lokantayı 1923’ te Hariciye’ nin eski memurlarından Reşat Bey açar. Milletvekilleri öğlenleri burada yemek yerler aynı zamanda akşamları toplanma yeridir. Lokantanın müdavimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi ve Tunalı Hilmi gibi Kuvayi Milliyeciler ülke sorunlarını tartışırlar.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Ülke kalkınmasında başat rol oynayan aktörlerden biri olan İş Bankası, Kulüp Sinemaları’ nın ilk şubesini de Ulus’ ta açar.
Tabarin Bar;
Çok nezih bir lokantadır öyle ki düzgün kıyafetli olmayan müşteriler içeri alınmazlar. Yemek saatinde yemek müziği çalar, yemek bittikten sonra dans müzikleri başlar ve gece 12’ den sonra varyeteler sunulur. Tabarin Bar’ ın çok ünlü bir müşterisi vardır; Necip Fazıl Kısakürek. Her gece garsonlara büyük meblalar denilecek miktarda bahşişler dağıtır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Zevk Lokantası ise Vehbi Koç’un sürekli yemek yediği ve Ankara’ nın bütün ünlülerinin rağbet ettiği bir mekandır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
İstanbul Otel ve Pastanesi 2 katlı bir bina olup üstü otel altı pastanedir. Yahya Kemal Ankara’ ya geldikçe bu otelde kalır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel burada gelenekçi şairler toplantılarını sıklıkla yaparlar. Garip şiiri akımına karşıdırlar ve Hisar grubunu kurarak bir de dergi çıkarırlar.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Taşhan
Ankara’ nın ilk büyük hanı olan bina, Ankara’ ya tren geldiğinde otele dönüşür. Altındaki dükkanlardan Birinde Karpiç Lokantası açılır. İşletmecisi Karpoviç: “Ben Ankaralıya yemek yeme sanatını öğreteceğim” der. 1933’ te Taşhan yıkılınca Karpiç yolun karşısına taşınır.
Tarihi Çiçek Lokantası, Karaoğlan Çarşısında yer alır ve kuruluşu Osmanlıya kadar dayanır.
Günümüzde Merkez Bankası Eğitim Merkezi olarak hizmet veren bina, 1932 yılında hayatına İstanbul Palas olarak başlar. Viyana kübiği tarzında yapılan bu bina, Ankara’nın en lüks otelidir. Her akşam otelin terasında müzik eşliğinde akşam yemekleri yenilir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Cihan Palas
1938’te yapılan binanın giriş katında Turan Lokantası vardır. Çarşamba sofrası denilen günde Gelenekçi olarak tarif ettiğimiz pek çok şair, sanatçı ve ünlü insanın katıldığı muhteşem sofralar kurulur.
Merkez Postanesi
Binanın ilk yapısı 1.Ulusal mimari tarzındadır ve mimarı Vedat Tek’ dir. 1974’ te bu bina yıkılıp yerine yine Viyana kübiği tarzında bir bina yapılır. Önceden Kızılbey olan caddenin ismi Posta Caddesine dönüşür.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Kürdün Meyhanesi
Kudret Han’ ın girişinde 1936’ da açılmıştır. Ressam Fahir Aksoy’ un kitabı “Kürdün Meyhanesi” ile anıları ölümsüzleşmiştir. Şairlerin, yazarların akın ettiği bir mekandır. Mekanın gediklileri Orhan Veli ve Garip akımından arkadaşlarıdır. Ortada soba, üzerinde kızaran ekmekler, sobanın yanında uyuyan kedi ile tam bir aile ortamıdır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Tercüme Bürosu
Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı zamanında Yüzbaşıoğlu Hanı kiralar. Üst kat Talim Terbiye Kurulu, alt kat Tercüme bölümüdür. Sabahattin Eyüpoğlu, Nurullah Ataç, Adnan Ötüken gibi değerli şair ve yazarlar Dünya klasiklerini çevirip Türk Halkına armağan ederler. Milli Kütüphanenin ilk örneği de bu binada açılır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Başkent Eczanesi
1946’ da açılmıştır. İlginç olan hala günümüzde Başkent Eczanesinde o yıllardan kalan ecza dolapları, masalar, mobilyalar kullanılmaktadır.
Palabıyık Meyhanesi diğer mekanlara göre fiyatları çok makul olan, fakir dostu bir mekandır.
Altan Öğmen’ in doğduğu aile yadigarı güzel binadan yukarı doğru yürüyoruz, karşımıza Şükran Lokantası çıkıyor. Lokantanın en ünlü müşterisi Cahit Sıtkı Tarancı. Şair 35 yaş şiirini burada yazar ve CHP’ nin şiir ödülünü kazanır. Kazandığı 2000 lirayı burada arkadaşlarıyla 1 haftada yer bitirir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Gündoğdu Han
Binanın mimarı Gazi Üniversitesinin çok değerli hocası Selçuk Milar’ dır. Bina hala mimarisi, giyotinli pençeleriyle göz kamaştırıyor. Bina aynı zamanda Mimarlar Odasının ilk kurulduğu mekandır.
1938’ de Mermercioğlu’ nun girişinde Şık Düğme ilk şubesini açar. Ankara’ lı kadınlara uzun yıllar hizmet veren mağaza günümüzde Kızılay’ da hayatını devam ettirmektedir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Osmanlı zamanında adı Tenekeciler Sokak olan günümüzün Sobacılar sokağından dolaşıp Suluhan’ ın aşağı kapısına ulaşmak istiyoruz. Suluhan’ ın günümüzdeki en işlek giriş kapısı ikinci kat hizasındaki kapısıdır. 1929 yangının enkazı, yolu hanın şimdiki giriş kapısı seviyesine kadar doldurmuştur.
Suluhan günümüze kadar ulaşabilen, Osmanlı Han mimarisini bizim gözlerimizin önüne seren çok değerli bir yapıdır. 1508’ de Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Avlunun ortasında bir Köşk Mescidi vardır. Günümüze kadar birden fazla restorasyon gören Han, özel gün ihtiyaçlarının satıldığı, çok renkli ürünlerin bulunabileceği Ankaralıların uğrak yeridir.
Hoca İbadullah Camisi Hoca Osmanlı’ da tüccara verilen isimdir. Hoca İbadullah Camisi onbeşinci yüzyılın sonunda yapılan bir camidir. Zaman içinde cami harap olunca, 1703 yılında Ankara’ nın zengin tüccarlarından Hacı Yusuf Ağa harap camiyi yıktırıp yerine yeni bir cami ve yanına Medrese yaptırır ama caminin adını değiştirmez. Hacı Yusuf Ağa’ nın vakfiyesinde özel bir durum vardır; cami yöneticilerinin muhakkak kadın olması kuralı bulunur.
Bu ay; “Ankara Kültür Rotaları Bir Bilenle Geziyoruz” etkinliği kapsamında 16 Kasım Pazar günü Zafer anıtı önünde arkadaşlarla buluşarak sevgili Hocamız Dr. Ali Vedat OYGÜR rehberliğinde Ankara Ulus’ ta Cumhuriyet dönemi yapılarının bulunduğu Bankalar Caddesi bölgesini, çok değerli tarihi bilgiler eşliğinde gezerek fotoğrafladık.
Zafer Anıtı
İlk durağımız Zafer Anıtı oldu. Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel’ e 1925 yılında sipariş edilen bu heykel, sanatçının Türkiye’ de gerçekleştirdiği en kapsamlı çalışmadır. Viyana’ da Birleşik Maden İşletmeleri’ nde döktürülen anıt, 24 Kasım 1927’ de o günkü adıyla Hâkimiyet-i Milliye olan Ulus Meydanı’ ndaki Sümerbank Genel Müdürlük Binası’ nın önüne yerleştirilmiştir. Anıt, daha sonra meydan genişletme çalışmaları sırasında ilk yeri değiştirilerek bugünkü konumuna taşınmıştır. “Yenigün” adıyla da bilinen anıt, Anıtkabir inşa edilinceye kadar, Ankara’ nın devlet merasimlerinin yapıldığı resmi olmayan bir simge görevi görmüştür.
Atatürk, anıtta asker kıyafetiyle, ismini Sakarya Muharebesi’ nden alan atının üzerinde bir komutan olarak değil; ileriyi gören bir önder olarak tasvir edilmiştir. Kaide üzerindeki kabartmalarda Türk halkının kökeni, kazandığı Türk Kurtuluş Savaşı, Atatürk’ ün Ankara’ ya gelişi gibi konular anlatılmıştır. Anıtın dört yanında taş kaideler üzerine bronz dökümden üç figür bulunmaktadır. Bunların ikisi ülkesini koruyan ve gözeten Mehmetçiği, diğer biri ise Türk kadınını, halk arasında ulusal dayanışma kahramanı Kara Fatma olarak bilinen mermi taşıyan kadın anayı simgeler. Bu karakterler halkın Kurtuluş Savaşı sırasındaki milli birliğini ve dayanışmasını temsil etmektedir. Kaide üzerindeki dört kitabe, Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin askeri ve siyasi koşulları hatırlatır.
Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi
Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi Binası, 1929 yılında İş Bankası’ nın 3. genel müdürlük binası olarak mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmıştır. Cephesinde Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin izleri görülmektedir. Genel müdürlüğün Kavaklıdere’ ye taşınmasının ardından bir süre Ulus Heykel Şubesi ve Banka Eğitim Birimi olarak kullanılmıştır. Ulus Meydanı ve çevresinin yeni bir anlayış içerisinde düzenlenmesi ve müzelerin bu alana nakledilmesi projesi kapsamında banka yönetim kurulu tarafından şubenin kapatılarak bir müze haline getirilmesine karar verilmiştir.
Müzenin bodrumunda kiralık kasa dairesi, giriş katında ise banko ve vezneler bulunmaktadır. Giriş katında ayrıca İş Bankası kitapları satılmaktadır. Toplantı odaları birinci katta yer alır. Toplantı odalarından biri 22 Ekim 1929 tarihinde Atatürk’ ün konuk edildiği odadır. Bu katta ayrıca bankanın eski Genel Müdürlük binalarının maket ve fotoğrafları da yer almaktadır. İkinci katta geçmiş yıllardaki banka reklamları ve banka faaliyetleri tanıtılmaktadır. Üçüncü kat sanat galerisi, dördüncü kat ise Türk Kurtuluş Savaşı’ na ait sergilere ayrılmıştır; beşinci kat çeşitli etkinlikler için kullanılmaktadır.
Eski Sümerbank Binası
Alman mimar Martin Elsaesser tarafından tasarlanan yapı, Türkiye İş Bankası Eski Genel Müdürlük Binası ile birlikte Ulus Meydanı’ nın en önemli yapılarındandır. Yapı, 100 odalı bir bina olan ve içinde Ankara’ nın ilk lokantası Karpiç’ i barındıran “Taşhan” ın yerine inşa edilmiştir. 1933’ te Sümerbank tarafından istimlak edilen Taşhan’ ın bulunduğu yere, inşa edilecek yapı için 1936’ da bir yarışma ve ihale açılmış ancak yarışmayı kazanan Seyfi Arkan’ ın projesi yerine Martin Elsaesser tarafından tasarlanan proje uygulanmıştır. Bina, büroların yer aldığı beş katlı üç bölümden oluşan bir blok ile satış mağazası ve banka şubesinin bulunduğu zemin üzerine bir katlı ön bölümden oluşmaktadır. Yapının giriş bölümü Ankara taşı ile kaplanmıştır. Günümüzde Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi olarak kullanılmaktadır.
Merkez Bankası Binası
Ulus’ta Eski Bankalar Caddesi (Atatürk Bulvarı) üzerinde bulunan bina, Avusturyalı Mimar Clemens Holzmeister tarafından tasarlanarak 1931- 33 tarihleri arasında inşa edilmiştir. Bodrum üzerinde beş katlı, taş, simetrik bir yapıdır. Kapı üzerinde içinde üç katta üçer pencereyi içine alan cepheden içeri çekilmiş bir kısım mevcuttur. Cephede içeri çekilmenin yapıldığı yerde pencerelerin arasından geçen iki siyah dikey bant, yapının ortasında yer alan giriş kapısının üzerinde ise rüzgarlık görevi gören yatay bir bant bulunmaktadır. Bodrum ve zemin kat pencereleri demirlidir. Üzerindeki dört kat ve tüm pencereler dikdörtgendir. Yapı yatay bordür oluşturan bir parapetle son bulur. Yapının kenarlarından başlamak üzere giyotin sistemli çalışan her pencerenin arasında altı siyah çizgi yer alır. Günümüzde Merkez Bankası Binası olarak kullanılmaktadır.
Ziraat Bankası Eski Genel Müdürlük Binası
Ulus Bankalar Caddesi üzerinde yer alan Ziraat Bankası’ nın ilk genel müdürlük binası İtalyan kökenli Türk vatandaşı bir mimar olan Giulio Mongeri tarafından tasarlanıp 1925 ile 1929 yılları arasında inşa edilmiştir. Bu yapı Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’ nın en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Ziraat Bankası Müzesi olarak hizmet veren yapı, halen genel müdürlük faaliyetlerini sürdürmektedir. Bina aynı zamanda Ziraat Bankası Müzesi ile Türkiye’ nin ilk bankacılık müzesine ev sahipliği yapmaktadır.
