“Sokak Seni Çağırıyor!” mottosu ile yola çıkıp ilkini gerçekleştirdiğimiz etkinlikte, FSK’ nın 28 yıllık tecrübesini de arkamıza alarak, Ankara’nın sokaklarında yürüyüp fotoğraf çekmenin keyfini hep birlikte yaşadık. Öğlen saatlerinde Gençlik Parkının karşısında Melike Hatun Camii’ nin önünde toplandık, şansımızdan hava da yürüyüş için çok güzeldi. Pandemide evlerine kapanmaktan sıkılan, yaklaşık 50 kişilik bir fotoğraf sever toplulukla hep birlikte Yahudi Mahallesine doğru yürüdük. Fotoğraf makineli böyle kalabalık bir topluluk Ulus sokaklarında bir hayli de ilgi çekti aslında.
Yahudi Mahallesi adını, bu mahallede yaşamış Ankaralı Yahudi topluluğundan alıyor, şu an mahallede hiçbir Yahudi yaşamıyor olmasına rağmen, zaten günümüzde Ankara’ da yaşayan toplam 30 tane Yahudi olduğu söyleniyor, bir zamanlar bu sokaklarda Müslüman halk ile birlikte barış ve huzur içinde yaşadıklarını mahalleye girdiğinizde hissedebiliyorsunuz. Mahallede hala aktif olarak kullanılan bir Sinagog bulunuyor. Günümüzde mahallenin ismi İstiklal Mahallesi olsa da, Ankaralılar tarafından hala Yahudi Mahallesi olarak anılıyor.
Ankara’ da Yahudilerin izleri M.Ö. 1. Yy. a kadar gitmekle birlikte, 1492’ de İspanya’ dan 1497’ de de Portekiz’ den Osmanlı’ya göç eden Seferad Yahudilerinin bu bölgeye yerleşmesi ile mahalle Yahudi mahallesi olarak anılmaya başlamıştır. Mahalledeki evler bakımsız ve yıkılmaya yüz tutmuş durumda olsa da o eski mahalle dokusunu koruyabilmiş nadir yerlerden biridir. Tipik eski mimarinin görüldüğü en önemli sokak Sinagogun da yer aldığı Birlik Sokak’ tır. İtalyan bir mimar tarafından yapıldığı söylenen Sinagogun tam karşısında yer alan iki ev Hayim Albukrek Evi ve Araf Evi oldukça ilgi çekicidir. Gezerken gördüğümüz bu evlerden bir tanesinin restorasyonu tamamlanmış, diğeri de restore edilmeyi bekliyor. Restorasyonun çok başarılı olduğunu söyleyemiyor olmakla birlikte bu güzel evlerin yıkılmadan kurtarılması adına önemli bir gelişme olduğunu düşünüyorum.
Çocukluğunda bu mahallede yaşan Yahudi vatandaşlarımızın söylediğine göre bu mahallede yaşayan Yahudiler 1939’ da 1. Dünya Savaşı ile bütün dünyada yayılan Anti-Seminizmden hiçbir zaman etkilenmemişler. Bu mahallede Müslüman Türk halkı ile birlikte sorunsuz bir şekilde yaşamışlar. Mahallenin bu özelliğinin de ayrı bir değere sahip olduğunu düşünüyorum.
Mahalleye kadar gelmişken engelleri aşan ressam Muhammed Yalçın’ ın evine de uğramadan dönemezdik tabi. Kendine özgü renkli tarzı ile zihinsel engeline rağmen bütün evini rengarenk boyayan takdire şayan sıra dışı bir insan Muhammed. Muhammed ve ailesi tüm misafirperverlikleri ile bizi de evlerinde misafir ettiler. Grubumuza çok güzel fotoğraflar çekme fırsatını verdiler. Zaten mahallede model bulmakta hiç zorlanmadık. Çocuklar, kadınlar, sokak satıcıları hepsi bize seve seve modellik yaptılar.
Günün sonunda tatlı bir yorgunluk olsa da ilkini gerçekleştirdiğimiz ve her ay yapmayı planladığımız “Sokak Seni Çağırıyor” etkinliğimizi bence amacına ulaşmış bir şekilde ve keyifle tamamladık. Bizimle birlikte bu etkinliğe katılan herkese ve Yahudi Mahallesi sakinlerine çok teşekkür ediyoruz.
Her yıl mart ayı gelip de takvimler ayın 8’ini gösterdiğinde, dünyada ve ülkemizde pek çok etkinlikte kadınların daha çok söz sahibi olmasına yönelik çalışmalar yapılıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel olarak FSK’da “Ayın Fotoğrafı” etkinliğinin konusunu “Kadın” olarak belirledi. Bu vesile ile bir kadın fotoğrafçı olarak, ayın fotoğrafı etkinliğinin değerlendiricisi olmam ve aylık bülten için bugüne özel bir yazı kaleme almam istendi. Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonunun sadece kadın fotoğrafçıların katılımına açık bir fotoğraf sergisi planlaması, fotoğraf camiasının kadına yönelik bir başka etkinliği olarak da dikkat çekiyor.
