GÖKYÜZÜ FOTOĞRAFÇILIĞI

“Fotoğraf bir sırrın sırrıdır. O sana ne kadar çok şey anlatırsa o kadar az bilirsin.” demiş Amerikalı fotoğraf sanatçısı Diane Arbus. Ben bu görüşü “gökyüzü fotoğrafçılığına” çok yakıştırıyorum çünkü gökyüzü denince insanın aklına güneşin doğuşu, batışı ya da gece gerçekleşen atmosferik olaylar gibi büyülü anlar geliyor. Hatta kimi anlar öylesine etkileyici ki nutkumuz tutuluyor. Öyleyse ben de usta fotoğrafçı Edward Weston’un sorduğu soruyu sizlere yöneltmek istiyorum: “Kamera, gözden daha fazlasını görüyor. Öyleyse neden ondan faydalanmıyorsunuz?”

Doğa ve gökyüzü oluşumlarını bir araya getiren gökyüzü fotoğrafçılığında gün doğumu ile batımında renklenen gökyüzü, bulut akışları, ay ve yıldızlar konu edilir. Ancak her fotoğrafçılık türünde olduğu gibi burada da en pahalı ekipmanlara sahip olmak, etkileyici kompozisyonlar elde etmek için yeterli değildir. Hatta ben 20 yıl önce giriş seviyesi krop sensörlü bir kamera, geniş açı bir objektif ve 10 stop doğal yoğunluk filtresiyle uzun pozlama fotoğrafları çekiyordum. İkinci bir kameram ve objektifim yoktu. Önemli olan doğru zamanda, doğru ışık koşulunda, doğru yerde olmaktı. Gerisi zamanla ve istikrar göstererek öğrenilebilecek teknik detaylardan ibaretti.

Uzun pozlama demişken, kısaca ne olduğundan bahsedelim. Uzun pozlama tekniği, düşük ışık koşulunda kameranın belli bir süre açık kalarak ışığı daha uzun sürede kaydetmesidir. Bu bazen 1 saniyeyi, bazen de, örneğin yıldız dönüş izlerini alabilmek için, 1 saati bulabilir. Böylelikle sahnede hareket eden nesnelerin hareketi estetik şekilde yansıtılır. Büyülü anların büyüsü daha da güçlenir. Gökyüzü fotoğrafçılığında en yaygın olan türleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Günbatımı ve Gündoğumu Fotoğrafçılığı: Turuncu, macenta, mavi, sarı ve pembe tonların gökyüzünde buluştuğu zaman dilimlerini içerir. 

Bulut, Şimşek ve Gökkuşağı Fotoğrafçılığı: Özellikle yoğun akan yağmur bulutları, gökyüzü fotoğrafçılığında en çok değerlendirilen nesnelerdir. Hele şimşekler de çakıyorsa iki kat şanslısınız demektir. Gökkuşağını yakalamak ise zordur. Ya yoldayızdır, ya da kapalı bir yerde. Gökkuşağına genelde Kaçkarlar gibi doğal bölgelerde rastlamak mümkün. 

Mavi Saat Fotoğrafçılığı: Gün batımından veya gün doğumundan hemen önce gerçekleşen zamanlardır. Gökyüzü bu saatlerde mavi bir renk alır ve bu tür kompozisyonlar özellikle şehir fotoğrafçılığında akşam yanan yapay ışıklarla aydınlatılmış mimari öğelerle tamamlanır.

Astrofotoğrafçılık / Uzay Fotoğrafçılığı: Yıldızlar, ay, gezegenler ve diğer gök cisimlerini konu eden fotoğrafçılık türüdür. Ülkemizde rastlamasak da kutup bölgelerinde görülen kuzey ve güney ışıklarını da sayabiliriz. Uzay fotoğrafçılığı ise özel bir alandır. Daha gelişmiş ekipman kullanılarak, uzaydaki yıldız kümeleri, galaksiler ve diğer gök cisimleri konu edilir.

Ay Fotoğrafçılığı: Çok kısa zamanda çekilen ama bir o kadar da heyecan veren fotoğrafçılık türüdür. Hilal, dolunay, süper ay, mavi ay. Bu türde herbirinin büyüsü farklı yansır.  

Timelapse Çekim (Zaman Aralıklı Çekim): Kısaca, aralıklı olarak çekilen çoklu fotoğrafların birleştirilmesiyle oluşan hareketli görüntülerdir diyebiliriz. Bazı kameralar bu işlemi otomatik gerçekleştirebiliyor. Özellikle dönen yıldız izleri veya gün içinde gerçekleşen ışık geçişleri oldukça etkileyici duruyor. 

Peki çekim öncesi hazırlığımız nasıl olmalı, hangi noktalara dikkat etmeliyiz? İşte ipuçları.

Planlama

Gökyüzü takvimini konum bilgisyle birlikte takip edebileceğiniz birçok telefon uygulaması var. Çekeceğiniz türe göre gökyüzü durumunu önceden incelemenizde yarar var. Ay ya da yıldız fotoğrafı çekecekseniz bulutsuz bir gün seçmelisiniz. Ya da bulut ve şimşek gibi çekimlerde önceden hava durumu ile ilgili bilgi edinmelisiniz.

Ekipman

Bu alana yeni başlayacaksanız, giriş seviyesi bir kamera ve 10,11, 12mm gibi (ay fotoğrafçılığı hariç) geniş açılar sunan bir objektifle acemiliğinizi atabilirsiniz. Kameranızın dinamik aralığı ve ISO performansı iyi olursa sizi tatmin eden sonuçlar alırsınız. Düşük ışık ve uzun pozlama tekniği kumlanmalara neden olabiliyor. Ay fotoğrafçılığında ise en az 200mm’lik bir açı sunan tele objektifiniz olmalı. Tripoda da mutlaka ihtiyaç duyacaksınız, özellikle düşük ışıkta ve uzun pozlamada.