Yunus Emre Enstitüsü (Eski Tekel Başmüdürlüğü Binası)
Ulus’ta eski Bankalar Caddesi (Atatürk Bulvarı) üzerinde bulunan Yunus Emre Enstitüsü 1928 yılında Mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanan yapı, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı içinde değerlendirilmektedir. Bodrum ve zemin üzerine iki katlıdır. Sekizgen biçimli köşe yükseltilmiş ve üzeri kubbe ile örtülerek kule görünümü elde edilmiştir. Yapıda Osmanlı mimarisinden alınan geometrik ve floral desenli demir parmaklıklar, taş rozetler, üçgen sütun başlıkları yer almaktadır. Uzun yıllar Tekel Baş Müdürlük Binası olarak kullanılan yapı bugün Yunus Emre Enstitüsü olarak kullanılmaktadır.
Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, 1905 yılında “Mekteb-i Sanayi” adıyla kurulmuştur. İki yıl süreli eğitim veren Mekteb-i Sanayi; terzilik, kunduracılık, marangozluk dallarında faaliyet göstermiştir. Geçmişten günümüze Ankara Sanat Mektebi, Ankara Mıntıka Sanat Okulu, Ankara Bölge Sanat Okulu, Ankara Erkek Sanat Enstitüsü, Ankara Birinci Sanat Enstitüsü, Ulus Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, Ulus Teknik, Anadolu Meslek ve Endüstri Meslek Lisesi, Ulus Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi adlarıyla hizmet vermiştir. Son olarak okul, Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi adını almıştır.
PTT Pul Müzesi
PTT Pul Müzesi Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister tarafından neo-klasik tarzda tasarlanmıştır. Yapımı ise 1934 yılında tamamlanan yapı, 5 katlı ve 6500 metrekarelik kullanım alanına sahiptir. İlk inşa edildiği yıllarda Emlak ve Eytam Bankası tarafından kullanılmış fakat sonraki yıllarda uzun bir süre boyunca boş kalmıştır. Nihayetinde PTT tarafından alınan yapı, restore edildikten sonra 2013 yılında müze olarak hizmete açılmıştır.
Vakıf Kayıtlar Arşivi Binası
Kızılbey Vakfı arazisi üzerinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü mimarlarından Sami Arsev tarafından tasarlanıp 1935-1936 yılında yapılan bina, üç kütlenin birleşmesinden oluşmaktadır. Eğimli bir arazi üzerinde yerleşen binanın ön kütlesi Atatürk Bulvarı (Eski Bankalar Caddesi) üzerinde olup üç katlıdır. Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı (Vakıf Kayıtlar Arşivi) hizmet binası olarak kullanılmaktadır.
Eski Osmanlı Bankası Binası
Ulus’ta Eski Bankalar Caddesi ile Baruthane Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan Eski Osmanlı Bankası 1926 tarihinde İtalyan asıllı Türk vatandaşı Mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmıştır. Bir köşe yapısı olan bina, Birinci Ulusal Mimarlık üslubunda, taştan bodrum üzerine üç katlı olarak yapılmıştır. Osmanlı Bankası ilk olarak 1893 yılında “Bank-i Osmani” olarak Kale’de açılmış, daha sonra istasyona yakınlığı nedeniyle bu bina yapılmıştır. Yapı, halen banka binası olarak işlevini sürdürmektedir.
Ankara Vakıf Eserleri Müzesi
Ankara Vakıf Eserleri Müzesi geleneksel süslemelerin ve mimari elemanların kullanılmadığı, oldukça sade cephelere sahiptir ve I. Ulusal Mimarlık Dönemi anlayışına bağlı kalınarak 1927 yılında inşa edilmiştir. 1928-1941 yılları arasında Hukuk Mektebi olarak kullanılmış, sonraki dönemlerde bir süre Ankara Kız Sanat Mektebi ve Yükseköğrenim Vakfı’na bağlı kız öğrenci yurdu olarak hizmet etmiştir. Sonrasında 2004 yılına kadar Ankara Müftülüğü tarafından kullanılmıştır. 2004 yılının Nisan ayında boşaltılan bina Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından müze amaçlı kullanılmak üzere alınmış ve restorasyonu yapılarak Ankara Vakıf Eserleri Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.
Hariciye Vekâleti (Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı)
Hari̇ci̇ye Vekaleti Binası 1927 yılında Hariciye Vekaleti olarak Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanmıştır. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kamu yapılarında görülen özellikleri taşımaktadır. Dikdörtgen planlı, bodrum üzerine iki katlı yapıda; orta kısımda üstten aydınlanan geniş bir salon ve koridorlar üzerinde mekanlar bulunmaktadır. Salonun iki yanında bulunan anıtsal merdivenle üst kata çıkılmaktadır. Ön cephe taş mermerle arka ve yan cepheler ise sıva ile kaplıdır. Yıllar içinde çeşitli bakanlıklarca kullanılan bina günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı binası olarak kullanılmaktadır.
Devlet Opera ve Balesi – Büyük Tiyatro
Devlet Opera ve Balesi, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti tarafından düzenlenen uluslararası bir yarışma projesidir. Şevki Balmumucu’ nun kazandığı yarışmada yapı “Sergievi” adıyla 1934 yılında Başbakan İsmet İnönü tarafından yerli mallar sergisiyle açılmıştır. Sonraki yıllarda hızla büyüyen Ankara’ nın opera, bale ve tiyatro binası ihtiyacını karşılamak amacıyla Mimar Paul Bonatz tarafından tiyatro binasına dönüştürülmüştür. Cumhuriyet İkinci Ulusal Mimari akımı örneklerinden olan yapı, 1949 yılında Büyük Tiyatro olarak açılmıştır. Günümüzde ise halen Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı opera, bale ve tiyatro binası olarak kullanılmaktadır.
II. Evkaf Apartmanı (1928–1930)
Mimar Kemaleddin tarafından Birinci Ulusal Mimarlık Akımı tarzında tasarlanan bu yapı, hem çok katlı apartman hem de kamu binası (Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü) olarak caddenin en simgesel yapısıdır. Cumhuriyet döneminin ilk memur konutlarının örneklerini teşkil eder. Ankara’ nın ilk büyük otellerinden olan Belle Vue (Belvü) Palas, Vakıf Memurin Evleri caddenin bir tarafını oluştururken caddenin diğer yanında 1940’ lı yıllarda yapımına başlanan Gençlik Parkı bulunmaktadır.
Bir sonraki rotada görüşmek üzere ayrılırken, hocamız Ali Vedat OYGÜR’ e ve bu gezileri düzenleyen Fotoğraf Sanatı Kurumu Derneği (FSK) ile bizleri yalnız bırakmayan tüm katılımcılarımıza çok teşekkür ederim.
Günlerden 26 Ekim 2025, Birinci Meclis binasının önündeyiz. Bu ayki gezi rotamız eski Meclisler ve çevresi. Birinci Meclis’in önü buluşma noktamız. Arkadaşlarımızı beklemeye başlıyoruz. Bugün Birinci Meclis’e gelenler o kadar çok ki, içeriye girebileceğimizi zannetmiyoruz. Binanın çevresi sıra halinde Meclis’e girmek için bekleyen gençlerle dolu.
Bu ayki gezimizin binaların dışından olacağı anlaşılıyor. Vedat Hocamız ve arkadaşlarımız geliyor. Binaların tarihini hocamız anlatmaya başlıyor.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
I. Meclis;
Bu yapı 1915’ te İttihat ve Terakki Cemiyeti kulüp binası olarak inşa edilmeye başlanmıştır. İnşaatın yapılışını Memduh Şevkat Esendal, İttihak ve Terakki adına takip etmiştir. Mimarı Vedat Tek’ tir. İnşaat parasızlık ve çeşitli nedenlerle bitirilememiş, çatısı açık kalmıştır. Meclis yapılmasına karar verildikten sonra çatısı Ulucanlar Mektebi için gelen ve fazla olan kiremitlerle kapatılmıştır. İlk Meclis Binası 1. Ulusal Mimari özelliklerini taşımaktadır.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Ankara’ya gelir. İngilizler bu gelişmelerden rahatsız olup 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal ederler. Birçok milletvekili tutuklanır veya sürgüne gönderilir.
Böylece, Meclissiz kalan millet için yeni bir meclis açmak zorunlu hale gelir. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920’de yayınladığı bir bildiriyle, Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis toplanacağını duyurur. Halktan, her sancaktan (il düzeyinde) 5 milletvekili seçilmesi istenir. Bu seçimler, halkın kendi iradesiyle, bağımsız bir şekilde yapılır. İlk toplantıya seçim sonuçlarına göre 414 kişinin gelmesi beklenir ancak 381’i gelebilmiştir.
Meclisin oturma yerleri Ankara’ daki öğretmen okulundan alınan sıralardan oluşur. Başkanlık ve divan kürsüleri de Ankaralı marangozlar tarafından Milli Mücadeleye katkı olarak yapılmıştır.
Milletvekilleri, o zaman rahat bir ortamda çalışmıyorlardı, kazan kurup, kendi yemeklerini kendileri yapıyorlar, okullardan yatakhaneye çevrilen sınıflarda yerlerde yatıyorlardı. Aynı zamanda milletvekilleri her an cepheye gidecek gibi hazırlardı.
23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara’ da, bugün “Birinci Meclis Binası” olarak bilinen yapıda, Hacı Bayram Camiinde kılınan namazdan sonra TBMM açılır. Mustafa Kemal Atatürk, bütün vekillerin oyuyla Meclis Başkanı seçilir.
Kurtuluş Savaşı yıllarında tüm önemli kararlar ( Misak-ı Milli, İstiklal Marşı’ nın kabulü, saltanatın kaldırılması vb.) burada alınmıştır. 1952’ den itibaren “Kurtuluş Savaşı Müzesi” olarak hizmet vermektedir. Binanın taş mimarisi ve sade süslemeleri dönemin millî mimarlık akımını yansıtır. Meclis, 21 Şubat 1921’ de kanunla Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alır.
O tarihlerde, Meclis çalışmalarına Mayıs ayında ara verir ve Ekim ayında yeni çalışma dönemine başlardı.
Fotoğraflar: Cengiz PAMUK – 1. Meclis Binası
II. Meclis;
1925 yılında Meclis çalışmalarına yeni binada, II. Meclis binasında başlıyor.
II. Meclis binası inşaatı 1923 yılında başlıyor. Mimar olarak Vedat Tek başlar, 1924 yılında da Meclisin karşısındaki binanın da yapımına başlar. 1925 yılında Meclis binasının büyük bölümü bitmiştir, karşıdaki binanın temeli atılmıştır. Vedat Tek ile yaşanılan anlaşmazlık sonucunda Mimar Ahmed Kemalettin Bey inşaatlara devam eder ve bitirir.
Bina, 27 Mayıs 1960’ tan sonra CENTO binası olur, 1979 yılında müze haline getirilir. Meclis 1961 yılında Bakanlıklardaki yeni binada faaliyetlerine devam eder.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK – 2. Meclis Binası
Ankara Palas;
İkinci Meclis’ in karşısındaki bina Ankara Palastır. 1924’ de Sağlık Bakanlığı olarak projelendirilir. Sonra, vekiller için kalacak yer sağlanması amacıyla Ankara Vakıf oteli adıyla otele dönüştürülür. Bina, Mimar Ahmed Kemalettin Beyin vefatı üzerine Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından bitirilmiştir.
Bina, 1961 yılında Ticaret ve Sanayi Bakanlığına devredilmiş, 1982’de Dışişleri Bakanlığı bünyesine geçmiş ve konuk evi olarak kullanılmıştır.
Bina, 2018’ de Cumhurbaşkanlığı Müzeler ve saraylar dairesine devredilerek 2023’ de de müze olarak ziyarete açılmıştır.
Bir ek bilgi olarak; Mimar Ahmed Kemalettin Bey, şimdi Merkez Bankası binası olan yere bir otel yapmıştı. Çok güzel bir oteldi. Zeki Müren Ankara’ ya geldiğinde o otelde kalırdı.