Kadın, Gülcan ACAR
Senede bir gün de olsa, her yıl 8 Mart günü kadınlar tüm dünyaya seslerini duyurmaya ve sorunlarını anlatmaya çalışıyor. Haklarını aramak üzere bir araya gelen kadınlar, sokakları dolduruyor, yürüyüşler düzenliyor. Toplantılarda, etkinliklerde, televizyon programlarında kadınlar konuk oluyor; kadının aile yaşamı, iş yaşamı ve toplum içindeki rolünün önemi bir kez daha gözler önüne seriliyor. İş yerlerinde karanfiller dağıtılıyor, hediyeler alınıp veriliyor, eğlenceler düzenleniyor, kutlamalar yapılıyor. Ancak bu kutlamalar, arası kapatılamayan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin gölgesinde mutsuzluğa ve umutsuzluğa dönüşüyor. Her ne kadar kadınlar mücadeleden vazgeçmese de kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz, cinayet ve sömürü her geçen yıl artan sayıda sürüyor. İster mavi yakalı, ister beyaz yakalı olsun; ister özel sektör çalışanı, ister devlet memuru olsun kadın, erkek çalışana göre daha katmerli bir ayrımcılığa maruz kalıyor. En kötüsü de başına gelen her kötü olayın sorumlusu olarak yine kendisinin gösterildiği acımasız bir eleştirinin de kurbanı oluyor. Şiddet ve taciz hasır altı edilirken, buna çanak tutan cinsiyetçi politikalar siyaset kürsülerinden açık açık seslendiriliyor. Belki de aynı politik etkenlerle kadın; eğitim, sağlık, yargı, akademi gibi alanların alt kademelerinde cinsiyet eşitliğine yakın düzeylerde var olmasına rağmen, karar mekanizmalarında yok denecek kadar az sayıda yer alıyor. Pek çok kişiye ulaşan bu bültenimiz aracılığı ile sormak isterim; sizce sanat alanında durum farklı mı? Çoğu alana göre nispeten daha seçkin bir zevkin sahibi sanat dünyasında, bir kadın ve erkek sanatçı arasında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin izlerini görebilir miyiz? Kadın her şeyden önce bir kadın iken, sanata, yüksek zevklere, ancak kadınlık görevlerinden arta kalan vakitlerinde zaman ayırabiliyorken sizce bu eşitsizliğin doğmaması mümkün mü?
Kadın, Gülcan ACAR
İki yılı aşkın bir süredir dünyaya musallat olan pandemi ile evlere kapandığımız süreç, ekonomide yaşanan sıkıntıların yanı sıra kadının emeği ve bedenine yönelik sömürüyü artıran bir fırsat haline geldi. İstihdamdan ilk önce kadınlar kopartıldı; sosyal yaşamdan, üretimden uzaklaşarak güvensiz ev içlerinde şiddetle baş başa bırakıldı. Böyle bir toplumda, kadın ve sanatın buluşmasının kadınlar için çok önemli bir sığınak olduğunu düşünüyorum.
Kadın, Gülcan ACAR
Son yıllarda yaşanan doğal afetler ve özelikle de pandemi hayatın anlamını sorgulatıp yaşam önceliklerini değiştirdi. Gelişen teknoloji insan hayatına, alışkanlıklarına, yaşama biçimine, kültürüne yönelik köklü değişiklikler yarattı. Bütün bu değişim ve gelişmelerden kadın kendine düşen payı alsa da aile içerisindeki yerini ve toplumdaki nüfuzunu daha güçlü hale getirecek ne toplumsal ne de hukuki desteği bulabiliyor. Unutulmamalıdır ki kadının toplumsal yapının bütün kademelerine ve unsurlarına tam ve eşit olarak katılımı, temel bir insan hakkıdır. Gelişmiş, çağdaş ve refah içinde bir toplum yaratmanın önde gelen koşulu da toplumsal cinsiyet eşitliğidir. Bu nedenle bu meseleyi sadece kadın hakkı olarak değil, toplumun huzur ve refahını etkileyen bir hak ve demokrasi mücadelesi olarak görmek yerinde olacaktır. Bu mücadelede kadının hayatına sanatı daha çok dâhil edecek çalışmalar da yapmalıyız.
FSK’da gerçekleştirilecek ayın fotoğrafı etkinliği vesilesi ile direnen, üreten, inadına yaşam, inadına aşk diyen, ana olan, kardeş olan, yar olan ve aslında insan olan kadının kocaman dünyası, bakalım fotoğraf karelerinde nasıl dile gelecek…
Cındy SHERMAN’ın “Untıtled Fılm Stılls Serıes” Adlı Kurgusal Fotoğraflarına “Male Gaze” Erkek Bakışı Değerlendirme ve Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Eleştirisi
Cindy Sherman (Foto.1), 1954 doğumlu Amerikalı bir fotoğrafçı, film yönetmeni ve modeldir. Fotoğrafları, feminist literatürde birçok makale ve incelemeye konu olmuş, özellikle self portrait oto portrelerinde değişik kimliklere bürünmesiyle feminist fotoğrafçılığın parçası sayılmıştır. Ancak Sherman hiçbir zaman sanatına dair net ve belirgin açıklamalarda bulunmamıştır. Politik yorumlardan uzak kalmıştır. Bu da, hali hazırda ilgi çekici olan sanatını daha da ilgi çekici hale getirmiştir. Cindy Sherman sanatı ve kendi hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:
“Eserlerimde anonim hissediyorum. Fotoğraflara baktığımda kendimi görmüyorum, onlar otoportre değiller. Kimi zaman ben yok oluyorum”.
“Ben otoportre çekmiyorum, her zaman fotoğraflarda kendimden olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyorum” (cindysherman.com).
2.“Untıtled Fılm Stılls Serıes” Fotoğrafları
Cindy Sherman, 1970’lerin sonunda yaşadığı New York şehrinde, İsimsiz Film Kareleri (Untitled Film Stills) isimli bir dizi küçük, 8”x10”cm boyutlarında, siyah beyaz negatif filmlerle analog olarak çekmiştir.
Bu serinin çekimlerini 1970 -1980 yılları arasında tamamlamıştır. Fotoğraflarında iğrençliğe, korku ve şiddet ögelerine yer vermiştir. Çürümüş yemekler, kusmuklar, aybaşı kanamalarını kullanmış ve isimlendirme yapmayarak kalıpsal bakışla bakılmasının önüne geçmek istemiştir. Görünenin dışında “Untitled Film Stills Series” adlı tek isim altında New York Modern Sanatlar Müzesinde sergilemiştir. Eserleri milyonlarca dolara satılmıştır (cindysherman.com).
3. Kurgusal Fotoğraf
Rastlantısal olmayan tasarlanarak bir fikir ve düşünceye göre tasarlanıp planlanarak oluşturulan ve çekilen fotoğraf türüdür. Kendiliğinden ya da doğal yollar ile olmayan, insan eliyle belirli bir plan çerçevesinde oluşturacak biçimde düzenlenmiş olan anlamlı bütündür. Kurgusal da kurgu yolu ile oluşturulmuş anlamına gelmektedir (Freeland, 2008).