Pozlama Ayarları

30 saniyeden kısa süren pozlamalarda M (manuel), 30 saniyeden uzun süren pozlamalarda B (bulb) çekim modlarını kullanmalıyız. Diyafram açıklığında f/11-f/16 değerleri arasında kalmak net alan derinliği geniş fotoğraflar verir. Ancak yıldız pozlamada en açık diyafram değerini giriyoruz ve bu genellikle f/2.8 oluyor. Enstantane değeri çekeceğiniz türe göre değişkenlik gösterecektir. ISO değeri de diyafram ve enstantane değeri girildikten sonra tespit edilir.

Netleme Ayarları

Işık koşulları AF modda otomatik netleyecek kadar yeterliyse, AF ile çekim yapılabilir. Ancak karanlık ortamda, örneğin yıldız çekimlerinde kamera otomatik netlenecek bir ışık alanı bulmakta zorlanır. Bu durumda bir fenerden yardım alınabilir. Önce AF’de netlenir, sonra MF’ye geçilir ve odak kilitlenir.

RAW Görüntü Kalitesi ve Beyaz Dengesi

Görüntü kalitesi olarak RAW formatı tercih edin. RAW fotoğrafları sonradan detay kaybı olmadan düzenleyebilirsiniz. Koyu ve parlak alanlardaki geçişleri daha homojen hale getirebilirsiniz. Bu noktada beyaz dengesine de değinelim. RAW görüntü kalitesinde çektiğimiz için genel renk hakimiyetine sonradan müdahale edebiliyoruz. O yüzden AWB ayarında kalabiliriz.

Kompozisyon

En önemli detaydır aslında. Sadece gökyüzünü, yıldızları, bulutları veya dolunayı fotoğraflamak görsel hikayenizi yarım bırakır. Sahnenizde mutlaka tamamlayıcılar olmalı. Örneğin bulut geçişlerinde köprü, iskele, kayalar ya da binalar, yıldız fotoğraflarında anıtlar, ay fotoğraflarında mimari nesneler mutlaka dahil edilmelidir. Bu tür fotoğraflar genelde yatay çekilir ancak gökyüzünü daha fazla dahil etmek isterseniz kadrajınızı dikey olarak da düzenleyebilirsiniz.

Doğal Yoğunluk Filtresi / Polarize Filtre

Filtreler ışığı kontrol altında tutmamıza ve pozlama süresini uzatmamıza olanak tanır. Koyulukları stop şeklinde ifade edilir ve uzun pozlamada en çok tercih edileni 10 stopluk ND dediğimiz doğal yoğunluk filtreleridir. ND filtreler gece kullanılmaz, sadece altın saat, gün doğumu, gün batımı veya bulutlarla kaplı gökyüzü koşullarında kullanılır. Amaç ışığı kontrol ederek pozlama süresini uzatmak ve uzun pozlanmış fotoğraflar elde etmektir. Polarize filtreler ise 2-3 stop koyultma sağlasa da uzun pozlama için değil, yansıma ve parlaklık azaltmak için idealdir.   

Deneme Çekimi ve Kontrol

Doğru pozlama değerlerini ve açıları bulabilmek için test çekimleri ve fotoğrafı büyüterek netlik kontrolü yapmalısınız. Bu noktada sabırlı olmak önemlidir. Hatta çoğu zaman aynı lokasyona tekrar tekrar gitmeniz gerekebilir.

Çekim Sonrası Düzenleme

RAW kalitesinde çekiyorsak fotoğrafımız mutlaka Camera RAW veya Lightroom gibi programlarda düzenlenmeye ihtiyaç duyar. RAW çekmenin diğer avantajını kırpmada görüyoruz. Fotoğraf boyutu daha büyük olduğundan daha iyi bir kompozisyon için sonradan kırpabiliyoruz. Düzenlemede müdahale ettiğimiz temel işlemlerden diğerleri ise genel renk hakimiyeti, kontrast, keskinlik, renk doygunluğu, kumlanma giderme ve parlaklık gibi ayarlardır.

Gökyüzü fotoğrafçılığı diğer fotoğrafçılık türlerine göre biraz daha fazla sabır ve tecrübe gerektirir. İlk denemelerde başarısız olabilirsiniz, bu normal, hemen pes etmeyin. Bu ipuçları, gökyüzü fotoğrafçılığına başlamanız ve etkileyici sonuçlar elde etmeniz için yardımcı olabilir. Ancak unutmayın ki her fotoğrafçılık türünde olduğu gibi, pratik yapmak ve özgün bir tarz geliştirmek önemlidir. Dışarı çıkın ve bol bol fotoğraf çekin. Yazımıza bizi harekete geçiren bir sözle başlamıştık, yine akılda kalıcı bir sözle bitirelim: “Fotoğrafçılıkta iyi iş çıkarmanın formülü, şair gibi düşünmekten geçer.” (Imogen Cunningham)