Fotoğraflar: Cengiz PAMUK– Ankara Palas
Sayıştay Binası;
1925 yılında inşaatı başlıyor. Mimarı Nazım Bey, müteahhiti de Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’ dur. Bina I. Ulusal Mimarı tarzında yapılmış, daha sonra Alman Avusturya tarzı olan Viyana kübiğine dönülmüştür. Binanın dış cephesi tamamen yıkılarak yeni mimari anlayış uygulanmıştır. Bu uygulamayı Mimar Ernst Arnold Egli yapmıştır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK – Sayıştay Binası
Şehir (Millet) Bahçesi;
Abidin Paşa 1886’ da Ankara’ ya vali olur. Eski 100. Yıl Çarşısının bulunduğu alanı o zamanlar boş tabi; millet bahçesi yapar, ağaçlar dikilir, havuz yapılır. Ayaş Kaymakamı Mustafa Tevfik Bey, bahçenin köşesine han yaptırır. Üst katta 38 oda vardır. Altında da 8 dükkan vardır. Bir tanesi lokanta, bir tanesi kahvedir. Ankara’nın ilk sineması Milli Sinema da bu hanın altındadır. Yine bahçenin ön tarafına Fresko’ nun Lokantası olarak tanınan lokanta açılır. Bu lokanta, Millet Bahçesi civarında açılan erken Cumhuriyet dönemi eğlence/yiyecek mekânlarından biridir. 1926 yılında bir yangında bu bahçedeki her şey yanar. Robert Oerley tarafından 1931- 32 yıllarında ilk şehir çarşısı yapılır. Daha sonra 1969 yılında o da yıkılır yerine 1971 de 100.Yıl Çarşısı yapılır. O da yıkılıp günümüzde şimdiki park alanına dönüştürülür.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK – Millet Bahçesi Parkı
Ulus Meydanı;
Şimdi Ulus Meydanına geldik. Osmanlı döneminde burada meydan yoktur. Arka taraf Müslüman mezarlığıdır. Millet bahçesinin olduğu yer de Müslüman mezarlığıdır. Sümerbank binası yerinde bulunan kötü binalar Abidin Paşa tarafından yıktırılır ve oraya 1887’ de Taşhan yaptırılır. Taşhan yapılınca halk buraya Taşhan meydanı demeye başlar. Taşhan 100 odalı bir oteldir. Meydan, Milli mücadele yıllarında Ulusal Egemenlik Meydanı adını alır, 1932’ de ise adı Ulus meydanı olur. Bugün bulvar olan yollar o zaman toprak yollardır. 1937’ de bütün yollar asfalt olarak bitmiştir. Meydan tam bir kent meydanı olarak ortaya çıkar.
Milli Mücadele zamanında Taşhan Cemal Taşhan tarafından modern bir otele dönüştürülür. Yola bakan odalar da dükkana dönüştürülür. 1933’ de kamulaştırma planı çerçevesinde Taşhan kamulaştırılır. Ankara imar planını hazırlayan Jansen itiraz eder ama plan uygulanır. 1933’ de bina yıkılır ve şimdiki bina yapılır.
Fotoğraf:İlter AKINOĞLU
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi yanında Koç ailesinin yaptırdığı Koç işhanı vardı.
1920–30’ lu yıllarda yapılan ve Ankara’ da modern mimarinin erken örneklerinden sayılan Koç Han, o dönemin ticari yapılarından biridir; Koç ailesinin adıyla anılan ve Cumhuriyetin ilk yıllarına yakın bir dönemde inşa edilmiş binalardan biridir.
Koç’ un binasının yanında da Kulüp sineması vardı. O da sonra yıkıldı.
İş bankasının olduğu yerde Redif kışlası vardır. Bu kışlanın olduğu yere daha sonra İş bankası binası yapılır. 1924 yılında kurulan İş bankası Genel Müdürlüğü buraya taşınır. Bina, İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmıştır. Yapım yılı genellikle 1929 olarak belirtilmektedir. Bina uzun yıllar Banka’ nın “3. Genel Müdürlük” binası olarak işlev görmüş ve daha sonra müzeye dönüştürülmüştür.
2 Mayıs 2019 tarihinde binada yer alan müze, Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi adıyla açılmıştır.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
İlk Başbakanlık Binası;
İlk Başbakanlık binamızın önüne geldik. Bu bina 1937 yılına kadar Başbakanlık binası olarak hizmet vermiştir. Bina, Mimar Yahya Ahmet Bey tarafından 1925 yılında inşa edilmiştir. Daha sonra farklı kamu kurumlarına devredilmiştir; binanın bir dönem Maliye Bakanlığı olarak kullanıldığı bilgisi vardır. Günümüzde Üniversite tarafından kullanılmaktadır.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Başbakanlığın karşısındaki bina Defderdarlık binasıdır, Başbakanlığın yanındaki mahalle de İsmet Paşa mahallesidir. İsmet Paşa mahallesi, 1912 Balkan harbinde gelen göçmenler için kurulmuştu. O zamanki adı Hamidiye mahallesidir. Orada bir de Hamidiye mescidi vardır.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Zafer Heykeli;
Şimdi, Ulus’un simgesi olan Atatürk heykeline gidiyoruz. Yapım yılı 1927’ dir. Heykel, 1955’ de küçük bir yer değişikliği ile şu an bulunduğu yere nakledilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşundan sonra, Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’ ndaki mücadelesini ve Atatürk’ ün önderliğini simgelemek amacıyla yapılmıştır. Heykelin yapımı bir gazetenin önderliğinde Ankara halkının katkılarıyla yapılmıştır. Heykeltıraş Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel’ dir.
Atatürk’ün yüz ifadesi kararlı ve ileriye dönüktür; bu, Türk milletinin geleceğe güvenle bakmasını simgeler. Atatürk’ün yüzü batıya doğrudur. Ankara’ daki Atatürk heykellerinden birinin yüzü doğuya dönük diğerleri batıya dönüktür.
Fotoğraf:İlter AKINOĞLU
Bugünkü gezimiz yine geleneksel çay keyfi ve sohbetle bitti. Diğer gezide buluşmak üzere esen kalın.
Fotoğraf Sanatı Kurumu’nun rutin olarak düzenlediği fotoğraf gezilerinin bir yenisi 18 Ekim 2025 tarihinde Çorum iline düzenlendi. 18 Ekim sabahı, erken davranıp adını bu tura kayıt ettiren 19 fotoğraf tutkunu Çorum’a hareket etti.
Çorum, tarihsel kültürel ve doğal yönleri ile fotoğraf tutkunlarının beklentilerine cevap verebilecek doğru bir yerdi.
Fotoğraf: Cengiz Pamuk –Hattuşa Antik Kenti
HATTUŞA ve AŞAĞI ŞEHİR
Gezimizin ilk durağı Hattuşa Antik Kenti oldu. Hattuşa MÖ. 3 bin yıllarında Hattiler tarafından kurularak, Hitit krallığı döneminde altın çağını yasamıştır. Hattuşa, Aşağı Şehir ve Kral sarayının olduğu yukarı kısım olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Aşağı şehir; Asurluların ticaret kolonilerinin uğrak yeri olup, o dönemde ticaret yapılan en önemli noktalardan biriydi. Aşağı Şehirde bulunan ve nereden geldiği halen bir muamma olan 1 metre küp ebatında Yeşim Taşının günümüzde bile ziyaretçileri eksik olmuyor.
Fotoğraflar: 1-3-4. Sevgi Köylü Haliloğlu – Hattuşa Antik Kenti 2. Cengiz Pamuk-Yeşim Taşı
Hattilerin dostlarına ve düşmanlarına güçlerini göstermek için çokça kullandıkları Arslan figürü Aşağı şehir girişinde de vardı. Burada Aslan Çift başlı Aslan heykeliyle tasvir edilmiş ve şehrin girişine konmuştu. Aşağı şehirde bulunan sunak da ziyarteçilerin ilgi odağı oluyor.
HATTUŞA’ NIN 4 KAPISI
Yukarılara Kral sarayına doğru çıktıkça, şehre giriş kapıları ile karşılaşıyoruz. Bunlardan ilki “Aslanlı Kapı” çokça kullandıkları ve gücü temsil eden aslan figürü bu kapıda da sağ ve sol yanda olmak üzere kaya üzerine oyulan iki aslan şeklinde karşımıza çıkıyor.
Fotoğraflar: 1. Sevgi Köylü Haliloğlu – Aslanlı Kapı 2. Korman Kocaismail-Aslan Figürü
Bir sonraki kapımız “Yeraltı Kapısı” uzun bir tünelden oluşan bu kapı, aşağıda bir vadi ile şehri bir birine bağlıyor.
Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu-Yer Kapı
Onun hemen üstünde yer alan “Sfenksli Kapı” ise şehre girenlerin nazarından korunmak amacıyla yine hem sağ hem solda iki tane olmak üzere, insan başlı hayvan vücutlu heykellerden oluşmaktadır.
“Kral Kapısı” en muhteşem manzaraya sahip görece diğerlerine göre daha yüksekte bulunan ve tüm şehri ve arkadaki vadiyi de görebilen kapıdır. Bu kapıdan sadece devlet büyükleri ve başka devletlerin kral veya temsilcileri geçebilmekteydi. Girişinde ise güçlü bir Hatti askeri tasvir edilmiştir.
Fotoğraflar: 1. Zeynel Yeşilay 2. Sevgi Köylü Haliloğlu – Kral Kapısı
YAZILIKAYA
Yazılıkaya Çorum İlinin bir başka önemli tarih noktasıdır. Bir çok ziyarteçi tarafından gezilen bu yer Hattuşa’ nın 2 km kuzeydoğusunda yer almaktadır. Doğal kayalar arasında yapılmış bu Hitit açık hava tapınağı Kayalar arasında kalan dar bir açıklığa yapılmıştır. Kayalara oyulmuş ve Tanrı Şarruma başta olmak üzere Hitit tanrılarını resmeden kabartmalar işlenmiştir. Günümüze kadar gelen Hitit döneminin en önemli anıtsal eserlerinden biridir.
Fotoğraflar: 1. Sevgi Köylü Haliloğlu 2. Cengiz Pamuk – Yazılıkaya
ALACA HÖYÜK
Alaca Höyük W. Hamilton tarafından 1835 yılında keşfedildi. Bu tarihten itibaren birçok gezgin ve bilim adamının ziyaret ettiği Alaca Höyük’ te ilk kazılar 1907 yılında Theodor Makdiri Bey tarafından İstanbul müzeleri adına yürütüldü. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Atatürk’ ün direktifleri ve ilk kazıların başlaması için kendi cebinden ödediği para ile Türk Tarih Kurumu kazılara 1935 yılında başlamıştır. Bu kazılar ilk Türk kazıları olma özelliğini de taşımaktadır. Bu kazıların başında Remzi Oğuz Arık bulunmaktaydı. Günümüzde büyük bölümü ortaya çıkmış olan bu kazılar ziyaretçilerin ilgi odağı olmaktadır. Ana giriş sağ ve sol kısmında iki kocaman Mısır uygarlığının kıyaftelerine benzer insan yüzü bulunmaktadır. Ayrıca erken bronz döneme ait mezarlar da Alaca Höyükte yer almaktadır.
Çorum şehir içine girdiğimizde ilk ziyaret ettiğimiz yer Çorum Müzesi oldu. Burada ören yerlerinden çıkarılan tarihi eserlerin sergilendiği müze oldukça revaçta bulunuyor. Çevre illerden gelenlerin, okul gruplarının mutlaka uğrak yeri Çorum Müzesi oluyor.
Fotoğraflar: 1. Cengiz Pamuk 2. Sevgi Köylü Haliloğlu – Çorum Müzesi
VELİ PAŞA HANI
Eskiden kervanların ve kervan sahiplerinin konaklama ve dinlenme mekanları olan hanların biri de Çorum’da bulunmaktadır. Veli Paşa Hanı alt tarafta develerin üst kısımda da yolcuların kalabileceği şekilde tasarlanmıştır. Bir rivayete göre bu han sahipleri kapıdan sığamayacak kadar yük taşıyan develeri hana kabul etmiyormuş. Gerekçe olarak da hayvanına değer vermeyen onu aşırı yük altında ezen sahiplerin handa konaklaması yasakmış.
Fotoğraf: Keziban Bayrak – Velipaşa Konağı
SAAT KULESİ
Çorum merkezde bulunan osmanlı eserlerinden olan Çorum Saat Kulesi gündüzü ayrı güzellikte gecesi yapılan ışıklandırma ile ayrı bir güzellikte görülmektedir. Bu saat kulesi kurulduğu zamanlarda halkın namaz saatlerini, arasta dükkanlarının açılma ve kapanma saatlerini halka bildiren önemli bir görevdeydi.
Fotoğraflar: 1. Keziban Bayrak 2. Cengiz Pamuk – Saat Kulesi
ULU CAMİİ
Selçuklu döneminden kalma kare mimaride olan bu eser Çorum’un değerli yapıları arasında yer almaktadır.
Fotoğraf: Keziban Bayrak – Ulu Camii
ÇORUM KÜLTÜR ve SOSYAL YAŞAMI
Çorum halkı genel olarak tarım ve hayvancılık ile geçimini sağlamaktadır. Çorum leblebisi En bilinen ve meşhur ürünüdür. Ayrıca yöreye özgü Çorumun meşhur yemekleri Çorum mantısı, İskilip dolması, Keşkek, yoğurtlu Madımak ve Sırık Kebabı gelmektedir.