4. Male Gaze Erkek Bakışı
Laura Mulvey 1975’te “Male Gaze” “Erkek Bakışı” kavramını öne sürdü. Erkek bakışı, heteroseksüel erkeğin seyirci olduğunu baz alarak film ve görsel medya üretme ve genellikle kadını objeleştirme eğilimidir (Antmen, 2008: 31-50).
Mulvey’e göre kadınlar, sinemada heteroseksüel erkeklere görsel zevk vermek üzere kullanılıyordu ve cinsel obje haline getiriliyordu. Böylece erkekler daha aktif rollere sahipken ve özne haline bürünüyorken, kadınlar daha pasif rollere sahip oluyor ve bakılan bir nesne veya obje olarak kalıyor (Mulvey, 2008: 290-296).
Ayna yardımıyla kendini ve bedenini kullanıyor. Fotoğraflarında iğrençliğe, korku ve şiddet ögelerine yer veriyor. Çürümüş yemekler, kusmuklar, aybaşı kanamaları ve fotoğraf sanatını kullanarak feminenliğin değişken olduğunu gösteriyor. Sherman aynı zamanda cinsiyet kimliğiyle de oynuyor (Foto.2) (Özüdoğru, 2010: 116).
Sherman; fotoğraflarında kostümler, peruklar, değişik makyaj şekilleriyle farklı kişilere bürünüyor Sherman kendi oto portrelerinde hem özne hem de nesne oluyor ve nasıl bir nesne olduğu üzerinde kendi kontrolünü sağlıyor. Fotoğraflarına bakarak, Sherman’ın bu erkek bakışına meydan okuduğunu söyleyebiliriz. Çünkü her fotoğrafta kendini başka bir kılığa sokarak başka bir durumun içinde resmetmektedir. İzleyici herhangi bir fotoğrafa bakar gibi bu temsile yaklaştığında oradakinin sanatçının kendisi olduğunu fark etmekte, sanatçının bir kadın olarak kendisi için inşa ettiği bir imgeyi izlediğini anlamaktadır.
Görüntü, ona bakanın anlamlandırma dinamiklerini sorgulamaya başlamasına neden olur. İsimsiz Film Kareleri’nde öne çıkan başka bir öğe kadının kompozisyonlarda yalnız kalmasıdır. Sherman tek karelik kurduğu anlatılarda karakterini yalnız bırakır. Bu da bizi kadının incinebilirliğine götürür. Serideki birçok fotoğrafta da dış mekânlardaki kadınlar şaşkın, bir şeylerden korkar gibidirler. İzleyici için Sherman benzer anlatılar içinde fotoğrafların anlatısını açık bırakıyor ve kullandığı tekniklerde kompozisyonlarda olay olmamış ama olacak hissi vermekte ve izleyici de bu şekilde fotoğraf içine çekilerek bir dinamik süreci işletiyor (Direk, 2000: 133-158).
Sherman’ın İsimsiz Film Kareleri’nde durmadan bize gösterdiği de düşünsel inşa sürecidir. Her fotoğrafta kendini başka bir kılığa sokarak başka bir durumun içinde resmetmektedir. İzleyici herhangi bir fotoğrafa bakar gibi bu temsile yaklaştığında oradakinin sanatçının kendisi olduğunu fark etmekte, sanatçının bir kadın olarak kendisi için inşa ettiği bir imgeyi izlediğini anlamaktadır. Sherman “Untitled Film Stills Series” fotoğraflarında kendi portrelerini kullanarak “Male Gaze Erkek Bakışı”nı yaratıcı bir şekilde feminen bir bakışla eleştiriyor fikirsel bir söylemin nesnesi ve objesi oluyor. Cindy Sherman fotoğraflarında açığa çıktığı üzere sanatın konusunu, sanatın kadını temsil etme biçimlerini parodileştirip yeniden üreterek alternatifler sunmaktadır.
Sanatını kimin nasıl isterse o şekilde yorumlayabileceğini söyler. Benim sanatına ve eserlerine eleştirel yaklaşımım bu çalışmaları ile Sherman’ın kadınlık sorunundan uzaklaştığını ve ‘evrensel bir insan deneyimine’ yöneldiğini düşünüyorum. Cindy Sherman’ın Untitled Film Stills ‘ini yine klasik bir feminist yorumla incelemeye çalıştığım zaman okumalarıma ve eserlerine bakarak değerlendirdiğimde eserlerdeki fenomenolojisi, bakışın erkekler tarafından kullanıldığını ve kadının da bu bakışının arzusunun nesnesi durumunda kaldığını düşünüyorum.
7. İleri Araştırma Konusu Olarak Öneriler
Sherman fotoğrafla yaptığı düşündürücü sorgulamaları ve tarzı bir makaleye konu olmuştur. Yeni bir araştırma konusu olarak Studium ve Punchtum olarak araştırılıp değerlendirmesi yapılabilir.
8. Sonuç
Bir adım olarak Sherman, bedenin sistemin kendisince bir yüzey olarak ele alındığı modaya yönelmiş; çalışmalarında deforme olmuş, grotesk bedenleri tercih etmiştir. Kanımca, böylece moda söylemleri çerçevesinde inşa edilen beden-yüzeyin git gide ‘canavar’laştığını göstermiştir. Bu çalışmada ele alınan son serisinde ise modern dünya içinde hareket etmek için sürekli görmezden geldiğimiz bedenin iç yüzünü konu edinmiştir. Bu son seri diğer çalışmaların da filozofik temelleri olarak değerlendirebilir. Şunu belirtmek gerekir ki, Sherman çalışmalarını her ne kadar feminist bir kategori içine koymasa da feminist bir perspektifle bakıldıklarında feminist kuram için oldukça elverişli okuma alanları ortaya çıkarmaktadırlar. Bunu da post modern sanatın bir özelliği olarak vurgulamak gerekir.
Yunus TOPAL
Öğr. Görevlisi
KAYNAKÇA
Antmen, Ahu, Önsöz, Sanat Cinsiyet, Haz. Ahu Antmen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Antmen, Ahu, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2002.
Direk, Zeynep, Cindy Sherman, Defter, sayı 39, Metis Yayınları, İstanbul, 2000:133- 158.