Samet GÜLER

Dijital İçerik Üreticisi ve Fotoğraf Eğitmeni

https://www.youtube.com/c/PhotoSensia

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI-BİR BİLENLE GEZİYORUZ: CUMHURİYETİN ULUS’ U

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

BİRİNCİ MESLİS

Birinci Meclis binası İttihat ve Terakkinin kulüp binasıdır… Enver Paşa 1875’te Ankara’ya geliyor; “Bize yakışan güzel bir kulüp yapılmalı.” diyor. Binanın yapımı için 1916’ da mimar Hasip bey görevlendiriliyor. 1917’de bitiğinde savaş yüzünden İttihat Terakki’nin gücü de kalmamıştır , ülkede maddi sıkıntılar hat safhada olduğu için binanın çatısı kapatılamamıştır. Mustafa Kemal Paşa Filistin cephesindeyken, Ankara’yı  ta o zamanlardan Mücadelenin merkezi ve başkenti yapmayı kafasına koymuştur. Harp Okulundan arkadaşı Ali Fuat Paşa ile 20. Kolorduyu Konya’dan Ankara’ya tayin ettirme konusunda anlaşıyor.  Albay İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak Paşa da bu konuya destek veriyor. Ali Fuat Paşa komutasındaki 20. Kolordu  geliyor fakat o sırada Ankara İngilizler ve Fransız birlikleri tarafından işgal altında. Ve işgalciler tutuklanıp hapse atılıyor.  İşgal birlikleri gittikten sonra 27 Aralık 1919’ da Mustafa Kemal Ankara’ya geliyor. Mustafa Kemal Ankara’ya gelindiğinde binanın çatısı hala kapatılmamış durumdadır. Ulucanlar’ da bir okul için yapılan kiremitler buraya geliyor, çatı tamamen kapanmayınca Ankara halkı kucak kucak ellerinde kiremit taşıyorlar. Milletvekillerinin oturacakları sıralar Abdülhamit zamanında yapılan erkek öğretmen okulundan getiriliyor. Başkanlık kürsüsünü divan katiplerinin oturacakları yerleri Ankaralı marangozlar ücret almadan yapıyorlar. Tavana kahvehaneden gazlı bir avize asılıyor, odalara saçtan yapılmış sobalar kuruluyor. Milletvekillerinin su içmeleri için koridora 3 tane su ve yanında maşrapalar konuluyor.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

16 Mart 1919’da İstanbul İngilizler tarafından işgal ediliyor. Mustafa Kemal milletvekillerine İstanbul’dan ayrılmalarını, işgal altında devlet yönetimi olamayacağını ve Ankara’ya gelmelerini öneriyor. Bu öneriye uymayan pek çok milletvekili tutuklanıyor.  

Mustafa Kemal Paşa sancaklara, kolordulara telgrafla tamim yolluyor. Tamimde: “Meclis Ankara’da açılacaktır, Son Osmanlı Meclisi’nin üyeleri katılacak ve her sancaktan da ayrıca 5 kişi seçilecektir.” diyor.

Bunun üzerine halk illerden 5’er kişi seçiyor ve seçilenler Ankara’ya gelmeye başlıyorlar.

İlk Meclis; Hacı Atıf Efendi, Beypazarlı tüccarlardan Çayırlızade Hilmi Bey, Ömer Mümtaz Tambi (Mustafa Kemal’i Ankara’ya davet eden kişi), Osmanlı’nın son Washington büyükelçisi Rüstem Bey, Ali Fuat Paşa, Ankara’lı tüccar Kınacızade Şakir Bey, Beynamlı Hacı Mustafa Efendi ve son üyesi de Bayrami Tarikatının Şeyhi Şemsettin Efendi gibi çok değerli vatansever şahsiyetlerin de olduğu 385 kişiden oluşmaktadır.

O günlerde Ankara’da milletvekilleri için yatacak yer yoktur ve düşman çok yaklaşmıştır. Bu sebeple Erkek öğretmen okulununun öğrencileri Konya’ya nakledilmiştir ve lojmanları boş durumdadır. Bu lojmanlar milletvekillerine tahsis ediliyor.

Aynı günlerde İstanbul’da şeyhülislam da Mustafa Kemal ve ona katılanları vatan haini ilan ediyor ve ölüm fermanını yayınlıyor.  

23 Nisan 1920 günü bütün milletvekilleri Hacı Bayram’da Cuma namazını kılıyorlar.  Oradaki kutsal sancağı alıp dualarla ilahilerle binaya geliyor ve Kurban kesiyorlar. Bütün milletvekilleri yemin ediyorlar, seçimle ve oybirliğiyle Mustafa Kemal Paşa reis olarak seçiliyor. 30 Nisan’da telgrafla bütün dünyaya yeni millet meclisinin açıldığını ve yeni Türk Devletinin kurulduğunu bildiriyorlar.

Fotoğraflar: Cengiz PAMUK

1925 yılına kadar bu bina meclis olarak görevini sürdürüyor ve daha sonra Halk Fırkasının Mebus kulübü oluyor. Binada Atatürk’e, milletvekillerine ait özel eşyaların sergilendiği odaların yanında çok ilgi çeken bir oda daha var ortasında büyükçe bir masa ve metal ibarede şöyle yazıyor; “Lozan Barış Anlaşmasının İmzalandığı Masa /24 Temmuz 1923”.

İKİNCİ MESLİS

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Birinci Meclis binası zamanın gelişmeleriyle yeterli kalmıyor bu sebeple yeni bir meclis binası yapılması ihtiyacı doğuyor. 

1923’te İstanbul’dan çağrılan Mimar Vedat bey ile inşaat başlıyor. Vedat bey aynı zamanda Çankaya Cumhurbaşkanlığı köşkünü yenileyip geliştiriyor. 1925’te Ankara Palas inşaatına başladığı sıralar dünyada ve ülkede ekonomik bunalım oluşmuştur. Vedat bey ödemelerini alamadığı için işi bırakıyor. Bıraktığında bina bitmiş oluyor ve sadece kapısı eksik durumda kalıyor. Meclisin kapısını Mimar Kemalettin bey yapıyor ve bina tamamlanmış oluyor. Bina 1. Mimari döneminin özel unsurlarından olan gösterişli ön cephe, süslü saçaklar gibi özellikler taşıyor.

Fotoğraflar: Cengiz PAMUK

1925’te İkinci Meclis binası yeni yasama dönemine başlıyor. Atatürk bu binadan günde 6 saat emek vermek suretiyle Nutuk’u okuyor.

Binaya karşılıklı duvara asılmış muhteşem ahşap el işçiliği olan çok büyük 2 portmantonun arasından giriyoruz. Meclis salonu ve diğer kabul salonları çok etkileyici, buram buram tarih kokuyor.

27 Mayıs 1960 darbesine kadar bu binada hükümet yönetiliyor daha sonra mimar Holzmeister’in yaptığı 3. Meclis binasına geçiliyor. 