Fotoğraf: Ayşe Kocaismail – Çorum Leblebisi
Keyifli bir gezinin ardından akşam saatlerinde; damaklarımızda bu yöresel Çorum yemeklerinin tadları çantalarımızda Çorum leblebileri ile Çorum’ a veda ederken bedenlerimizi de tatlı bir yorgunluk kaplamıştı.
Millî Mücadele’nin zafere ulaşmasının en önemli lojistik yollarından bir tanesi İnebolu-Ankara hattıdır.
Kağnı tekerleklerinin gıcırtısı gecenin sessizliğini yırtıyor. Omuzlarındaki yükten kamburu çıkmış yorgun bedenler yırtık çarıklarıyla yürüyorlar Kastamonu’ nun yürekli insanları eski yolda. Attıkları her adımın bağımsızlığa doğru giden uzun yolun bir parçası olduğuna inanarak azimle yürüyorlar. İstanbul ve Rusya’ dan gemilerle İnebolu’ ya getirilen silah ve cephaneyi tam üç yıl boyunca Ankara’ ya taşıyorlar, sabırla. Bu güzergâhın önemini Mustafa Kemal Atatürk“Gözüm Sakarya’ da, Dumlupınar’ da; kulağım İnebolu’ da.” sözüyle belirtmiştir.
Bir ulusun yeniden doğuşunun destanı yazılıyor Kastamonu’ dan …
9 Haziran 2025 Perşembe günü, İnebolu Türk Ocağı önünde saygı duruşu ve İstiklal Marşı okunarak il protokolüyle beraber Kastamonu merkezinde yer alan Kışla Parkı’ na doğru 95 kilometrelik tarihi güzergâh yürüyüşümüze başladık.
Yürüyüşün ilk gününe farklı şehirlerden gelen çok sayıda dağcılar, Nevşehir Jandarma At ve Köpek Eğitim Merkezi Komutanlığı (JAKEM), Kastamonu Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi öğrencileri, UMKE ve 112 Acil Servis personelleri katıldı.
İnebolu’ nun eski evlerle süslenmiş sokaklarından geçerken halkın coşkusu tezahüratı arasından yürüyüşümüz renklenmiş ahşap evler, sardunyaların sarktığı pencereler, ilgi çekici tokmaklarıyla kocaman kapıları, taş kaldırım sokaklarından; Türkiye’nin İstiklal Madalyası’ na sahip tek ilçesi olan İnebolu’ dan coşku ile başladı.
Yürüyüşe Kastamonu Dağcılık ve Doğa Sporları Derneği Başkanı Dr. Alp Arslan liderlik etti. İlk gün yürüyüşü, İnebolu Türk Ocağı önünden çıkıştaki Taşoluk ayrımına vardığımızda; kalabalık kent yaşamından uzaklaşıp doğanın sevecen kollarıyla sarıldığımızı hissettik. Artık orman yoluna dönüşen eski yolun bir yanı orman, diğer yanıysa derin bir vadi idi. Karşı tepelerdeki dağınık mahalleler, yeşillikler arasından insanlar el sallayarak selam gönderiyordu yürüyüşçü konuklarına. Uğrak Köyü’ ne vardığımızda fındık bahçelerinin manzarası ilgimizi çekiyordu …
Yukarı Çaylı Köyü’ nde verilen öğle yemeğine kadar aralıksız görsel güzellikler arasında zorlu yürüyüşümüz devam etti. Bir saat süren öğle yemeği arasından sonra yürüyüşümüze, Yukarı Çaylı Köyü’ nden itibaren vadiyi solumuza alarak devam ettik. Kiraz, kayın, kestane ve çam ağaçları arasından kıvrılan yol, Çuhadaroğlu’ na doğru yükseliyordu. Eski kağnı yolu, yemyeşil çimlerle ve renkli çiçeklerle kaplanmıştı. Karşıdaki köyleri kaplayan sık orman dokusu, yaban hayatın o kadar da uzağında olmadığımızın bir göstergesiydi. Yamaçlara sıralanan ayva, fındık ve çam ağaçları arasından yürüyerek, Soğukpınar, Adar ve Beyler köylerindeki ahşap evler arasından geçerek; İlk gecenin geçirileceği Çuha Doruğu kamp alanına ulaşıldı.
Toplamda 20 kilometrelik ilk gün yürüyüşünü tamamladıktan sonra orman içinde kamp alanında çadırlarımızı kurduk. Yemek molası verdik; akşam ateş yakılarak ateş başında arkadaşlarla sohbetlerden sonra, ertesi günün yürüyüşü için çadırlarımızda dinlenmeye geçtik.
Sabah kahvaltı sonrasında çadırlarımızı toplayarak 24 kilometrelik ikinci gün yürüyüşüne Çuhadaroğlu kamp alanından başladık. İkiçay Vadisi’ ne inen ikinci etapta; doruğu kaplayan sis bulutu, aşağıya indikçe dağılıyor ve nefis bir manzara seriliyordu önümüze. Coşkun yeşilin türlü tonlarını giyinmiş bir orman, tepelere yayılan köy evleri, vadiyi verimli kılan coşkun bir dere ve uzaklarda heybetle dikilen Kara Cehennem Boğazı’ na çam ağaçlarının kokusu eşlik ediyordu …
Küre Dağları doğal güzellikleri arasındaki 10 km’lik yürüyüşümüz sonrasında Ayrancı Yaylası’ nda öğle yemeği arası verildi. Küre ilçe girişinde yürüyüşçüleri Küre Yatılı Bölge Okulu öğrencileri, Kastamonu Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı ve Küre’ de oturan çok sayıda vatandaş coşkuyla karşıladılar. Küre ilçe merkezine, Kastamonu Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı önderliğinde girildi. İlçe merkezinde yerel halka ve yürüyüşçülere Millî Mücadele ruhunu yansıtan tiyatro oyunu sergilendi. Ayrıca bölgede eğitim gören ilkokul öğrencileri tarafından yerel halk oyunu gösterisi yapıldı.
Küre Belediyesi tarafından sunulan Ecevit Çorbası ikramı yapıldıktan sonra yürüyüş, ikinci gün kamp yeri olan Ecevit Hanı’ na doğru yoğun yağmur altında devam etti. Toplamda 24 kilometrelik ikinci gün yürüyüşünü tamamladıktan sonra orman içinde Ecevit Han kamp alanında çadırlarımızı kurduk. Yemek molası verdik; akşam ateş yakılarak ateş başında arkadaşlarla sohbet ederken ıslanan kıyafetlerimizi kuruttuk.
25 kilometrelik üçüncü gün yürüyüşü Ecevit Hanı’ ndan başladı. Orman ve toprak, kimi zamansa asfalt olarak devam etti. Patika yol, inişli çıkışlı doğal güzellikler arasında geçen zorlu bir yürüyüşten sonra Ödemiş Köyü’ nde öğle yemeği molası verildi.
Yemekten sonra yürüyüşümüz, Ahmet bey ve Oyrak köylerini geçip Kırcalar’ da devam etti ve sonrasında Şerife Bacı Anıtı’ nı ziyaret ettik. Millî Mücadele’ nin kadın kahramanlarından olan Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusuna cephane taşırken kağnısının üzerinde donarak can vermiş bir kahramandır.
Saygı duruşundan sonra Şerife Bacı Anıtı’ ndan Seydiler ilçe merkezine, çok sayıda vatandaş, öğrenci ve Kastamonu Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı jandarma komandoları ile birlikte yürüdük. Seydiler ilçe merkezinde Kurtuluş Savaşı ruhunu yansıtan tiyatro gösterisi sergilendi.
Seydiler Belediyesi tarafından biz yürüyüşçülere ve törene katılanlara çorba ikramı yapıldı. Ardından biz yürüyüşçüler, son kamp yeri olan Halkacılar Yaylası’ na doğru yürüyüşe geçtik.
Toplamda 25 kilometrelik üçüncü gün yürüyüşünü tamamladıktan sonra orman içinde kamp çadırımızı kurduk. Yemek molası verdik; akşam ateş yakılarak ateş başında bir süre sohbetten sonra günü tamamlayarak çadırlarımıza dinlenmeye çekildik.
Yürüyüşün 27 kilometrelik son etabı Halkacılar Yaylası’ndan başladı. Muhteşem manzaralar arasında zorlu asfalt ve toprak yoldan devam ederek yürüyüş rotamızda olan Kurtuluş Savaşı gazisi Halime Çavuş’ un mezarını ziyaret ederek saygı duruşunda bulunduk.
Ardından çok sıcakta asfalt yoldan yürüyerek Gölköy Orman Fidanlık İşletme Şefliği’ne ulaşıp öğle yemeği molası verdik.
Bu noktada Kastamonu Valisi, yürüyüşçüleri sembolik İstiklal Madalyası ve katılım belgeleri ile onurlandırdı. Ardından yürüyüşümüze Kastamonu merkezinde yer alan Kışla Parkı’na doğru devam ettik. Atatürk’ün Kastamonu ziyaretinde önemli duraklardan biri olan Taş Köprü’yü geçip Kastamonu’ya girdik.
Eski çarşısı, güzelim konakları, tarih kokan sokaklarıyla yaşamın telaşı içinde karşıladı şehir bizi. Resmî törenlerin ardından dört gün boyunca devam eden, toplamda 95 kilometrelik tarihi yürüyüşü tamamlamanın gururuyla Ankara’ ya döndük.
Hacı Bayram Camii’nin avlusundayız. Bugün Dr. Ali Vedat OYGÜR hocamızla Hacı Bayram Camii ve çevresini gezeceğiz.
Hadi siz de gezi ekibine katılın. Bakalım hocamız ne diyor?
Fotoğraf:İlter AKINOĞLU
Ankara, her zaman dinler için önemli bir merkez olmuştur. Birçok dini burada görebiliriz. Önce çok tanrılı pagan dinleri vardı. Sonra, Galatların bölgeye yerleşmesiyle Yahudilik geldi. Ardından da Hristiyanlık ortaya çıktı. MS 300’ de Ankara’ nın bir piskoposu vardı. O dönemlerde Hristiyanlık, Roma’ da henüz resmî din olarak kabul edilmemişti. MS 313’ te Büyük Konstantin, Hristiyanlığı Roma’ nın resmî dinlerinden biri olarak tanıdı. İlk kilise meclisi 314’ te Ankara’ da toplanmış. İlk kiliseyi de Aziz Vasileus, Augustus Tapınağı’ nı kiliseye çevirerek kurmuştur. Aziz Pavlus, Ankara’ ya iki defa, 355 ve 360 yılları arasında gelmiştir. Yahudilere vaaz vermiştir. İncil’ de “Galatyalılara Mektup” adlı bir bölüm vardır; bu vaazlardan orada da söz edilir.
Ankara, Danişmentliler tarafından alındıktan sonra İslam yayılmaya başlamıştır. 1350’ den sonra Ahiler gruplar halinde Ankara’ ya gelmeye başlamış ve bu tepeye yerleşmişlerdir.
Meydanın girişinde bulunan kalıntı, Selçuklu dönemine ait bir ev kalıntısıdır. Caminin çevresinde de evler bulunmaktaydı.
Hacı Bayram-ı Velî (asıl adı Numan bin Ahmed), 1352’ de Ankara’ nın Solfasol (Zülfazıl) köyünde doğmuş, 1360–1389 yılları arasında eğitim almıştır. Müderris olduğunda, Ankara’ nın önde gelen medreselerinden Melike Hatun Medresesi’ nde görev yapmıştır. Üç yıl burada çalıştıktan sonra tasavvufu öğrenmek istemiş ve Kayseri’ ye, Aksaraylı Şeyh Hamidüddin’ in dergâhına gitmiştir. Hamidüddin-i Velî (Somuncu Baba) ile Kurban Bayramı’ nda karşılaşmışlardır. O zaman Hamidüddin-i Velî, “İki bayramı birden kutluyoruz!” diyerek ona “Bayram” lakabını vermiş ve talebeliğe kabul etmiştir. Somuncu Baba ile Hacı Bayram’ ın yolları bundan sonra ayrılmaz hâle gelmiştir. Somuncu Baba ile önce Bursa’ ya, sonra da hacca gitmişlerdir.
Somuncu Baba’ nın vefatından sonra, onun işaretiyle Ankara’ ya dönen Hacı Bayram, çiftçilikle uğraşmıştır. Somuncu Baba Ahîdir; Hacı Bayram da Ahîlik geleneği içinde yetişmiştir. Hacı Bayram, Ankara’ ya döndüğünde Bayramiyye tarikatını kurmuştur. Tarikatın üç temel ilkesi vardır:
Yoksullara yardım et.
Yanındakilere meslek öğret.
Hepiniz bir işle meşgul olun.