Freeland, Cynthia, Sanat Kuramı, çev. Fisun Demir, Dost Kitabevi, Ankara, 2008.
Mulvey, Laura, Görsel Zevk ve Anlatı Sineması, Sanat Cinsiyet, haz. Ahu Antmen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.
Özüdoğru, Ş. (2010). Feminist Sanata İki Farklı Yaklaşım: Gerilla Kızlar ve Cindy Sherman, Sanat ve Tasarım Dergisi, Cilt:1 Sayı:6, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir.
FSK’dan bana bu ayın konusunu iletilip seçicilik yapmam istenildiğinde hep kendime sordum, ”ben olsam nasıl çekerdim?” diye. Ama ne yazık ki pek kış yaşamayan bir bölgede oturduğumdan pek de faydam olmadı kendime. Kar bile doğru dürüst yağmaz buralara, hatta yağarsa olay olur Adana’da. Ben zaten kış insanı da değilim, güneş enerjisi ile çalışan biriyim, uzun sürerse kapalı hava yaşam voltajım düşer.
Çocukluğuma gittim bir an kış denilince, annem halıları serer, sobayı kurarlardı komşularla. Ev daha bir sıcak, daha bir yuva olurdu. Akşamları mutlaka kestane vardı sobanın üstünde, yanında kedimiz yatar ve televizyon öncesi dönemde sobanın çevresinde aile sohbetleri bir de. Dışarda yağmur ya da kar da olsa, buz gibi soğuk da olsa “yuva” hep sıcaktı. Keşke dedim fotoğraf çekmeyi bilseydim o dönemler, şimdi çekilmez mi? Neden olmasın?
Bu günlerde kar yağıyor ülkenin çoğu köşesinde. Kar yağınca bir çok gereksiz detayı, görsel çirkinlikleri kaplıyor hemen ve önümüzde doyumsuz sade görüntüler bırakıyor, geriye detaylar, ışık ve kompozisyon kalıyor. Hele bir de aradan canlı bir renk çıkarsa oh ne ala. Yaşama yoğun bir etkisi var bu yağışların, o soğukta, zorlukta işe gidenler, yürüyenler ve tabii ki sokakta yaşayan can dostlar. Lapa lapa yağan kar altında Ara Güler’in İstiklal Caddesi ve ikonik Tramvay görseli geliyor siyah beyazın tüm güzelliği ile. Sisi, pusu ayrı bir filtre görevi verecektir kışın, hiçbir bedel ile alamayacağınız. İster sokak fotoğrafçısı olun ister doğa fotoğrafçısı isterseniz detaylara düşkün biri olun kış şartlarında doğa size fotoğraf için her türlü platformu hazırlıyor işte, gerisi size kalmış. Sadece minik bir teknik uyarı; karın beyazı patlamasın fotoğraflarınızda lütfen spot ölçümlere dikkat edin derim.
Doğa stüdyosunu, ışığını, modellerini hazırladı, haydi fotoğraf çekmeye.
Önce Kırmızı Başlıklı Kız masalını okudum. Okurken, ormanda ninenin evine doğru yürüdüm. Eve vardığımda, kurdun karnından taşları çıkardım. Taşları karnıma doldurdum. Ellerimle kendimi diktim ve ellerimde kendi kanımla ormanı terk ettim. Dönüp baktığımda Al Ruhu, ormanda dans ediyordu. Soluduğu dumanlarda karabasanlarım göğe yükseliyordu. Ayaklarım ısındı. Hissettim, bunu hissettim.
Aşı boyası kırmızısı, insanlık tarihi kadar eski bir renk ve simgedir. Heidegger, varlığın bir türü olarak hayatı, çıkmaz sokağa giden ve dönüşü olmayan bir yol olarak tanımlar. Ölüm ise bu yolun sonundaki duvardır. Ölüm ve doğum bağıntısının kırmızı ile simgelenmesi tesadüf değildir. Doğarken kan ile doğarız. Ölürken kan ile…
Kırmızı, kültürden kültüre bambaşka anlam ve kullanımlarla çıktı karşımıza. Neandertal insan, ölülerinin kemiklerini kırmızıya boyayıp gömüyordu. Homo sapienste de benzer davranışlar devam etmiştir. Kemik boyamak yerine bu kez ölünün yüzüne kırmızı kumaş örtmek ya da kırmızı kıyafetle gömmek gibi davranışlar görülmektedir.
Kırmızı renk, 20.yy’a kadar zenginliği ve üst kademede olmayı temsil etti. Orta çağda altın ve gümüşten sonra Avrupa’ya ihracatı en çok yapılan değerli ürün kırmızı boyanın ham maddesidir (kırmız böceği). Soylular, ressamların karşısına kırmızı kıyafetleri ile geçip, poz verdiler. İngiltere’de kraliyetin rengi kırmızıdır.
Vahşi hayvan ve kadın büyülü bir şekilde birbiri ile bağlantılı görülürdü. İlki yaşamın besin kaynağı, ikincisi yaşam veren gücün simgesiydi. Av hayvanı gibi, evlenen kadınların alnına kan sürülürdü. Kırmızı hala toplumumuzda erkek için gücü ve şiddeti, kadın için cinsellik ve bekareti simgeliyor. Maalesef gelin olacak kızların beline kırmızı kuşak sarılması bu simgenin bir yeni nesil aktarımıdır.
Kırmızı, al veya kızıl, parlak gökkuşağının en dışında yer alır. Sarı ve mavi ile birlikte ana renkleri oluşturur. Elektromanyetik tayfın görülebilen renklerinden biri olan gökkuşağındaki kırmızı renk ve gözümüzün açısı 42 derecedir. Kırmızı ışığın dalgaboyu 630-760 nanometre civarındadır ve en düşük frekanslı ve en uzun dalga boyuna sahip renktir. Kırmızının altındaki frekanslara kızılötesi (infrared ya da infraruj) denir. Karşıtı mavi, tamamlayıcısı ise yeşil renktir.