Meclisin arkasında çok güzel bir bahçesi, uzunca bir havuz ve etrafında çardaklar vardır. Bahçedeki odeonda hafta sonları halka açık olarak, Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrası konser verirmiş.

ANKARA PALAS

Milletvekillerinin kalabilecekleri bir yer olmadığı için bir otel yapılmak isteniyor. 1. Mimari örneği olarak Mimar Vedat Tek projeye başlıyor ama başlangıcında ödeneklerini alamadığından dolayı bırakıp gittiği için Mimar Kemalettin görevlendiriliyor. Mimar Kemalettin aynı zamanda şimdiki Küçük Tiyatronun olduğu Vakıf Apartmanı başta olmak üzere 7 adet villa yapıyor. Mimar Kemalettin Bey 1927 yılında, Ankara Palas’ın şantiyesinde hastalanıp vefat ediyor.    

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Binanın üst katında 60 oda, alt katta balo salonu ve yemek salonu bulunuyor. Balo salonu bir balkon ile bahçeye açılıyor.  1975 yılına kadar otel olarak işletilmiş, ileriki yıllarda devlet konukevi olarak hizmet etmiştir. 2018’de Saraylar Dairesi’ne bağlanmıştır.

MİLLET BAHÇESİ

Vali Abidin Paşa, bozkır olan Ankara’ya güzel bir millet bahçesi yapmak istiyor. O sene 10.000 ağaç diktiği nakledilir.  Elmadağ’dan Ankara’ya kadar uzanan Roma su kanallarını tamir ettiriyor ve evlere içme suyu getiriyor.

Millet bahçesi yeşillikler içinde bir alan, bahçenin ortasında Sinema ve bir han var. Hanın alt katında lokanta üst katlarda yatak odaları mevcut.

Bahçenin içinde şehir çarşısı, sinema ve Ankara’nın yabancı müzik çalan ilk barı olan Fresko Bar açılıyor.  Taşhan’ın önüne de Karpiç Lokantası açılıyor.

SAYIŞTAY BİNASI

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

1925 yılında I. Ulusal Mimarlık Üslubunda inşa edilen binanın mimarı Nazım Bey’dir. 1928 Yılından itibaren ulusal mimari tarzı terkediliyor. Avrupa mimari tarzı başlıyor. Atatürk’ün emriyle Bina 1930 yılında mimar Ernst Arnold Egli tarafından değişikliklerle modernize edilmiştir. Ön taraftaki dış cephe olduğu gibi yıkılıyor ve cepheye şimdi gördüğümüz Viyana kübik mimari denilen modern bir tarz uygulanıyor. Bu bina ulusal mimari döneminden Avrupa mimari dönemine geçişin binasıdır.

VEKAM BİNASI

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Vehbi Koç 1931 yılında Almanya’ya gidiyor ve genel mağaza fikrine hayran kalıyor, gelince yaptığı mağazadır. Vehbi Koç’un 3.ncü mağazasıdır. O yıllarda makine parçaları imalatı ve satışına başlamıştır.

SÜMERBANK (TAŞHAN)

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Taşhan 1888 Ankara Valisi Abidin Paşa’nın mektupçusu İsmail Hakkı Bey tarafından yapılmıştır. İçinde sıcak suyun olduğu, dönemine göre çok lüks bir binadır. Ankara’ya tren gelince binanın adı Agora Otel olarak değiştiriliyor. Kurtuluş Savaşı sırasında şehrin tek hastanesi Gurebe Hastanesi yetersiz kaldığı için otelin bir bölümünü hastaneye çeviriyorlar. 1928 yılında Taşhan’ın önünde Karpiç Lokantası açılıyor. Avrupa tarzında hizmet veren, dünya mutfağından güzel örnekler sergilendiği bir mekandır. Milletvekillerinin, yüksek bürokratların prestij mekanı ve yarı resmi buluşma noktasıdır.

1933 yılında Taşhan’ı devlet istimlak edip yıkıyor.  O zamanlar Ankara imar planını yapan Profesör Hermann Jansen: “Yıkılması büyük hatadır, şehrin bir dokusunun parçasıdır.” deyip karşı çıksa da yıkımı durduramıyor. 1936’da Mimarı Martin Elsaesser, binanın yerine Sümerbank’ı yapıyor..

TÜRKİYE İŞ BANKASI İKTİSADİ BAĞIMSIZLIK MÜZESİ

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

1. Ulusal mimari tarzında olan bina, 1929 Yılında İtalyan asıllı mimar Giulio Mongeri tarafından yapılmıştır. İş Bankası’nın Genel Müdürlüğü İstanbul’a taşınınca, bina müze olarak hizmet vermeye başlamıştır.  Ankaralının mimarisini hayranlıkla gezdiği, ülkenin iktisadi gelişim sürecinin de anlatıldığı güzel bir müzedir.

ANKARA VİLAYET KONAĞI

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Osmanlı döneminde kamu binası kavramı yoktur. O zamanlarda sadrazam kendi konağının girişini daire gibi kullanır, yönetim hizmetlerini oradan gerçekleştirir. Abidin Paşa Ankara’ya gelince Bab-ı Ali’ye devlete yakışacak bir binanın gerekliliğini anlatan bir yazı yazar. Fakat Ankara’nın devlet eliyle yapılmış ilk resmi binasına kavuşması Abidin Paşa’nın vefatından sonraki dönemde gerçekleşecektir. Bina 1897’de Müşir Tevfik Paşa tarafından yapılıyor. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra bakanlıklara bu bölgedeki binalar ev sahipliği yapıyor, Ankara Vilayet Konağının da her odası bir bakanlığa tahsis ediliyor.      

MALİYE BAKANLIĞI BİNASI

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Bu bina 1925 yılında Maliye Bakanlığı binası olarak yapılmıştır. Bina çok beğenildiği için sonradan iki kenarındaki iki bölüm de yapılarak bina büyütülmüştür. Bina bitince Başbakanlık binayı alıyor ve şimdiki Bakanlıklardaki binası yapılana kadar bu binada kalıyor, daha sonra gerçek yapılış amacına uygun Maliye Bakanlığı olarak kullanılmıştır. 