Bayramiyye tarikatının nüfuzu giderek artmıştır. Öyle ki bu durum, II. Murad devrinde devlet erkânını rahatsız edecek boyuta ulaşmıştır. Bu rahatsızlıkta, o dönemlerde Şeyh Bedreddin ve çevresinde gelişen olayların da etkisi olmuştur. Bunun üzerine II. Murad, saltanatının başlarında (1421–1424) Hacı Bayram’ ı Edirne’ ye davet etmiştir. Hacı Bayram ile görüşen II. Murad, hakkında söylenenlerin asılsız olduğunu anlayınca ona hürmet göstermiş ve Eskicami’ de vaaz vermesini istemiştir. Daha sonra Ankara’ ya dönen Hacı Bayram, irşat faaliyetlerine devam etmiştir. Hacı Bayram-ı Velî, 1430 yılında Ankara’da vefat etmiştir. Kendi adıyla anılan caminin yanına defnedilmiştir.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Hacı Bayram Camii, ilk yapıldığında bugünkü hâlinden daha küçükmüş. Minarenin olduğu yer ve diğer taraftaki kemerli bölüm sonradan, Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Caminin çevresinde yürümeye devam ediyoruz. Caminin bir köşesi, Augustus Tapınağı’nın köşesiyle birleşmektedir. Bilinçli olarak yapılan bu mimari dokunuş, dinlerin sürekliliğini vurgulamaktadır.
Fotoğraf:İlter AKINOĞLU
Yürüyüşümüze Bentderesi’ ne doğru devam ediyoruz. Yolun sol tarafında Ahi Yakup Camii bulunuyor. Bu cami, Ahi kültürü içinde önemli bir yeri olan Ahi Yakup’ un vakıf eserlerinden biridir. Mimari tarzıyla dönemin Anadolu Ahi-Tekke geleneğini yansıtır; Ankara’nın manevi ve yapısal mirasında kıymetli bir örnektir. Camii, 1392 yılında Ahi Sinan oğlu Ahi Çelebi’ nin oğlu Ahi Yakup tarafından onarılmıştır. Bu tarihten önce de Ahi Şüca, Melik, Ali ve Şerafeddin gibi diğer Ahi reisleri tarafından yapıldığı düşünülmektedir.
Biraz ileride kaldırımın üstünde bir mezar var: Gülbaba’ nın mezarı. O da Ahîlerden biriymiş.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Sağ tarafta bir yola sapıyoruz. İleride Ankara’nın önemli kuleli yapılarından biri olan İzzet Aykurt Bey’ in evi var. 1924’ te inşasına başlanmış, 1931’ e kadar devam etmiştir. Kule kısmında üst katlara çıkan merdivenler vardır. Yürüyüşümüze devam ediyoruz. Sağ taraftan sokağa giriyoruz. Karşımızda Ankara Kalesi duruyor. Hoca, Bentderesi’ ni işaret ederek Hatip Çayı’ nın geçtiği güzergâhı anlatıyor. 1957’ den sonra yaşanan sel nedeniyle üzeri kapatılmıştır.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Emir Nusreddin’ in türbesi ve yanında Ördekçiler Mescidi yolun karşı tarafında kalıyor. Eskiden önünde karşıya geçmek için bir köprü varmış. Köprünün adı Ördekçiler Köprüsü’ymüş. Bir diğer köprü de Tabakhane Camii önündeymiş. Şimdi her ikisinin yerinde bulvar var. İleride Şeyh İzzettin’ in türbesi var. Ölüm tarihi 1305 olarak kayıtlara geçmiş. Hacı Bayram’ dan 50 yıl önce yaşamış.
Fotoğraf:İlter AKINOĞLU
Yürüyüşümüze devam ediyoruz, şimdi Şeyh İzzettin Camii’ne geldik. Küçük bir mescit, yapıldığında minaresi yokmuş; sonradan ilave edilmiş.
Şimdi yukarı doğru çıkarak Hacı Bayram Camii’ nin etrafındaki geniş turumuza devam ediyoruz. Buradan Bentderesi’ ndeki cami daha rahat görünüyor. Bu caminin adı Tabakhane Camii’ dir.
Ankara’ daki Tabakhane Camii (diğer adıyla Dabakhane Camii), Bentderesi Mahallesi’ nde yer alan sade, yapısal ve tarihî açıdan etkileyici bir mescittir. 19. yüzyıl başlarında, muhtemelen Kadı Necmeddin’ in vakfıyla inşa edilmiştir. Doğrudan bir inşa kitabesi bulunmasa da 1900–1901 tarihli bir onarım kitabesi mevcuttur.
Sağındaki taş yapı, Şeyh Abdülkadir İsfahanî tarafından yaptırılmış olan İsfahanî Mescidi’ dir. Şeyh Abdülkadir İsfahanî, Hacı Bayram-ı Velî’ nin halifesidir. Abdülkadir İsfahanî’ nin peygamber soyundan geldiği de kayıtlarda yer almaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ nün 1963 restorasyonu sırasında bulunan bir kitabe, mescidin 1570 yılında Abdülkadir İsfahanî tarafından yaptırıldığını göstermektedir. Bu kuşbakışı seyirden sonra Hacı Bayram Camii bölgesinden Hal’ e doğru gidiyoruz. Her yer tarih kokuyor.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
1920’ de Vakıflar İdaresi tarafından okul olarak yapılan binanın önündeyiz. Bina, 1920’den bu yana çeşitli amaçlar için kullanılmış, günümüzde de aktif olarak kullanılmaktadır. Biraz ileride bir otel var. Şimdi otelin önünden geçiyoruz. Güzel bir otel; adı Berlitz Otel. Ulus’un tarihî dokusuna uyumlu bir yapıda, Cumhuriyet’ in kuruluş döneminde, yani 1920’ li–1930’ lu yıllarda inşa edilmiştir.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Yolun karşısına geçiyoruz. Karşıda bir çarşı var. Eskiden adı Tahtakale Çarşısı’ ymış. Bir yangın sonucunda bütün bölge yanmış. Gezdiğimiz çarşı daha sonra inşa edilmiş. İçerisinde biraz gezindikten sonra sanat kokan bir binanın önüne geliyoruz:
Erzurum Oteli. Ankara Ulus’ta yer alan Erzurum Oteli (eski adıyla Abdullah Oteli), 1916–1917 yıllarında Macar mimarlar tarafından inşa edilmiş neoklasik bir yapıdır. Başlangıçta konut olarak kullanılmış, 1930’ larda otel olarak hizmet vermeye başlamış ve Abdullah Oteli adını almıştır. Otelin yanındaki yapı da aynı dönemin binalarındandır. Bu iki yapı, 1917 yılında Macar ustalar tarafından yapılmıştır. İkinci bina da 1933’ te otel olarak kullanılmaya başlanmış; adı Avrupa Oteli’ ymiş.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Otellerin karşısında Hallâc-ı Mansur adına yapılmış Hallâc Mahmut Mescidi bulunuyor. Mescidin yanındaki türbe, 2000’li yıllarda yapılmış. XVI. yüzyıldan kalma, tek kubbeli, güzel bir Osmanlı dönemi mescididir. Kapı üzerindeki orijinal Arapça kitabe, yapının 952 Hicrî / 1545–46 Miladî yıllarında “Ali oğlu Abdullah” tarafından inşa edildiğini belirtmektedir.
Hal’ in arka tarafında yürüyüşümüze devam ediyoruz. Eski Modern Çarşı’ nın önündeyiz. Burada, 1929 yangınından önce İnkılap İlkokulu varmış. 1957 yılında yıkılmış, 1959’ da Modern Çarşı inşaatı başlamış ve 1961’ de çarşı açılmış. Fakat o da başka bir yangında tahrip olarak yıkılmış.
Şimdi merdivenlerden inerek Çerkeş Sokağa gideceğiz ve Suluhan’ ı göreceğiz. Suluhan’ a giderken İbadullah Camii’ nin önünden geçiyoruz. Hoca İbadullah Efendi, 15. yüzyılda bu camiyi yaptırmıştır. 17. yüzyılda Hacı Yusuf tarafından restorasyonu yapılmıştır.
Suluhan’ ı, Yavuz Sultan Selim’ in Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa, 1511’ de yaptırmıştır. Hasan Paşa, 1514’ teki Çaldıran Savaşı’ nda şehit düşmüştür. Vefatından sonra han sahipsiz kalmış, harap olmuştur. 1876’ da Ankaralı Mehmet Emin Efendi hanı satın alıp restore etmiş ve ilaveler yaparak kullanıma açmıştır. Mehmet Emin Efendi tarafından bir şadırvan ilave edildiği için adı “Suluhan” olmuştur.
Tarih gezimiz bu sefer Gençlik parkında sonlanacak. Günün değerlendirmesini, aklımıza takılan soruları Sayın Dr. Vedat Oygür’ e soracağız. Bir dahaki seferde yine Ankara’ nın tarihini keşfetmek için buluşmak üzere hoşça kalın.
Bu (Mayıs 2025) ayki “Bir Bilenle Geziyoruz” kapsamında; Sayın Dr. Ali Vedat OYGÜR’ ün rehberliğinde ve Cengiz PAMUK koordinatörlüğünde Ankara Kalesi ve çevresini ziyaret ediyoruz.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
İlk önce Ankara sevdalıları ve fotoğraf severler ile Ankara Kalesi’ ne en yakın nokta olan Hisar Parkı caddesinde buluşarak gezimize başlıyoruz. Sayın OYGÜR bizlere kısaca Kale’nin yapılış tarihini ve devamını, etrafındaki camileri, mescitleri, kiliseleri, meydanları, sokakları ve hanları anlatıyor.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Daha sonra Ankara Kalesi’ nin 330 yılında yapılmaya başlandığını ve bunun 650-670’ li yıllara kadar devam ettiğini, Kale’ nin İç ve Dış Kale olarak ikiye ayrıldığını, 600’ lü yıllarda yapılan surlardan günümüze bir şey kalmadığını, surların Doğu Roma döneminde yapıldığını, Ankara halkının surlara hisar dediğini, Ankara’ nın bütün zenginlerinin ve esnaflarının bu bölgede ikamet ettiklerini, 1916 yılındaki yangında bu bölgenin tamamen yandığını ve bölgenin zenginleri ile esnafının burayı terk ettiklerini, bu yangından sonra Ankara’ nın fakirleşmeye başladığını, Moğol Akınlarının 630’ larda başladığını ve Ankara’ nın çok sıkıntı çektiğini, 859 yılında tekrardan onarıldığını, Kale burçlarının 1550 metre olduğunu, burçlar arasında 40’ ar metre mesafeler bulunduğunu ve toplam 20 tane ve dörtgen şeklinde olduğunu, surları yaparken etraftaki tarihî kalıntı (tiyatro, tapınak, heykel, lahit vb.) taş ve mermerlerden yararlandıklarını, Zeus, Apollon, Artemis ve Athena gibi tanrıların Anadolu’ da olduklarını ancak Anadolu’ nun bu tanrılara sahip çıkamadığı için Yunanlıların sahiplendiğini, Ankara’ da da bir Zeus tapınağının ve mahallesinin olduğunu, İç Kale surların uzunluğunun 1150 metre ve bu burçların beşgen olduğunu, güvenlik nedeniyle burçlar arasındaki mesafenin 20 metre olduğunu ve 42 tane bulunduğunu, şimdiki Etnografya Müzesi ve çevresinin Ankara’ nın Bedesteni olduğunu, Bedestenin 1460’ lı yıllarda yapıldığını, bedestende Ankara’ ya özgü tiftik keçilerinden elde edilen tiftiklerden giysiler üretildiğini ve bu ürünlerden ticaret yapıldığını, kamu yapılarının devlet tarafından değil hayırseverler veya zenginler tarafından finanse edildiğini ve bütün ticaretin bu bölgede yapıldığını, Kale’ nin girişindeki saat kulesinin 1884 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ ın emri ile yapıldığını, Kale kapısının kafes şeklinde ve iki aşamalı olduğunu, Selçuklu Dönemi’ ndeki camilerde minare olmadığını Ali Vedat OYGÜR hocamızdan keyifle dinliyoruz.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUKve Ali DURMAZ
Ulus’a gelip de Kınacızade Konağına uğramamak olmaz diyoruz elbette. Eski Başbakanlardan Sayın İsmet İNÖNÜ’ nün özel kalem müdürlüğünü yapmış kendini kültür ve sanata adamış bir hayırsever olan, Kadın Siyasetçiler Platformu Kurucusu ve Genel Başkanı Sayın Yurdusev ARIĞ ve ilk TRT haber sunucularından Sayın Jülide GÜLİZAR’ ın da odalarını ziyaret ediyoruz ve konakta bir çay molası veriyoruz. Bu konağın bir diğer özelliği ise tarihçi Prof. Dr. Sayın Halil İNALCIK’ ın her Ankara’ ya gelişinde kaldığı ve çalışmalarını yaptığı bir odasının bulunuyor olmasıdır.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Hocamız Sayın OYGÜR, İç Kale kapısının iki demir parmaklık ile korunduğunu, Evliya ÇELEBİ’ nin bu demir parmaklıklar için “benim pazım kalınlığında” dediğini, İç Kale’de hem hapishane (zindan) hem de paraların saklandığı yerlerin olduğunu, bu arada askerî karargâhların, Meryem Ana Kilisesinin ve gözetleme kulelerinin bulunduğunu anlatıyor bizlere.