Ayça Karaoğlan, Rose Red
Koyu renkli bir arka plan ile kullanıldığında şiddeti öylesine belirgin hâle gelir ki küçücük bir kırmızı leke bile görüntünün her noktasını etkiler. Doğada yer alan yeşillerin ortasındaki kırmızı bir görsel, kırmızı kıyafetli bir model yahut kırmızı bir şemsiye tamamlayıcı unsur olur. İnsan psikolojisini en derinden etkileyen renk kırmızıdır, kabul edelim.
Modern dünyada, dünyanın en büyük markaları kırmızıyı logolarında ve reklam afişlerinde kullanırlar. Sanatın her alanında olduğu gibi fotoğrafta da renk kullanımı ile oldukça etkileyici ve derin mesajlar verilebilir. Fotoğrafçı kompozisyonu oluştururken, renk kullanımını planlıyorsa izleyiciye mutlaka mesajı ulaşacaktır.
Fotoğrafın bulunuşu ve her geçen gün dijital teknoloji ile beslenerek geliştiği modern dünyada daha çarpıcı ve akılda kalıcı imgelerle izleyiciyi etkilemek gerekmektedir. Renkler, eski imgeleri anımsatmak ya da yenilerini yaratmak için bir araçtır. Fotoğrafçının renk kullanımı ile iletişiminin başarısı doğru orantılı olabilir. Fotoğraf, ilk etapta gerçeğin sunumudur. Kırmızı, belleğimizin en gerçek rengidir. İçimizde, damarlarımızda hissederiz.
Fotoğraf bir hikâye anlatıcılığıdır. Duygularımızı görsel imgelerle ifade eder, hayatı fotoğraf üzerinden anlamlandırmaya çalışır ve tecrübe ederiz. Fotoğraf, isterseniz bir sembol dilidir ister sokak fotoğrafı ister kurgu, isterseniz doğa fotoğrafları çekin. Hikâyeyi anlatırken kompozisyon önemlidir. Kompozisyonda da çizgiler, renkler, ışık, odak, ritim olmalı. Ve bunların hepsi doğada sizi bekliyor.
“Kırmızının sınırsız sıcaklığı, sarı gibi sorumsuz bir çekicilik taşımaz. Kararlı ve güçlü bir yoğunlukla içten içe çınlar; kendi kendine parlar ve gücünü boş yere dağıtmaz.” W. Kandinsky
TARİH VE DOĞAYLA İÇ İÇE BELEMEDİK’TEN VARDA KÖPRÜSÜ’NE
Bir yanda akan Çakıt suyu bir yanda yolun yanı başında uzanıp giden tren yolu ve zaman zaman karşınıza çıkan Almanlar tarafından inşa edilen tüneller… Muhteşem bir doğa ve yol manzaraları eşliğinde inanılmaz bir rota Belemedik-Hacıkırı … Bir zamanlar Bağdat-Hicaz demiryolu için büyük önem taşıyan Belemedik Adana’nın Pozantı ilçesine bağlı küçük bir yerleşim yeri. Hicaz Demiryolunun yapım sürecinde ve 1.Dünya Savaşında önemli bir merkez haline gelmiş. Demiryolunun tamamlanabilmesi için yapılan Varda Köprüsünün yapım sürecinden 1.Dünya Savaşına kadar çoğunlukla Almanların ikamet ettiği bir yerleşim yeriymiş. Asıl ismi Karapınar. Belemedik “bilemedik” den geliyor. Bağdat-Hicaz Demiryolu inşaatında tüneller açılırken tünelin her iki ucunda iki ayrı ekip çalışırmış ve bu iki ekibin tünelin ortasında karşılaşması gerekirmiş. Herhangi bir sebepten iki ekip tünelin ortasında karşılaşmaz ise başarısız sayılır ve birbirlerine “bilemedik” diyerek özürlerini iletirlermiş. Almanlar “bilemedik” diye telaffuz edemediklerinden “belemedik” derlermiş. Böylece zaman içerisinde “Belemedik” Karapınar isminin önüne geçmiş.
Yürüyüş rotası Belemedik merkezden başlıyor ve Hacıkırı viyadüğünde son buluyor. Yürüyüş boyunca Çakıt suyu size eşlik ediyor ve birlikte Çakıt Vadisini geçerek Pozantı’dan Karaisalı ilçesine varmış oluyorsunuz. Belemedik Hacıkırı arasında 12 adet demiryolu tüneli ve bir çok köprü mevcut. Parkurun toplam mesafesi 20 km. civarında. Hacıkırı’na doğru yaklaştıkça rakım 3212 feet’e kadar çıkıyor.
Ve sessiz dağların eteğinde mis gibi ormana kurulu Varda Köprüsü nam-ı diğer Alman Köprüsü… Adana’nın Karaisalı ilçesine bağlı bulunan Hacıkırı Viyadüğü üzerinde yer alıyor köprü. 1888 yılında Kaiser Wilhem ve II. Abdülhamit tarafından imzalanan anlaşma ile inşaatına başlanan köprü Osmanlının asker, yolcu ve eşya taşıma ihtiyacını karşılamak Almanya’nın ise petrol kaynaklarına ulaşmasını kolaylaştırmak üzere tasarlanmış. Çelik kafes örme tekniği ile yapılan köprü 1912 yılında hizmete açılmış ve İstanbul-Bağdat-Hicaz demir yolu hattının önemli bir parçası olmuş. 3 büyük açıklık ve 4 ayak üzerine kurulu olan köprünün tamamı taş ile yapılmış, inşası 5 yıl sürmüş, ne yazık ki 21 işçi ve 1 Alman mühendis inşaat sürecinde hayatını kaybetmiş.