HAMİDİYE ÇEŞMESİ

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

1912 yılında, Sultan Abdülhamit’in Balkan göçmenlerini bu bölgeye yerleştirmesiyle Valiliğin arkasındaki bu mahallenin ismi Hamidiye mahallesi olmuştur. Çeşmeyi de Abdülhamit yaptırmıştır. Ankara taşından, çiçek motifli işlemeli güzel bir çeşmedir.

ZAFER ANITI

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

1924 yılında milletvekili ve Yenigün gazetesinin sahibi Yunus Nadi bey; “Bize bir zafer anıtı lazım!.” diyor. Karar verip bir millet komitesi kurup Ankara halkına duyuruyorlar ve halk bu anıt için para toplamaya başlıyor… 1925 yılında proje yarışmasını Viyanalı heykeltıraş Heinrich Krippel kazanıyor. Çok büyük bir törenle Zafer Anıtı açılıyor. Buradaki güzel detay bu heykelin devletin dışında halkın kendi parasıyla yapılıyor olmasıdır.

Krippel’in çalışması 4 aşamalı bir projedir. Birincisi Mustafa Kemal’in İstanbul’da Bandırma Vapuruna bindiği yerdedir. İkincisi Samsun’da karaya çıktığı yerdedir. Üçüncüsü Başkomutanlık Meydan Muharebesinin kazanıldığı Afyon’dadır ve sonuncusu Ulus’taki Zafer Anıtı’dır. Heykelde Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’i bindiği atı Sakarya ile üzerinde mareşal üniforması ile düşmanın geldiği yöne batıya bakar halde duruyor. Askerlerden birisi düşmanı gözetliyor diğeri de arkadaşlarına sesleniyor hadi diyor geride kalmayın. Ve cephede fedakarca yer alan, sırtında büyük top mermisi taşıyan Türk Kadınına yer verilmiştir.

Selma ÜNAL

Aralık 2023

SAF BİR SEVGİ HİKAYESİ: HANDE

Ben bu yazıda sizlere, çok farklı bir sevginin iletişim dilini anlatmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü.

3 Aralık günü, bütün dünyada, insanların engellilere yönelik empati duygularının gelişmesi ve duyarlılıklarının artması için, eylemler, yürüyüşler, etkinlikler düzenleniyor. Maalesef ki, benim güzel ülkemde 8.5 milyon engelli insan yaşıyor ve bu sayı, aileleri ile birlikte neredeyse toplumun yarısını oluşturuyor. Bu aileler, çok zor koşullarda yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

Çoğunuzun bildiği gibi, 2004 yılında emekli olduktan sonra engelli çocuklarla çalışmaya başladım. Keşke gücüm ve kalemim yetse de, tüm yaşadıklarımı yazabilsem, ama bu pek de mümkün olmuyor. Onlarla o kadar dolu dolu yaşıyoruz ki, yazmaya yeterli zaman kalmıyor, ancak bu kısacık yazımda sizlerle paylaşmak istediğim aslında basit ama benim için çok özel bir olay var. Sizlere Hande’ nin hikayesini anlatmak istiyorum:

Hande, ilköğretimde okuyan engelli bir çocuk. (çok sınırlı da olsa devlet, zihinsel engelliler için ilköğretim ve lise seviyesinde okullara sahip ve bu okullar, benim gönüllü fotoğraf çalışmalarımın kapsamında yer alıyor. )

Hande konuşamıyor. Çok sınırlı olarak bazı kelimeleri söyleyebiliyor. Öğretmenleri onu uzun süredir tanıdığı için, çıkardığı seslerden ne demek istediğini anlıyorlar ve onun farklı sesler çıkartarak, söylemek istediğini cümle olarak tekrarlayarak ona yardımcı oluyorlar. Ben de, konuşamayan birçok çocukla olduğu gibi, Hande ile de aynı yöntemlerle anlaşıyorum. Hande konuşamıyor ama okuma yazma biliyor, mesajlaşma yoluyla cep telefonunu kullanabiliyor, algılamaları da oldukça iyi olan bir çocuk.

Çalışma kapsamımda olan ve Hande’ nin de öğrencisi olduğu okuldan on engelli çocuk ile birlikte, Anıtkabir’e fotoğraf çekimine gittiğimiz bir gün, gezinin bir yerinde Hande’nin fotoğraf makinesi arıza yaptı, o an orada makinesindeki sorunu düzeltemedim. Soruna çözüm olarak da, boynumda asılı olan kendi fotoğraf makinemi Hande’ nin boynuna taktım. Sonra kısaca tanıttım makineyi, gezi sonuna kadar benim fotoğraf makinemi Hande ile ortak kullandık. Hande çok da güzel fotoğraflar çekti. Çalışmamızı bitirip aracımızın olduğu yere giderken, arkamdan yaklaşıp yavaşça koluma girdi. Birlikte kolkola yürüyerek geziyi tamamladık.

Akşam fotoğrafları bilgisayara yükledim ve Hande’nin fotoğraflarını ayırarak, yedek belleğe aldım. Okula ilk gittiğim gün bu iş için ayrılmış bilgisayara Hande’nin fotoğraflarını yükledim ve sonra kendisini çağırıp;

“Gel bak ne kadar güzel fotoğraflar çekmişsin”  dedim.

Öğretmen arkadaşlara birlikte Hande’nin fotoğraflarını izledik.

Hande bana dönerek kendine özgü konuşma diliyle farklı sesler çıkararak konuşmaya (!) başladı.

Önce parmağı ile kendisini işaret etti.

“Evet Handeciğim.. sen…”  dedim.

Sonra beni işaret etti.

“Tamam” dedim. “Ben..”

Bu sefer ısrarla beni işaret etti tekrar.

“Beni.. “ dedim.