Kale bölgesinde yer alan diğer camileri de ziyaret ediyoruz. 1197-98 yıllarında yapılan Sultan Alaaddin Camii avlusunda aile mezarlığının bulunduğunu, cami minberinin çakma künde kari ahşap oymacılığının eşsiz bir örneği olarak marangoz İbrahim oğlu Ebubekir tarafından yapıldığını öğreniyoruz. 1289-90 yıllarında Ahi Kardeşler tarafından yaptırılan Ramazan Şemsettin Camii, 1382 yılında yapılan Ahi Elvan Camii ve 1571 yılında yapılan, avlusunda Misafir Fakih’ in mezarının da yer aldığı Misafir Fakih Mescidini de ziyaret ediyoruz. Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan Arslanhane (Ahi Şerafettin) Camii’ nin minberinin üst kısmında eski Türklere ithafen ejderha motifinin olduğunu ve minber etrafındaki ahşap motiflerin Ebubekir’ in oğlu Mustafa tarafından yapıldığını da öğrenmiş bulunuyoruz.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Atalarımızın Anadolu’ya her ne kadar 1071 yılında gelseler de Selçukluların Ankara’ ya ancak 1143 yılında geldiğini, 1362’ de I. Murat’ ın Ankara’ yı Osmanlı’ ya kattığını, Kalenin uç noktasının Ak Kale burcu olarak adlandırıldığını ve rakımının 798 metre, Ankara Ovasından 110 metre ve Ankara’ nın en yüksek noktası olduğunu, Alitaşı sokağında Alitaşı isimli ve yumurta şeklinde sarı büyük bir taş bulunduğunu fakat bu taşın 1998 yılında kaybolduğunu da üzülerek öğreniyoruz.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Zamanla eski özelliklerini kaybeden At Pazarı meydanına geliyoruz.
At Pazarı’ndan sonra Koyun Pazarı’ nın, Saman Pazarı’ nın ve hemen alt kısmında da Araba (Kağnı) Pazarı’ nın olduğunu, kayıtlarda 54 tane han olduğunu fakat günümüzde bunlardan sadece 12 tanesinin mevcut olduğunu, Kurşunlu Han’ ın 1522-23 yıllarında yapıldığını, 1500’ lü yılların başında yaptırılan Yeni Han’ ın 1936’ da yıkıldığını, 1510’ lu yıllarda yaptırılan Çukur Han’ ın Divan Oteli olduğunu ancak kim ya da kimler tarafından yaptırıldığı veya yapıldığının ve yapılış tarihinin bilinmediğini, 1522 yılında Çengel Han’ ı Rüstem Paşa’ nın yaptırdığını, bu hanlarda zahire ve tiftik satışlarının yapıldığını, 1511 yılında Safran Hanı’ nı Lütfü Paşa’ nın yaptırdığını, Cumhuriyet’ in ilk yıllarında Çukur Han’ ın karargâh olarak kullanılırken diğer hanların hapishane ve 16. veya 17. yy da yaptırılan Bilaloğlu Han’ ın da kadın ve çocuk hapishanesi olarak kullanıldığını, bu hanlardan sadece Çengel Han’ ın özgün yapısını koruduğunu, diğer hanların restorasyon sırasında özgünlüğünü kaybettiğini de öğreniyoruz.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Ahi Şerafettin’ in yaptığı diplomatik görüşmeler sayesinde Moğol Akınlarının Ankara’ ya hiçbir zarar ziyan vermediğini, camilerdeki sütun alışkanlığının Horasan’ daki çadırın içindeki direkler geleneğinden geldiğini, Ankara’ nın tiftik üretiminde ticaretinde merkez oluğunu ve dünyaya ihraç edildiğini, çeşitli ülkelerin ticari temsilciliklerinin bulunduğunu hocamızdan dinliyoruz.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Azade Han’ ı, 1511 yılında yapılan Safran Han’ ı, Pirinç Han’ ı ve son olarak Çıkrıkçılar Yokuşu eski adıyla Uzun Çarşı’ yı da ziyaret ederek rotamızı saat 19.00 gibi tamamlıyoruz. Bir sonraki rotada görüşmek üzere ayrılırken, hocamız Ali Vedat OYGÜR’ e ve bu gezileri düzenleyen FSK ile bizleri yalnız bırakmayan tüm katılımcılarımıza çok teşekkür ediyoruz.
İlkbaharın eşsiz güzelliklerini yaşadığımız, güneşin içimizi ısıttığı bu günlerde, Ankara’ nın yoğun koşturmacasından uzaklaşıp doğa ve tarihle buluşmak için “Yol Arkadaşlarım” Fotoğraf Sanatı Kurumu Derneği ekibimizle Eskişehir’ in Sivrihisar ilçesine doğru yola çıkıyoruz. Sabahın erken saatlerinde Kumrular Caddesi’ nden başlayan yolculuğumuz, şehrin karmaşasından sıyrılıp doğanın ve tarihin kucağına adım atmanın heyecanıyla dolu.
Ankara-Eskişehir yolunda yaklaşık bir buçuk saat süren keyifli yolculuğumuzun ardından, Eskişehir’ in güzel ilçesi Sivrihisar’ a ulaşıyoruz. Yerel rehberimiz Hakan Bey ile buluşup, yolculuğun yorgunluğunu atmak için Belediye Çay Bahçesi’ nde çay ve kahvaltı molası veriyoruz. Ardından rehberimiz Hakan Bey, Sivrihisar’ ın muhteşem tarihini anlatmaya başlıyor.
Fotoğraf makinelerimizle bu tarihi ve doğal güzellikleri ölümsüzleştirirken, bir yandan da Hakan Bey’ in Sivrihisar’ a dair anlattığı tarihi bilgiler ve efsaneleri dinliyoruz. Sivrihisar, Eskişehir’ in en büyük ilçelerinden biri ve tarihi dokusuyla büyüleyen bir yer. İlçe; Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalma camiler, evler ve diğer tarihi yapılarla dolu.
Sivrihisar’ da İlk Durağımız: Ulu Cami
İlçe merkezinde yer alan bu yapı, 1275 yılında Mevlâna Celaleddin Rumi’ nin müritlerinden Emineddin Mikail tarafından yaptırılmıştır. Anadolu’ nun en büyük ahşap direkli camilerinden biridir. 1485 metrekarelik bir alana kurulmuştur ve çatısını 67 adet ahşap sütun taşımaktadır.
Minberi adeta bir sanat şaheseridir. El işçiliğiyle Horasanlı İbni Mehmet tarafından geçme tekniği kullanılarak yapılmıştır. Caminin kapısının etrafına Ayet-el Kürsi işlenmiştir. Duvarlar kesme taş ve moloz taşla örülmüştür. Caminin sağ ve sol kanatlarında kitabeler yer almaktadır. Dört giriş kapısı bulunan caminin minaresi, cami inşasından 139 yıl sonra Taymis oğlu Hacı Habib tarafından yaptırılmıştır.
Camisiz Minare (Kılıç Mescidi)
Selçuklu dönemine ait olan bu yapının camisi ahşaptan yapıldığı için, zamanında çıkan bir yangın sonucunda tamamen yanmış ve yalnızca minaresi günümüze ulaşabilmiştir.
Ermeni Kilisesi (Kızıl Kilise)
1881 yılında yapılan bu Ermeni kilisesinde çan kuleleri bulunmamaktadır. Kızıl kesme taştan inşa edildiği için “Kızıl Kilise” olarak da anılan yapı, neyi betimledikleri tam olarak anlaşılamayan fresklerle bezelidir. Kilisenin arka kısmında vaftiz odası, güney kısmında ise papaz odası yer almaktadır.
Alem Şah Kümbeti
Ulu Cami’ nin hemen yanında bulunan Alemşah Kümbeti, Selçuklulardan miras kalan bir yapıdır. Selçluklu Sultanı Melikşah tarafından, şehit edilen kardeşi Sultanşah anısına yaptırılmıştır.
Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi
Türkiye’nin ilk açık hava heykel müzesi olma özelliğini taşıyan bu alan, sanatseverler için önemli bir durak. Peki, Metin Yurdanur kimdir? Sivrihisar’ da doğan Metin Yurdanur, çocukluk ve lise yıllarını burada geçirmiş; eğitimini ise Resim-İş Bölümü’nden mezun olarak tamamlamıştır.
Kilim Müzesi
Türk kültürüne ait halı, kilim ve el sanatları örneklerinin sergilendiği bu müze, mutlaka görülmesi gereken güzel bir yerdir.
Saat Kulesi
Saat Kulesi, Sivrihisar’ ın simgelerinden biri. Etrafına yürüme yolu ve camdan seyir terası yapılarak turizme kazandırılmış. Saat Kulesi, 1899 yılında dönemin kaymakamı Mahmut Bey tarafından yaptırılmış. Dört tarafında da saat bulunuyor.
Doğanın huzur dolu kuş sesleri eşliğinde gezimizi sürdürüyoruz. Göz kamaştıran güzellikler arasında her kare, bu unutulmaz deneyimi kalıcı bir hatıraya dönüştürüyor. Rehberimizin Sivrihisar anlatımı tamamladıktan sonra öğlen yemeği için önceden ayarladığımız Sivrihisar belediyesinin yöresel lokantası giderek İlk olarak Sivrihisar’ ın en meşhur lezzetlerinden özellikle yaptıkları Bamya Çorbası, Kalem Dolması, Höşmerim tatlısını tattıktan sonra tescilli dövme sucuklularımızı kasaptan alarak bu güzel ilçeden ayrılıyoruz. Yönümüzü Eskişehir’ e çeviriyoruz. Şimdiye kadar birçok yer gezip görme şansım olsa da Eskişehir’ in bendeki yeri her zaman farklıdır.
ESKİŞEHİR
Yaklaşık 1,5 saatlik yolculuğun ardından ilk durağımız Eskişehir’ deki Porsuk Çayı ve Adalar Bölgesi oldu. Şehir merkezinde yer alan bu bölgede önce gondol ve tekne turu yaptık. Ardından nehir kenarındaki kafelerde çay ve kahvemizi yudumladık. Ortam, bizlere adeta bir Avrupa şehrindeymişiz hissi verdi.
Odunpazarı bölgesine ilk adım attığımız anda, birbirinden güzel ve otantik tarihi evler bizleri selamlıyor. Osmanlı sivil mimarisinin muhteşem örneklerinden olan bu evlerle dolu sokaklarda yürümek, adeta insanı zamanda yolculuğa çıkarıyor. Eğer gezi boyunca zaman sıkıntınız yoksa, gün boyu bu harika evlerin ve sokakların fotoğraflarını çekmek bile size ayrı bir keyif verecektir.
Sokaklarda ilerlerken ilk durağımız, Kurşunlu Camii ve Külliyesi oldu. 1517-1525 yılları arasında inşa edilen külliye, içinde birçok güzel bölümü barındırıyor. Sıcak Cam Atölyesi, dünyada tek olma özelliğine sahip Lületaşı Müzesi ve güzel hediyeliklerin satıldığı El Sanatları Merkezi, bu bölümlerden yalnızca birkaçıdır. Külliyede, insana huzur veren bir atmosfer hakim; bahçedeki banklarda oturmak bile büyük bir keyif veriyor.
Çağdaş Cam Sanatları Müzesi’ ne ya da üst kısımlarda yer alan Osmanlı Evi’ ne giderek, Odunpazarı Evleri’ nin muhteşem fotoğraflarını çektikten sonra, evlerin arasında yer alan şirin kafelerde soluklandık. Eskişehir’ in meşhur çiğ böreğini ve balaban köftesini yerken, semtin keyfini çıkardık.
Sazova Parkı
Odunpazarı Evleri’ nden sonraki durağımız, şehrin ünlü parklarından Sazova Bilim, Kültür ve Sanat Parkı oldu. Bu park, özellikle çocuklu ailelerin keyifli vakit geçirdiği bir yer. Park içinde Disneyland şatosunun benzeri olan Masal Şatosu, Korsan Gemisi, Sabancı Uzay Evi, Akvaryum ve Bilim Kültür Merkezi gibi güzel bölümleri gezdikten sonra, saat 19:00 civarında toplanıp Ankara’ya doğru yola çıkıyoruz. Sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren yolculuğumuzun her anı keyifle, sohbetle ve eğlenceyle dopdolu geçti. Sivrihisar ve Eskişehir’ in tarifsiz güzellikleriyle gözlerimiz ve kameralarımız birbirinden güzel görüntülerle buluşurken, veda anında tüm arkadaşların yüzlerinde hoş bir tebessüm vardı.