Belemedik gibi Varda’nın da enteresan bir hikayesi var. Köprü inşa edilirken viyadükten aşağı basit makine sistemleri ile malzemeler indiriliyormuş. Aşağıda malzemeleri karşılayan işçiler yukarıdaki arkadaşlarına malzemelerin ulaştığını haber vermek için “Vardı haaaa!” diye sesleniyormuş. Vardı haa! ağızdan ağıza Varda’ya dönüşmüş. Mühendislik harikası köprünün James Bond serisinin Skyfall filmindeki sahnelere ev sahipliği yaptığını da söylemeden geçmeyelim. Çakıt Çayı ve Çakıt Vadisi boyunca yeşili, doğası, tarihi tren yolu ve tünel geçişleri ile birbirinden güzel manzaralar sunan Belemedik rotası doğa fotoğrafları çekmek ve şehrin gürültüsünden uzak tabiatın kalbinde huzurlu vakit geçirmek için sizleri bekliyor…
Tüm fotografçıların da çok iyi bildiği gibi manzara ya da mimari fotograflarda, gökten gelen ışığın alt bölümle dengelenmesi hep sorun olur. Hava her gün güneşli olmaz, ve özellikle beyaz gökler canımızı sıkar. Eksi poz telafisiyle müdahale edersek bu defa alt bölüm koyu kalır.
Akşam olunca dünyanın birçok kentinde olduğu gibi bizde de Camiler, Saraylar, tarihi yapılar genelde sarı/turuncu tonunda ışıkla aydınlatılır, ve bu ışıklandırma otomatik olarak gün ışığı azalınca devreye girer. Gök, hava kapalı da olsa açık da olsa, gece olmadan mavi renkte görünür. Dolayısıyla çok da güzel uyum sağlayan koyu mavi ve turuncu tonlarını birlikte yakalayan fotoğrafçının güzel işlere imza atacağını var sayıyorum.
Nedenlerini anlatmaya çalışacağım: 1. Mavi saat denilen o kısa anlar kuzey ülkelerinde 1, saat bile sürebilir. Örneğin İskoçya’da ışıklandırılmış bir kaleyi çekmek için bol vaktiniz olacaktır.
2. Bize göre daha kuzeyde Fransa‘ da belki bu zaman azalacak fakat ülkemizde mavi saatin en çok 5/6 dakika sürdüğünü bilmekte yarar var.
3. Doğru saat gelmeden yapılan çekimlerde gök beyaz görünecek yapının ışığı çok belirgin olmayacaktır.
4. Doğru zamanlamada gök lacivert ışıklandırma kıvamında olacaktır.
5. Daha geç çekmeğe devam ederseniz bu defa gök siyah olacak yapı ise rahatsızlık verecek derecede fazla ışık yayacaktır.
6. Dolayısıyla mavi saat sadece birbirine uyan mavi ile turuncu renklerinin güzel uyumu dışında bir de fotoğrafımızda gök ve alt bölüm arasındaki ışık dengesinin yeteneğidir. dengeyi kurabilme marifetidir.
Kasım ayının sonlarına geldiğimizde 11. Bursa Uluslararası Fotoğraf Festivali (BursaFotofest) in 19 Kasım 2021 tarihinde açılmasını da fırsat bilerek; 20 Kasım Cumartesi sabahı erkenden FSK olarak; FotoFest bahane gezmek şahane mottosu ile Bursa’ ya doğru yola çıktık.
Tabi ki Bursa’ da ilk durağımız Festival alanının yer aldığı Osmangazi semti sınırları içerisinde yer alan, Merinos Atatürk Kongre Kültür Merkezi oldu. Öğlen yemeğinden sonra, Festival alanında sergileri dolaşıp, etkinliklere katılma fırsatını yakaladık. Bu sene 11. Kez açılan Bursa Fotofest, tüm dünyadan konuk ettiği fotoğraf sanatçıları ve Türkiye’den vizyona çıkardığı yeni görsel sanatçılar ile Türkiye ve Dünya fotoğrafını Bursa’da buluştururken, aynı zamanda tüm katılımcıları arasında aktif ve sinerjik bir diyalog ortamını hedefleyerek yeni fotoğrafçıların da kendilerini gösterebilecekleri bir platform oluşturmaktadır. Bu sene ki festival teması “Göz Göze” olarak belirlenmiş ve konuk ülke olarak da Azerbaycan seçilmişti. Biz de FSK olarak festivalde fotoğraf adına alabileceğimiz kadar feyz alarak; tabi Bursa’ ya kadar gelmişken şehrin kalbinde yer alan, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Yapılmış Bütün Camilerin Atası, olarak tabir edilen Ulu Camiyi görmeden dönmek olmazdı. Festival alanına çok yakın bir konumda olmasına rağmen Bursa’ nın Ankara’ yı ve İstanbul‘ u aratmayan trafiği nedeni ile zor da olsa; 1396-1399 tarihleri arasında 4. Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt Han tarafından yaptırılan bu harika esere ulaşmayı başardık. Bu tarihi mekanda yer alan diğer eserleri de, Koza Han ve İpekçiler Çarşısı gibi, panaromik bir şekilde dolaşarak tekrar festival alanına döndük. Burada biraz daha vakit geçirdikten sonra, gün batımını Gölyazı’ da yakalayabilmek için tekrar hareket ettik.
Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu, Bursa
Trafiğe rağmen neyse ki; incecik bir köprü ile ana karaya bağlı bir yarımada olan ve Uluabat Gölü üzerinde yüzermiş gibi duran minik bir adacık olan, günümüzde sit alanı olarak koruma altına alınan Gölyazı’ da gün batımına yetiştik. Gölyazı’ da çektiğimiz gün batımı fotoğrafları bütün ekibe o kadar keyif verdi ki akşam yemeğimizi de bu şirin beldede yemeye karar verdik. Yemekten sonra da dolu dolu geçen bir günün yorgunluğu ile, Karacabey’ de kalacağımız otele doğru yola çıktık.
Marmara Denizi’ nin kıyısında yer alan ve Bursa’ nın 5. büyük ilçesi olan Karacabey’ de yer alan otelimizde bir gece konakladıktan sonra, ertesi gün sabah kahvaltımızı yapıp Karacabey Longoz ormanlarına doğru yola çıktık. Longoz’ a giden yol bize çok güzel fotoğraf fırsatları verdi. Karacabey’ in doğasına hepimiz hayran kaldık. Güney Marmara akarsularının büyük bölümünün birleşmesiyle oluşan Susurluk Irmağının Marmara Denizi ile buluştuğu Kocaçay Deltası bize; Longoz Ormanları, çeşitli kuş türleri ve at çiftlikleri ile fotoğraf anlamında cömert davranarak, keyif veren kareler yakalamamızı sağladı.