İki kolunu yanlara açarak, “kocaman” işareti yaptı.

“Tamammm..sen beni çok..” dedim.  

“Ama gerisini anlayamadım” dedim.

Doğrusu o anın keyfini doya doya yaşamak için “anlamadığımı” söyledim Hande’ ye.

Hande elleri kolları ile çırpınıyor, bana sevmeyi anlatmaya çalışıyor, ama ben ısrarla “Hande anlayamıyorum..” diyorudum. 

“Sen beni çok.. ama ne, ne, yapıyorsun” dedim.

Hande öğretmenlerden medet umuyor ama hepimiz sessizce gerisini nasıl anlatacak diye merak ederek izliyorduk Hande’ yi.

Hande sustu. Bana yaklaştı. Elini yanağıma koydu. Yanağımı okşayarak o garip seslerini çıkarmaya devam etti. Sanki, “ne olur beni anla” diyordu.

Hande’ye sarıldım:

“Anladıııım.. Sen beni çok seviyorsun” dedim.

“Ben de seni çok seviyorum” dedim ve birbirimize belki de dünyada hiç kimsenin böylesi bir duyguyu paylaşamayacağı duygularla sarıldık. Lanet olsun, böyle zamanlarda boğazıma bir şeyler gelip düğümleniyor, konuşamıyorum, bir garip oluyorum.. 

Ama şunu biliyorum ki, dünyada hiç kimse engelli çocuklar kadar saf ve temiz bir sevgi sunumunu beceremez. Bana böyle duygular yaşattıkları için onlara minnettarım.

3 Aralık haftası onların haftası. Sizlerden ricam; onları unutmayıp, destek olmanız, onlara karşı anlayışlı olmanız sadece.

3 Aralık Dünya Engelliler Günü kutlu olsun …

Fotoğraflar Engelli çocuklarımız tarafından çekilmiştir.

Nazmi ALACADAĞLI

 Kasım 2023

ŞEHRİ TUVAL YAPAN SANAT: GRAFİTİ ve GRAFİTİ FOTOĞRAFLARI

Fotoğraf: Pınar ERTEBER POLAT

Sokak sanatı, dünyadaki tüm şehirlerde icra edilen, benzersiz ve renkli bir sanat formudur. En yaygın olarak açık alanlardaki duvar resimlerini ve grafitileri tanımlamak için kullanılır. Ancak heykeller, video projeksiyonları ve diğer ortamları da kapsayabilir. Grafiti ise çoğunlukla kamusal alanlarda bulunan duvar, pano, pencere, kapı vb. yüzey üzerine illegal şekilde sprey boyalarla veya keçeli kalemlerle resmetme işidir. Sanatçı eserini, kendi “sokak adını” görkemli bir şekilde yazması ile tamamlar.

Bu sanatla uğraşan özellikle genç sanatçılar, ırkçılık, insan hakları, ayrımcılık ve kısıtlı imkanlarla ilgili konulardaki hayal kırıklıklarını veya düşlerini grafiti ile ifade ederler. Punk rock, hip-hop, sosyo-politik hareketler ve hatta çete faaliyetleriyle ilişkilendirildiği için polisin ve şehir yetkililerinin takip ettikleri yasadışı bir faaliyet olarak görülmektedir. Öte yandan ünlü sokak sanatçılarının çoğu bu kariyerlerine yasadışı grafiti yaparak başlamıştır. Diğer taraftan, yetkililerin davet etmesi ve hatta ücretini ödemeleri karşılığında bazı sokak sanatçılarının grafiti yapmalarına izin verilir hatta teşvik edilir.  Grafitiler, zamanla şehirdeki vatandaşlar ve turistler için fotoğraf çekecekleri ve renkli gösterilerin tadını çıkaracakları bir sanat eserleri müzesi haline gelmiştir. Hatta kimliği gizemli kalan bir grafiti sanatçısı olan JR, kendi eserlerinin sergisini “dünyanın en büyük sanat galerisi olan sokaklarda” yaptığını ifade etmektedir.

Fotoğraflar: Pınar ERTEBER POLAT

Sprey boyanın geçici yapısı nedeniyle yağmurla zarar görmeden, suyla/deterjanla/kimyasalla yıkanmadan – temizlenmeden veya üzeri boyanmadan önce duvardaki eseri belgelemek gerekir. Böylece bu sokak sanatı ölümsüz bir hale gelebilir. Belgesel ya da sokak fotoğrafçıları sadece duvardaki bir grafitiyi fotoğraflamaz; aynı zamanda şehrin ve hayatın tuhaflıkları ile muzipliklerini, şehrin sunduğu veya mahrum bıraktığı imkanlarını, insanların yaşadığı acılar ile mutluluklarını ve sanatçının korku ve heyecanla karışık yaratım sürecini fotoğraflarlar. Bu fotoğraflar, grafitinin yansıttığı mesajı orada olmayanlara iletmeyi amaçlamanın yanında kentteki insanlara ve kente farklı bir bakış açısından bakılmasını sağlamaktadır. 

Fotoğrafta grafitinin önünde akıp giden yaşamı dondurmak mı istiyoruz yoksa bu hareketi yansıtmak mı istiyoruz karar vermeliyiz. Şehrin hareketli (yada hareketsiz) olduğu bir kamusal alanda mükemmel bir kadrajı ve anı yakalamak için gerekli pozlama ayarını yapmak fotoğrafçının takdirindedir. Yine de mümkün olan en iyi grafiti fotoğrafını çekmek için kullanılabilecek pek çok basit ipucu vardır. Burada sadece birkaçına değinebileceğim.