Bütün bu güzelliklere ev sahipliği yapan Sivrihisar ve Eskişehir’ de, hafta sonunun getirdiği kalabalık insan selini görünce, endişelerimi dile getirmeden edemiyorum. Yoğun ziyaretçi akını, umarım bu eşsiz tarih ve doğa harikasının zarar görmesine yol açmaz. Elbette herkesin bu güzellikleri görmesi, gezmesi ve yaşaması en doğal hakkı. Ancak bu alanların korunması ve gelecek nesillere aktarılması konusunda hepimizin bilinçli ve sorumlu davranması gerekiyor. Doğaya ve tarihi eserlere duyulan saygının her zaman öncelikli olması dileğiyle, sağlıcakla kalın.
Güneşli ama soğuk bir Ankara havasında 13 Nisan 2025 Pazar günü Ankara Kültür Rotaları gezilerimizde Dr. Ali Vedat OYGÜR Hocamızın önderliğinde bu kez Ankara’ da Roma Medeniyetine ait izleri aradık. Tabiki de bu arayışımızın başlangıç noktası Ulus’ ta yer alan Roma Hamamı kalıntıları olmalıydı.
Ankara tarih öncesi çağlardan başlayarak katman katman pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış zengin bir tarihe sahiptir. Ankara’ daki tarihi kalıntılar ilk insan olan primatların kalıntıları Neanderthal’ lerden başlayıp, Osmanlı ve sonrasında Cumhuriyet dönemine kadar uzanır. Roma dönemi ise Ankara’ da M.Ö. 189’ da Galatlar’ dan sonra başlamıştır. Ankara doğrudan imparator Augustus’ a bağlı olan son derece stratejik ve önemli bir kenttir Roma için, her ne kadar izlerini bugün yeteri kadar göremiyor olsak da.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Tarihi Roma Hamamı Kalıntıları:
Şu an kalıntılarını gördüğümüz Ankara’ daki bu hamam Roma’ nın 3. büyük hamamı olarak biliniyor. Tahminen hasta olan Roma imparatoru Caracalla’ nın iyileşmesi için yapıldığı düşünülüyor. Hamamın suyu o dönemde 62 km’ lik mesafeden Elmadağ’ dan getiriliyor. Hamam kalıntıları iki kısımdan oluşuyor; gymnasium denilen spor alanı ve kapalı hamam kısmı olmak üzere. Spor alanı normalde yolun karşısındaki binaların altına kadar uzanan geniş bir alan iken şu an sadece çok az bir kısmını görebiliyoruz.
Hamamın iki ana girişi var güney girişi halkın girdiği kapının bulunduğu 8 sütunlu giriş, kuzey girişi de imparatorluk bölmesi olan soyluların girişi olan 4 sütunlu giriş. Bir de malzemelerin girişinin yapıldığı rampalı üçüncü bir giriş de mevcut. Ayrıca kalıntıların arasında üstü kapalı sütunlu ve tek taraflı dükkanların sıralandığı bir caddeden kalanları da görebiliyoruz. Heykel kaideleri, sütun parçaları, yazıtlar ve mezar taşları da alanda sergileniyor. Atık su kanalları, servis kanalları, hamamın ısıtma sistemi, soğukluk (yüzme havuzu), sıcaklık, ılıklık bölümleri ile soyunmalık kısımları ve bölümler arasındaki geçişleri, su deposunu net bir şekilde görebiliyoruz.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Hamamın Soğukluk Bölümü ve Yüzme Havuzu
Hamamın Isıtma sistemi ve Bölümler Arası Geçişler
Sütun Başları
Romaya ait üzerinde Şifa Sembolü olan bir kalıntı
Roma Hipodromu:
Ne yazık ki Hipodrom ile ilgili herhangi bir kalıntı olmamakla birlikte, Augustus Tapınağındaki bir yazıdan tahmin edildiği üzere yolun karşısında yer alan gece konduların yıkılması ile ortaya çıkan düzlüğün Roma zamanında atlı araba yarışları ve atletizm oyunlarının yapıldığı Hipodrom olduğu tahmin edilmektedir.
Nympheum Anıtsal Çeşme ve Forum:
İzlerine rastlayamadığımız diğer bir Roma eseri de 1954 yılında İşbankası’ nın ek binası yapılırken temel kazısı sırasında ortaya çıkan Nympheum denilen çok büyük bir Anıtsal Çeşme’dir. Çeşmenin yanındaki boş alan da yine maalesef ki kalıntıları olmayan Forum yani Pazar yeri olarak kullanılan Halk Meydanı’ dır.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Hipodrom olabileceği tahmin edilen alan
Forum ve Meclis Binasının bulunduğu bölge
Palatium Saray ve Meclis Binası:
Yine kalıntılarını göremediğimiz diğer bir önemli eser de Palatium denilen Roma Sarayı’ dır. Saray 1954 yılında yapılan Ulus İşhanı’ nın temelinin kazısında ortaya çıkmıştır. Şu anki Defterdarlık Binasının 1953 yılındaki temel kazısı sırasında da girişi Forum’ a bakan Bouleterion Odeon denilen Kent Meclisi Binası çıkmıştır ve ne yazık ki o da diğerleri gibi binanın altında kalmıştır.
Cardo Maximus:
Cardo Maximus denilen kenarında dükkanların bulunduğu Roma’ nın ana caddesinin en azından bir kısmı Ulus Şehir Çarşısının yanında izlenebilmekle birlikte büyük bir çoğunluğu yine AVM binasının altında gömülü kalmıştır.
Julianus Sütunu:
Gerçek yerinde olmamakla birlikte en azından hala ayakta olan Sütunun İmparator Julianus’ un (M.S. 361-363) Ankara’dan geçtiğinde şerefine dikildiği söylenir. IV. yüzyılda yapıldığı sanılan esere halk arasında Belkıs Minaresi de denilmektedir.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Roma’ nın Ana Caddesi Cardo Maximus’ tan kalanlar
Julianus Sütunu
Temenos Duvarı:
Hacıbayram’ ın bulunduğu Kutsal alanların yer aldığı tepe anlamına gelen Acropolis’ i çevreleyen duvar kalıntılarıdır. Bizans dönemine aittir ve orijinal olan kısımlarının yapımında Bizanslılar tarafından Roma İmparatorluğuna ait eserler bilinçli olarak kullanılmıştır. Sonradan eklenen kısımlar ise orijinal duvar kalıntıları yıkılarak güvenlik gerekçesi ile Melih Gökçek döneminde yapılmıştır.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Temenos Duvarı
Acropolis Kutsal Tepe
Augustus Tapınağı:
Hacıbayram Camii ile bitişik olan tapınaktır. Ankara Anıtı olarak bilinir. Son Galat Kralı Amintas’ ın oğlu Prens Pilamenes tarafından Galatya’ nın Roma Eyaleti olması şerefine İmparator Augustus’ a bağlılık nişanesi olarak yaptırılmıştır. Tapınağın mimarı Pirieneli Hermogenes’ tir. Tapınağın altında Frigler’ e ait Ankara’ nın baş tanrısı ve Kibele’ nin kocası olan Ay Tanrısı Men (Attis) Tapınağı’ nın kalıntıları vardır. Augustus Tapınağı’ nın en önemli özelliği dünyada tek örneği olan İmparator Augustus’ un vasiyetinin Helence ve Latince olarak tapınak duvarlarına yazılmış olmasıdır.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUK
Augustus Tapınağı Kalıntıları
Augustus Tapınağı ve Hacı Bayram Camii
Roma Tiyatrosu:
Ankara Kalesinin eteklerinde Bentdersi’ nde dolmuş duraklarının karşısında şimdilerde restorasyonu süren 5000 kişilik tipik bir Anadolu Roma tiyatrosudur. Ankara’ da Roma izleri arayışımızı Roma Hamamından başlayıp Roma Tiyatrosunda noktalayarak bir sonraki gezimizde görüşmek üzere çaylarımızı yudumlayıp planlarımızı yapmaya başlıyoruz
Sayın Vedat Oygür’le Ankara gezimiz devam ediyor. Nerelerden ne hazineler çıkıyor, insan şaşırıyor. Bu hafta yıllarca oturduğum Cebeci’ye gidiyoruz.
Tanıdığımı sandığım ama geçmişinin bu kadar önemli olduğunu bilmediğim bir semt. Aslında Ankara’yı adım adım bir bilenle gezmek gerekiyor.
Gezimize Demirlibaçe’ den başlıyoruz. Vedat Hoca anlatıyor “Bu semtin adı demirli bahçe. Bahçe denmesinin nedenini tahmin edersiniz, eski fotoğraflarda burası yemyeşil bir yer; Demir de demiryolundan geliyor. Demir yolu buradan tepenin öbür tarafına dolanır. Tepenin öbür tarafı Saimekadın’ dır.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUKve İlter AKINOĞLU
Saime Kadın Ankara için önemli bir isim. Saime Hatun Hacı Bayram’ın torunu şeyh İnayetullah babanın kızıdır. Ankara’nın önemli ailesi Müderriszadelerdendir. Müderriszadeler Ankara’nın Mimarzadeler’le birlikte ilk 2 önemli ailesinden biridir.
Yahudi mahallesinin orada, Leblebici Mahallesi Camisi vardır. O camii Müderris ailesinin yaptırdığı bir camidir. O zamanlar, 1400’lerin sonu veya 1500’lerin başı, buralarda yerleşim vardı.
Biraz ileride Atatürk öğrenci yurdu vardır, halk arasında site yurdu olarak da bilinir.
Yurdun karşısındaki hastane de, Ankara Hastanesi’dir. Türk Kızılay’ı Ankara’ya bir modern hastane yapmak istiyor ve Fransız Mimar Jean Walter ile anlaşıyor. Proje 200 yataklı bir hastane ve hasta bakıcı okulunu kapsamaktadır.
Kızılay hastanesi ve hasta bakıcı okulunun yapımını Emlak Kredi Bankası üstleniyor. 1946 yılında inşaat başlıyor, fakat inşaatı bitiremiyor ve bırakıyorlar. Sonra inşaat Vehbi Koç’a veriliyor. Vehbi Koç 1952 yılında inşaata başlıyor. Bu sefer hastane 500 yataklı oluyor. Ankara hastanesi ve hemşire okulu, 1957 yılında bitiriliyor. Açılışı o zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar yapıyor. İlk açıldığı yıl Alman, İngiliz ve Macar doktorlar görev yapıyor.
Hastanenin yanındaki sokağın hemen ucunda Ulucanlar Cezaevi var, sokağın altındaki Talatpaşa Bulvarı ile arasındaki küçük mahalle Boşnaklar mahallesidir. 93 Osmanlı Rus harbinde, Osmanlı yenilince, ilk önce kaybettiği yer Bosna Hersek ve Sırbistan’dır. Buralar Avusturya Macaristan imparatorluğuna bırakılıyor. Sırplar hemen bağımsızlık isyan hareketlerine başlıyorlar. O isyanlar sırasında da oradaki Müslümanlara çok eziyet ediyorlar. Çok katliamlar oluyor. Müslüman halk oradan artık doğuya doğru göçe başlıyor. Önce Trakya’ya yerleşiyorlar, sonra İstanbul’a Ankara’ya da gelmeye başlıyorlar, ilk gelen grupların içindeki işçiler var. Fabrika işçileri oradan geliyorlar. At pazarındaki hanlara yerleştiriyorlar ve 1900 yılında bu mahalle yapılmaya başlanıyor. 1903’e kadar parça parça mahalle yapılıyor ve işçiler buraya yerleştiriliyor. Boşnak işçiler ilk önce demir yollarında çalışıyorlar sonra Milli Mücadele döneminde de imalatı harbiye fabrikalarında çalışmaya başlıyorlar.
Tabii bu Boşnakların gelip Ankara’ya yerleşmesi, Ankara’nın sosyal yaşamında çok büyük bir değişiklik yaratıyor. Gelenlerin hepsi işçi, Ankara’da işçi sınıfı oluşuyor. Boşnaklar için yapılan mahalle Türkiye’nin ilk toplu konut mahallesidir. İşçilerin çalışacakları yere gidebilmeleri için 1924 yılında belediye otobüsleri ile toplu taşıma başlıyor.
Talat Paşa Bulvarı 1900’lerin başından beri var. Yolun kenarında bulunan Türkiye Kamusen yazan binanın yanında benzinlik vardı. O binanın yerinde 1951 yılında Cebeci sineması vardı. Bu sinema ilk yapılan Mahalle sinemasıdır. Bu sinemayı yaptıran Cemali kardeşlerdir. Cebeci sinemasının, 1280 koltuğu vardı. 1980’li yıllarda yıkıldı.
Konservatuvarın önüne geldik:
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
3 Mart 1924’te tevhidi tedrisat kanunu çıkınca, İstanbul’daki Muzika-i Hümâyun’ un şefi Osman Zeki Üngör başkanlığında bütün müzisyenler, müzik aletleri trene bindirilip, Ankara’ya getirilirler. Bu müzik grubu, Riyaseti Cumhur musiki heyeti adıyla Ankara’ya gelir. Hergele meydanının oradaki Ankara evine yerleşirler ve 11 Mart’ta ilk konserlerini verirler.