Karacabey’ e tam olarak doyamadan hepimizin aklında “biz buraya baharda tekrar gelelim” düşüncesi ile dönüş yoluna çıktık. Dönüşte Bursa’ dan FotoFest’ in konukları olan Azerbaycan Fotoğraflar Birliği Başkanı Sayın Rauf Umut ve saygıdeğer eşi ile fotoğraf sanatçısı Sayın Amira Süleyman’ ı da alarak yolumuza kardeş ülke Azerbaycan şarkıları ve fotoğraf sohbetleri ile dolu olarak devam ettik. Elbette ki dönüş yolunda yolumuzun üstü olan İnegöl’ e de uğrayıp İnegöl Köftelerimizi yemeden dönemezdik Ankara’ ya.
Bu iki günün sonunda, biraz yorulmuş olsak da elimizde güzel dostluklar, sanattan alınan feyz, doğada yaşadığımız huzur, keyifli anılar ve makinelerimizde anılarımızı belgeleyen fotoğraflar kaldı.
Mevsimin yavaş yavaş yazdan kışa döndüğü sonbahar ayları, doğada değişimlerin eşsiz görüntülerini beraberinde getirir. Bu devinimleri fotoğraf aracılığı ile yakalamak için dikkat etmemiz gereken noktalara kısaca değinmeye çalışacağız.
Sonbahar, sararan yapraklar, değişken hava koşulları ve uykuya dalan doğa ile kısa bir zaman aralığında çok çeşitli kareler sunabilmektedir.
Doğada ağaçların değişimi, ağaç türüne, iklime ve o seneki koşullara göre değişebilmektedir. Yükseklerde yer alan geniş yapraklı ağaçlar daha önce sararmaya başlamakla beraber, ağaç cinsine göre yaprakların rengi sarı ve kırmızının tonları olabilmektedir.
Sonbaharın değişken hava koşulları ise fotoğraf için farklı ışık oyunları oluşturabilmektedir. Sis, yağmur ve ardından gelen güneş, eşine az rastlanır etkiler ortaya çıkarabilmektedir.
Sonbaharı yakalayabilmek için çekim yapacağınız bölgeyi iyi tanımanız gerekmektedir. Eğer orman çalışacaksanız hangi tür ağaçlar olduğu, bölgenin yüksekliği bilinmelidir. Böylelikle çekim için en uygun zaman diliminde o bölgeye çekime gidebilirsiniz.
Ayrıca hava durumunu farklı kaynaklardan yakından takip etmek gerekmektedir. Özellikle sisli havalarda sonbaharın dramatik etkisi daha iyi vurgulanabilmektedir.
Geniş ve ultra geniş açı lensler ile orman çekimleri çok keyifli sonuçlar verebilmektedir. Ayrıca dar açılı lens kullanarak detay çalışılabilir, ormanın karmaşıklığı içinde hem az net alan derinliği ile hem de dar açı ile istediğimiz nokta vurgulanabilir. Özellikle orman çekimlerinde ön plan ile arka plan arasında örtüşmelere dikkat edilmelidir. Aynı renk ve tondaki lekelerin birbirinden ayrık durmasına dikkat edilmelidir. Arka plandaki parlak lekelere dikkat edilmeli, karemizin sınırlarından uzak olmaları ve ön plan ile karışmamaları için uygun çekim açısı belirlenmelidir.
Sonbaharın bir diğer yanı ise binlerce farklı türü ile karşımıza çıkan mantarlardır. Makro lensimiz ile mantarların detaylarını yakalayabilir, ters ışıkta yarı saydam dokusunu ortaya çıkarabilirsiniz.
Ayrıca sonbaharda akarsular da uzun pozlama ile çekim konusu olabilmektedir. Kapalı havada yapacağınız uzun pozlama ile akarsu detayları patlama olmadan daha yüksek dinamik aralık ile çekilebilmektedir.
Korona virüsünden dolayı sıkıntılı geçen 2 yıldır hiç bir etkinliğe ne ben katılabildim ne de Fotoğraf Sanatı Kurumu Fotoğrafçıları. İnsan rahatsız oluyor. Acaba bu kalabalığın içinde bir tane taşıyıcı var mı diye. Önlem almak güzel bir şey.
Nitekim 17 Ekim 2021 Pazar günü “SAFRANBOLU GEZİSİ” duyurusunu görünce katılmayı fotografçı dostlarımızla birlikte olmayı ve özlem gidermeyi çok istedim.
Kızılay’ da 07.00′ de buluştuk ve Hüsamettin Özkan başkanlığında, sırayla Ali Fatih Şama, Güneş Karacabay, Savaş Zorlu, Sevgi Köylü Haliloğlu, Uğur Yurdusev, Seçkin Bulut, Serap Kaya, Zemzem Karahan, Gülşen Günal Delice, Vildan Öztürk Kavak, Barış Şahin, Filiz Köprülü, Mustafa Uğurluay, Seda Felekoğlu, Esma Yılmaz, Selma Ünal ve Zeynel Yeşilay olmak üzere bütün Fotografçılarımızı alarak Kaptanımız Can beyin kullandığı araç ile Safranbolu’ ya doğru yola çıktık. Herkes maskeli HES kodlu ve aşılı olunca biraz cesaret alıyor insan. Birlikte olmak, gezi yapmak ve hasret gidermek çok güzel bir duygu.
Bu arada çok güzel bir durum meydana geldi. Gezimizin yöneticisi Sayın Hüsamettin Özkan biraz dert yandı. “Beni herkes Bakan Sayın Hüsamettin Özkan ile karıştırıyor, iş isteyenler, yardım isteyenler çok oluyor.” Ben de bunun üzerine Hüsamettin dostumuzun fotografını çekip Sayın Hüsamettin Özkan Bakanımıza gönderdim. Verdiği cevapta “haberim var bana da isim benzerinize çok talep gidiyor ” diye yazıp selam ve sevgilerini sundular.