Fotoğraf: Duygu Nazire KAŞIKCI Fotoğraf: Pınar ERTEBER POLAT

Grafitiler şehrin sokaklarında yürürken karşımıza aniden çıkabileceği gibi bazen de bulmak için özellikle aramamız gerekebilir. Eski / yeni sanayi siteleri, boş arsalar, otoparklar, bahçe duvarları, harabe yapılar, eski fabrikalar, metro / tren vagonları, tüneller ve dar geçitler sokak sanatçıları için mükemmel birer tuvaldir. Sokak sanatının olduğu yerleri bulmak için küçük bir keşfe çıkıp sonrasında kendimize bir rota çıkarabiliriz. Hatta yurtdışındaki bazı şehirlerde sokak sanatı için yürüyüş turları bile bulabilirsiniz.

Sokaklardaki sanatı fotoğraflamak bazen zor ve tehlikeli olabilir; çünkü bu eserler kentteki en yoğun insan ve araç trafiğinin olduğu kamusal alanlarda olabileceği gibi tenha ve tekinsiz alanlarda da bulunabilir. Herhangi bir toplu taşıma hattının yakınında (metro, tren, tramvay gibi) veya ıssız bir yerde fotoğraf çekmek istiyorsak öncelikle kişisel güvenliğimizi sağlamalı ve dikkatli davranmalıyız. Çünkü bu tarz yerlerde trafiğin veya fotoğrafçının yaratacağı problemlere ve izinsiz geçişlere müsaade edilmeyebilir ya da tekinsiz bir ortam olabilir. Ancak aktif bir tren istasyonunun içinde güvenli şekilde çekim yapılabilir ve grafitinin harika bir açıdan yakalanmış fotoğrafını çekebiliriz.

Grafiti fotoğrafı çekmek için en önemli ekipmanlardan biri lenstir. Çekmek istediğimiz eserin ebatına bağlı olarak lens seçimi yapmamız gerekir. Belirli bir alanın fotoğrafını çekiyorsak normal açı bir lens iyi bir seçimdir böylece kadraja çoğu şeyi sığdırabiliriz. Ancak çok katlı bir binanın tüm cephesini kaplayan bir eserin fotoğrafını çekeceksek geniş açı kullanmamız gerekebilir. Özellikle geniş açı kullanıyorsak tam karşıdan kadrajlamak gerekebilir çünkü sağ ya da sol açıdan çekim yaparken objektife yakın nesnelerin olduğundan daha büyük görüneceğini unutmamız gerekir. Ayrıca gece çekim yapmayı planlıyorsak edinmemiz gereken bir diğer ekipman üç ayaktır (tripod). Ancak gündüz yapacağımız çekimlerde yürüyüşlerimiz sırasında ağırlık olacak ve dikkat çekecektir.

Grafitiler bir sokak sanatı olduğu için elbette dar sokaklar ya da alanlarda çekim yönünü ve açısını yakalamak zor olabilir bu yüzden grafitinin etrafında zaman geçirerek etrafı incelmek faydalı olacaktır. Genellikle sokak sanatçıları eserlerini belli bir güzergahta yapmaya devam ederler. Bu yüzden çevreye hakim olmak ve bizi en fazla etkileyen grafitiyi seçmemiz gerebilir. Belki kamuya açık bir binanın orta katına çıkarak tam karşı cepheden bir kadraj yakalayabiliriz ya da yere yakın bir açıdan farklı bir kareyi yakalayabiliriz. Yanından geçip giderken çekilmiş bir kareden ziyade grafiti fotoğrafımızı diğer bakış açılarından ayıracak binaları, sokakları, pencereleri ve hatta kapı aralıklarını bile kullanabiliriz. Öte yandan grafitiler çoğunlukla bir binanın ya da bahçenin duvarına yapıldığı için bir parçada mimari fotoğraf tadı olabilir.

Gün ışığı ve sokak aydınlatmalarının farklı saatlerde eser üzerinde nasıl bir etki yaratacağını bilmemiz ve hava durumunu takip etmemiz faydalı olacaktır. Genellikle grafiti fotoğrafçıları bulutların ışığı yumuşattığı bulutlu havalarda çekim yapmaktır. Ancak çekim yapmak için doğru bir saat veya hava durumu yoktur. Sadece çekim yapmayı zorlaştıracak sert gölgelere, yağmurun renklerde ve yüzeyde oluşturacağı değişimlere ve değişecek renk sıcaklığının grafitideki etkisini azaltmak için WB ayarımıza dikkat etmeliyiz. Ayrıca sanatçının grafitide aktarmaya çalıştığı duyguyu-mesajı hava durumu ile ilişkilendirebiliriz; canlı neşeli bir grafitiyi güneşli bir günde, kasvetli hüzünlü bir grafitiği karanlık veya yağmurlu bir günde fotoğraflayabiliriz.

Fotoğraflar: Pınar ERTEBER POLAT

Malum sokak sanatı olduğu için kontrol edemediğimiz bazı öğeler; çöp tenekeleri, park etmiş arabalar, sokak tabelaları, yürüyen insanlar vb. kadrajımıza girecektir. Büyük bir grafitiyi şehrin içinde bu öğelerden arınmış kadrajlamak zor olabilir bu yüzden onları avantaja çevirerek fotoğrafın bir parçası yapmak daha akılcıdır. Hatta bu öğeleri dahil ederek eserin büyüklüğü hakkında da izleyene bir bilgi vermiş oluruz. Önemli olan kimsenin dikkatini çekmeyen küçük ayrıntıları ve fırsatları yakalamaktır. Çevredeki bağlamı ve konumu karede yakalamak için açımızı değiştirmek de yararlı olabilir.

Grafiti yapılırken sanatçıyı kadraja alıp onun portresini yansıtabiliriz. Etraftaki renkli sprey şişeleriyle güzel kadrajlar yakalanabilir. Ayrıca bir başka kişinin (model, arkadaş gibi) portre fotoğrafları için de fon olarak grafitileri kullanabiliriz. Fotoğrafımıza tanımadığımız insanları dahil edeceksek, önce saygıdan sonra da hukuki zorunluluktan dolayı izinlerini istemeliyiz.