Ankara tarihi açısından bunlar önemlidir. Musiki heyetinin şefi Osman Zeki Üngör’e en kısa zamanda Musiki Muallim mektebini açması görevi verilir. Eylül 1924’de Musiki Muallim Mektebi eğitime başlar.
Eğitim Bakanlığı’nın baş mimarı Ernst Arnold Egli ‘ye konservatuar binası yapımı için görev verilir.
İnşaat hemen başlar ve 1930 ders yılına burada girilir, okulun konser salonu da vardır. O salonda, her Cumartesi, halka Klasik batı müziği konserleri verilir. Ankara radyosu konserleri canlı olarak yayınlar. 1935 yılında Musiki Muallim Mektebi yerine konservatuvar kuralım düşüncesiyle Almanya’dan Prof. Hindemith getirilir. Hindemith’ in önerileri ile, önce 1924 yılında kurulan Musiki Muallim Mektebi, 1936’da Ankara Devlet Konservatuvarına dönüştürülür. 1938’de Müzik öğretmenliği bölümü Konservatuvardan ayrılır.
Yeni oluşturulan Ankara Devlet Konservatuvarında piyano, yaylı çalgılar, üflemeli çalgılar, opera, şan ve sahne oyunculuğu bölümleri vardı. 1982 yılına kadar Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak eğitim veren Ankara Devlet Konservatuvarı, aynı yıl Yükseköğretim Kurulu kapsamına alınarak Hacettepe Üniversitesine bağlanmıştır.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Binası
Bu binalar 1900 başında kışla olarak, başhekimlik binası da komutanlık olarak kullanılıyordu.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Milli Mücadele zamanında burası Cebeci askeri hastanesi oldu. Bu binalar savaştan sonra da askeri hastane olarak devam eder, sonra 1941 yılında ikinci dünya savaşı sırasında İstanbul vurulur korkusuyla İstanbul’daki Gülhane askeri hastanesi olduğu gibi buraya taşınır.
Daha sonra, 1945 yılında da Ankara Üniversitesine bağlı tıp fakültesi kurulur.
Askeri hastane, Etlik’ teki, Gülhane Askeri Hastanesinin yeri yapılınca 1953’te oraya gider. Bu binaları Sağlık Bakanlığı tümüyle tıp fakültesine tahsis eder.
Harita Genel Müdürlüğü
Çok zengin bir harita arşivleri vardır. Oraya önceden izin alarak girebilirsiniz.
Harita Komutanlığı harita müzesi gibi bir yerdir. 1880’lerde Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı kabartma haritalar, Kurtuluş Savaşı’nda kullanılan haritalar, sonraki dönemlerde askerlerin yaptığı haritalar vardır.
Yine, o eski dönem haritacılarının kullandığı malzemeler ve çok güzel bir de resim galerisi vardır. Bu resimler, Türk ressamlarının 1935-1943 yılları arasında Anadolu’dan Görüntüler diye yaptığı resimlerdir.
Randevu alınarak müze gezilebiliyor.
Askerlik Şubesi
Burası eskiden askerlik şubesiydi. Arka tarafında Dikimevi vardı. Artık seri kıyafet üretimini burada yapmıyorlar. Kara Dikimevi İstanbul’a gitti, Deniz Dikimevi Balgat tarafına gitti. Binaların tarihleri konusunda bir kayıt yok.
Cumhuriyet Fırını
Cumhuriyet fırını tarihi bir fırındır. Cumhuriyet fırını 1949 yılında yapılıyor. İkinci dünya savaşından sonra, bunun yapıldığı yıllarda Ankara’da 3 tane modern fırın kurulur, bunlar Alman usulü bugünkü taş fırınların ilk örnekleridir. Sonra 1959′ da, İhsan Özcivelik burayı satın alır. Binası halen orijinaldir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Yürüyüşümüze devam ediyoruz, şimdi tren yolu yanındayız.
Geldiğimiz sokak Yeni Ankara Sokak’ dır. Tren yolunun diğer tarafında kalan bölümü Cebeci çayırıdır. Roma döneminde buranın adı Kampüstür.
Fotoğraflar:Cengiz PAMUKve İlter AKINOĞLU
Kampüs Roma’ da ordugah demektir. Roma’ nın Ankara’ da, 2 tane lejyonu, bir istihdam birliği vardır. Osmanlı zamanında da bu yerde Cebeci askeri birliği vardır.
Cebeci, ordunun cephanesinin silahını üreten, taşıyan, tamir eden bölümdür. Buranın adı da Cebeci askerinden geliyor.
Cebeci çayırı Osmanlı döneminden beri eğlence alanıdır. Burada bayram yeri kurulur, eğlenceler yapılırdı. Bu uygulama Cumhuriyet zamanında da devam etmiştir.
Ankara’ da futbol maçları da buradaki Cebeci stadında oynanırdı.
50. yıl parkı
Siyasal Bilgiler Fakültesinin yanından yukarı gittiğimizde 50. Yıl parkını görürüz. Oradan baktığımızda Ankara çok güzel görünür. Oradaki bayrak direğiAvrupa’nın en büyük bayrak direğidir. Dünyanın da 3. Büyük bayrak direğidir. Park, 100 dönüm civarında bir parktır.
Hukuk Fakültesi önündeyiz.
Şimdi Siyasal ve Hukuk Fakültelerini konuşacağız ama onları konuşmadan önce Ankara’da Üniversite kavramını konuşmamız lazım. İstanbul’da Daril Fünun vardı ve Üniversitenin kuruluş tarihi 1900’dür.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Avrupa’da ilk Üniversite 1088’de kurulan Bologna üniversitesi, ikincisi Paris üniversitesidir. Bugünkü Sorbon 1166, Oxford 1186’ da kurulur.
İstanbul’ daki üniversiteyi buraya kopyalamak istemezler, Cumhuriyete uygun bir Üniversite olmasını isterler. Onun için 1921 yılında çalışmalar başlar.
1921’de Eğitim Bakanlığı’na bağlı Kültür Müdürlüğü kurulur, kültür müdürlüğüne kalenin içindeki Akkale burcunda, Eti Arkeoloji Müzesi kurması talimatı verilir.
1924’de Adliye Hukuk Yüksek Okulu kurulur. Eğitim Ulus’ da bir binada başlar. Öğrenci sayısı arttıkça binalar değişir. 1928 yılında okulun adı Ankara Hukuk Fakültesi olur. Öğrenci sayısı çok arttığı için 1941 yılında okulun inşaatı başlar. İnşaatı, Mimar müteahhit Abdullah Ziya Kozanoğlu yapar.
1946′ da okul buraya taşınır. Sonra ilahiyat fakültesi de eğitime 1949′ da burada başlar.
Siyasal Bilgilerin tarihi Ankara’ da çok eskidir.
Ankara’da ilk Mülkiye Mektebi 1887’de kurulmuştur, yüksek ihtisas hastanesinin olduğu yerdedir. O zaman Üniversite olmadığı için idadi düzeyindedir.
1935 yılında da İstanbul’daki Mülkiye Mektebinin Ankara’ya taşınmasına karar verilir ve Ernest Egli’ ye bu binayı yapması söylenir. Okul binası 1936 yılında bitirilir.
Kasım ayında burada dersler başlar, adı da artık Siyasal Bilgiler Okuludur. 1953 de adı Siyasal Bilgiler Fakültesi olur. Okulun arka tarafında yurt vardır. 1965 yılında da Unesco’nun katkılarıyla hemen arkada Basın Yayın Yüksek Okulu kurulur.
Kurtuluş Ortaokulu
Kurtuluş Ortaokulu Ankara’nın en eski okullarından. Kurtuluş adı kurtuluş savaşı ile ilgilidir. Kurtuluş ilkokulu ilk önce 1929 yılında Ulus’tadır. İlkokul olarak başlayan süreç 1931 de Taşmektep binasına geçerken Kurtuluş Ortaokulu olarak devam eder.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Daha sonra, şimdiki Kurtuluş Lisesinin olduğu mekanda, kendi binası yapılmaya başlanır. Yeni yerinde de ortaokul olarak eğitime devam ederler.
Sonra ilkokul ihtiyacını karşılamak bir bina daha yapılıyor ve oraya 1945 de Demirli Bahçe ilkokulu adıyla ilkokul kısmı açılıyor. Yolun bir tarafı o zaman mezarlık, o mezarlığın tasfiyesi başlıyor. İnşaat yapılıyor ve 1949 da arkadaki küçük binada Kurtuluş ilkokulu açılıyor. Diğer iki bina ortaokul oluyor.
Sonra 1954’te Kurtuluş lisesi yapılıyor. Zaman içinde ihtiyaca göre okula ilave binalar yapılıyor.
Okul, 27 Eylül 1954 yılında lise kısmına kavuşmuş, orta ve lise eğitimi ve öğretimi birlikte verilmiş ve Kurtuluş Lisesi adını almıştır. 1970 yılından itibaren Kurtuluş Lisesi, Orta Okul’ dan ayrılmış ve şimdiki binasına taşınmıştır. 1993 -94 öğretim yılında Kurtuluş ortaokulu ve Kurtuluş ilkokulu‘ nun da ilköğretim okulu olması kararı alınmış ve isimlerin karıştırılmaması için okulun adı Tevfik İleri ilköğretim okulu olarak değiştirilmiştir. 2013 yılından itibaren ise Tevfik İleri Ortaokulu olarak faaliyetini sürdürmektedir.
Kolej
Şimdi Kolej kavşağındayız. Karşımızda Ahmet Andiçen Kanser hastanesi var.
Kanser derneği 1947 yılında kuruluyor, sonra 1955 yılında Ahmet Andicen, derneğin büyük bağışçısı, bu hastaneyi yaptırıyor.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Şimdi burada hastane yok, burası sadece poliklinik hizmeti veriyor.
Hastanenin arkasından geçen İncesu deresi yukarıdan İmrahor vadisinden gelir, Kolejle hastanenin arasından geçer, Abdi İpekçi parkına doğru gider. Üstü kapatıldığı için şimdi göremiyoruz. Yağmur çok yağarsa, dere tıkanırsa, etrafa taşma olasılığı da vardır. Dere kapalı alanda olduğu için temizlenme şansı da yoktur.
Kolej’ in hikayesine gelirsek; İlk Maarif Cemiyeti 1928 yılında Mustafa Kemal’in himayesinde kurulur, Cemiyetin başkanı İsmet İnönü’dür. Üyeler de bütün bakanlar ve bazı milletvekilleridir.
Cemiyetin amacı, özellikle yüksek öğrenim gören öğrencilerin barınma ihtiyacını karşılamak, onlara yurt dışına gidip okuyabilecek şekilde burs sağlamak ve yabancı dilde eğitim yapacak okul kurmaktır.
1937′ de buradaki binaları yapılır ve hemen ilkokul ve ortaokul açılır. 1946′ da adı derneğin adı artık Türk Eğitim Derneği olur. Okuldaki eğitim 1953′ te İngilizce olarak verilmeye başlar. 2003 yılında da okul buradan da taşınarak İncek’ e gider.
Kurtuluş Parkı
Park’ın bulunduğu yer Osmanlı döneminde boş bir arazi imiş. Bu arazide 1931’de Ankara’nın ağaçlandırılması için fidanlık oluşturulmuştur. Fidanlık 180 dönüm büyüklüğündeydi. Kamulaştırılan alan, bugünkü Kurtuluş Parkı’nın yanı sıra Kâzım Özalp Caddesi (günümüzdeki adı Ziya Gökalp Caddesi) ile Servi Sokak arasındaki araziyi de kapsamaktaydı. 1935 de fidanlığın ortasında bir park yapılır.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLUve Cengiz PAMUK
Fidanlık, 1950’lerde doğu-batı aksında uzanan Ziya Gökalp Caddesi ile bölündü ve küçük bir parçası yok oldu. O kısım imara açıldı. Kalan bölüm 110 dönümdür. Yine fidanlık ve park olarak devam eder. 1963 yıllarında fidanlık kaldırılır sadece park kalır. Park, adını o zamanlar bağlı olduğu Kurtuluş Mahallesinden almıştır.
Sarıkız Heykeli
Sonra parkın içinde sosyal yapılar, buz pateni tesisi, nikah salonu açılır. Parkın çıkışında da Sarıkız heykeli vardır.
Fotoğraf:Cengiz PAMUK
Sarıkız heykeli, Selim Turan’ ın 1993 yılında yaptığı, hareketli bir heykeldir.
Sarıkız Heykeli, sanatçının Kaz Dağları etrafında anlatılan Sarıkız efsanesinden esinlenerek meydana getirdiği bir eserdir. Türkiye’deki ilk mobil heykellerden birisidir. Gezimiz, güzel bir İlk bahar havasında tarihin içine bir yolculuk olarak gerçekleşti. Ramazan olduğu için mutad gezi sonrası çay keyfimizi yapamadık. Sayın Vedat Oygür Hocamıza bilgilendirmeleri için Teşekkür ediyoruz.