Hava kapalı ve yağmurlu olacaktı. Tabi kapalı olması sorun değil ama yağmur bizi sıkıntıya sokardı. Yol boyunca dağlar sisler altında idi. Sapsarı yapraklarla donanmış ağaçlar bizi çağırıyordu. Ama zamanımızı Safranbolu’ya ayırmak zorundaydık. Bir iki yerde verdiğimiz moladan sonra, önce Karabük’ e bağlı Yörük Köyüne uğradık. Safranbolu evleri gibi evlere sahip bir Türkmen köyü. 1997 yılında koruma altına alınan bu köyde turistik faaliyetleri çok beğendik. Çeşitli yöresel malzemeler satan dükkanları, kahvehaneleri, Çamaşırhanesi ve güler yüzlü insanlarıyla gerçekten görülmeye ve fotoğraflanmaya değer bir köy.
14. ve 15. yüzyıllarda göçer yörükler genellikle Karakeçili Aşireti oymakları ile Taraklı Aşireti mensupları tarafından kurulmuş olan bu köyde Sipahioğlu Gezi Evi en meşhuru olmak üzere pek çok tarihi evde turizm canlı bir şekilde yaşanmaktadır.
İlgimizi çeken bir büstüde yazmak istiyorum. Ünlü Sopranomuz “La Diva Turca” ünvanlı Leyla Gencer’ in (1928 -2008) büstü doğduğu evin önünde yer almaktaydı. Yörük Köyünden sonra, sisler içindeki Karabük Demir Çelik fabrikasının yanından geçerek Safranbolu’ ya geldik.
CAM TERAS; Tokatlı Kanyonunda yapılmış olan 80 metre yüksekliğinde 11 metre genişliğinde ve 75 ton ağırlığı taşıyabilecek kapasite deki Cam Teras’ı hızlı bir şekilde fotografladık. Çok kalabalıktı 75 ton değilse bile 3-5 ton dan fazla bir ağırlık vardı. Ayrıca camlar çok kirli olduğundan bastığımız yerin altını tam göremediğimiz için bizleri bir korku sarmadı. Kanyonu seyrettik, sararan yapraklar arasında karşıdan karşıya halatlarla geçen gençlerin heyecanını izledik görüntüledik. İncekaya Su Kemerini de fotoğrafladıktan sonra Safranbolu’ ya geçerek saat 17.30 da buluşmak üzere fotograf çekimlerine başladık.
Hava kapalıydı. Buna rağmen biz fotografçılar fotograf çekme heyecanımızı kaybetmedik gruplar halinde sokaklarında dolaşmaya ve fotoğraf çekmeye başladık. Tarihi Cinci Hanı, Hamamı, Köprülü Mehmet Paşa Camisi, Tarihi Çarşısı, Demirciler çarşısı, evleri, lokumu, Güneş Saatini, otantik alış veriş dükkanlarını, çeşitli el sanatları vb. gibi konuları ancak çekebildik.
Esasında çok tarihi yapıları, doğal güzellikleri, konakları bulunan Safranbolu’ da yağan yağmurdan dolayı pek çok yerin fotoğraf çekimini gerçekleştiremedik.
Örneğin Hıdırlık Tepesi, Tarihi Saat Kulesi, Kaymakamlar Müze Evi, Bulak Mencilis Mağarası vb gibi yerleri dolaşıp fotoğraflamanız mümkün olmadı. Safranbolu’nun geçmiş tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanmakta ve o tarihten günümüze gelen tarih içinde: Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, Helen Uygarlığı, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Çabanoğulları, Candaroğulları, Osmanlı dönemlerini görüyoruz. Önce Zonguldak daha sonra 1995 yılında vilayet olan Karabük’e bağlanan Safranbolu’ da tarihi yaşanmışlığın çok derin izleri var, yağmurun yağması bizim çalışmamızı biraz zorlasa da, sonuçta tüm fotoğrafçılar güzel karelerle 17.30’da Can beyin kaptanlığında ki aracımızla Ankara’ ya doğru yola çıktık. 21.30 gibi de güzel geçen bir FSK gezisi sonunda sağ selim Ankara’ ya vardık. Sağlıklı ve güzel bir gezi oldu. Genç Fotoğrafçılarımızla sohbetler yapıldı. Onlara çeşitli fotoğraf bilgileri verildi. Burada bir tanesini anlatmak istiyorum; 12 Şubat 1991 tarihinde Bolu civarında trafik kazasında vefat eden Merhum Sami Güner ve Ustamız Merhum Sıtkı Fırat ile evimizde yemekte idik. Bir ara televizyonda Zeki Müren “Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler, Olsun bana seninle geçen yıllarım yeter” şarkısını söylerken sessizlik oldu. İlter Yeşilay’ın güftesini Zeki Müren’ den dinledikten sonra Sami Usta bize dönerek şu nasihati verdi. “İlter Kızım, senin bu şarkın yüz sene sonra yolda giden birisi tarafından mırıldanılsa, benim bir fotoğrafım bir duvarda veya bir kitapta kalmış olsa biz sanatçılar yaşarız. Onun için sanatsal aktivitelere devam etmemiz gerekir” demişti. Her iki hocamızı üstadımızı özlem ve rahmetle anıyoruz. Bir de genç fotoğrafçı kardeşlerime şunu öğütledim. Hepimiz faniyiz günün birinde gideceğiz. Gezilerimizde birbirimizin fotoğraflarını çekip arşivlememiz lazım. Mesela Dursunali Sarıkoç, Mesala Sıtkı Fırat, Alyat Burç vb. gibi sanatçılarımızın kaybından dolayı bir anma günü yapılacaksa bizden bu kişilerle ilgili fotoğraf istenildiğinde hemen, en az on fotoğraf verebilmeliyiz. Bu nedenle birbirinizin güzel fotoğraflarını çekin. Yeni gezilerde buluşmak dileği ile böyle güzel bir günü birlik Fotoğraf Uygulama gezisinde bizleri buluşturduğu için FSK’ ya teşekkür ederiz.
FSK “FOTOGRAF SANATI KURUMU” GÜNÜBİRLİK FOTOGRAF UYGULAMA GEZİSİ SAFRANBOLU 17 Ekim 2021, Zeynel Yeşilay