Sokak sanatı, sanatçının halkın beğenisine ve takdirine sunmak için ürettiği eserlerdir. Bu yüzden grafitilerin önünü uzun süre kapatmamak ve diğer insanların bakmasını engellememek gereklidir. Ayrıca, bir grafitinin tamamını, kadraja başka hiçbir şey eklenmeden dümdüz çekersek, bu aslında o eseri bir nevi kopyaladığımız anlamına gelir. Bu yüzden fotoğrafı çekerken özgün bir bakış açısı yakalamaya çabalamalıyız. Sabırlı olmalı ve öncelikle aklımızda bir kadraj oluşturarak, arabaların insanların, hayvanların geçişini takip ederek doğru anda deklanşöre basmak için hazır olmalıyız. Mesela bir bisikletlinin grafitinin önünden geçerken yakalamamız gibi.

Fotoğraf: Pınar ERTEBER POLAT

Grafiti fotoğrafçılığı ile ilgili bir belgesel film izlemek isterseniz 2019 yapımı “Martha: A Picture Story / Martha: Bir Fotoğraf Öyküsü” ilginizi çekebilir. Belgesel, National Geographic dergisindeki ilk kadın stajyer fotoğrafçı ve New York Post gazetesindeki ilk kadın fotoğrafçı olan Martha Cooper’ı ve sokak sanatını fotoğraflarıyla belgelemesi sayesinde bu sanat dünyasının en önemli isimlerinden biri hâline gelmesini konu alıyor. Cooper’ın 1970’lerde New York’da çekmeye başladığı grafiti fotoğrafları, şiddetli tepkilerle karşılaşan bu sokak sanatının zamanla tüm dünyada tanınıp yaygınlaşmasına katkı sağlamıştır. Ayrıca Henry Chalfant dünyada tanınmış bir diğer grafiti fotoğrafçısıdır. Kendi web sitesinden https://www.henrychalfant.com/ fotoğraflarını inceleyebilirsiniz.

Cooper bir söyleşisinde: “Bir grafiti eserini ya da duvar resmini fotoğrafladığımda, eserin tamamını bozulmadan gösteren ve bir miktar bağlam içeren bir fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Özel ışıklandırma ya da bükülme yapan lenslerle eseri kendi sanatıma dönüştürmeye çalışmıyorum. Kendimi bir tercüman olarak değil, tarihi korumanın belgesel kanıt sağlayıcısı olarak görüyorum. Sanat eserlerinin anlam ve değeri zaman içinde toplumumuzdaki, kültürümüzdeki ve siyasetteki gelişmelere bağlı olarak değişebilir. Geçici bir eserin fotoğrafı, bunların olmasını sağlar.” diyerek kendi grafiti fotoğrafçılığını tanımlamıştır. 

Duygu Nazire KAŞIKCI

Aralık 2023

Kaynaklar:

https://www.smartphonephotographytraining.com/genres/street-art-photography-tips

https://www.lensculture.com/articles/martha-cooper-40-years-of-photographing-street-art-around-the-world

https://saltonline.org/tr/2277/persembe-sinemasi-evde-martha-a-picture-story-martha-bir-fotograf-oykusu

https://www.widewalls.ch/magazine/top-10-street-art-photographers

MAVİ

Mavi renginin özünde;

  • ‘Annem Mavi Severdi ‘ 
  • Mavi ile anlatılan bireysel özgürlüktür
  • Bireysel özgürlüğün insan doğasına ne kadar uygun olduğu ve sonsuzluk
  • Müziğin evrenselliği ve insanları birleştiren bir yapıya sahip olduğu ve bütünlük
  • Aile ve hayat                         
  • Hayata bağlanmak, mutluluk, birliktelik ve özgürlüğün sınırlayıcısı
  • Hayatta yalnız kalmak, bağlanmaktan, sorumluluklardan ve acılardan kaçmak
  • Geçmişe duyulan özlem ve bağlılık
  • Bütün acılardan arınmak ve yeniden doğmak

Dünyayı gören, onu anlamlandırmamızı sağlayan bilincimizdir renkler. Gökyüzü ve deniz denince aklımıza mavi, toprak denince kahverengi, doğa denince yeşil geliyor. Peki ya renkler olmasaydı? O zaman gökyüzünün, denizin, toprağın ya da doğanın birbirinden ne farkı olurdu? Dünyamızı bir şenliğe çeviren renkler, insan psikolojisinde farklı duyguyu ve düşünceleri simgeliyor. 

MAVİ gökyüzü ve denizin rengidir. Kurtarıcı, sakinleştirici, yalnızlık, modernlik, sadakat, belirleyici, huzur, profesyonellik, kararlılık, barış, hijyen, iletişim, verimlilik, bilinç, akıl, temizlik, bilgelik, güven, inanç, gerçeklik ve cennet anlamına gelir.  

Ayrıca mavinin aşıladığı güven duygusu insanların kendine olan özgüvenlerinin artmasını da sağlar. 

Mavi diğer özelliklerinin yanı sıra, düşünceler hakkında katı ve kararlı bir renktir. Nostaljik olan bu rengin kararlılığı, bugün ve gelecekte her şeyi, geçmişte yaşanan deneyimlere bağlamasından gelir. 

Sevgiyi temsil eden mavinin ağrıları dindirme gibi bir enerjisi bulunur. Bu nedenle hastalık tedavilerinde mavinin enerjisi birçok kişi tarafından kullanılmaktadır. Özellikle depresyon ve ağrıyı tedavi etmek için mavi tercih edilir. Zihni rahatlatır, üretimi artırır.

Gökyüzünün rengi olan mavinin bir diğer özelliği ise sakinleştirici bir enerjiye sahip olmasıdır. Stres yönetimi için inanılmaz bir gücü vardır. Zihni sakinleştiren, kalp atış hızını yavaşlatan, kan basıncını düşüren ve kaygıları azaltmanıza yardımcı olan çok yatıştırıcı bir renktir. Zihnin rahatlaması sonucu insan daha üretken bir hale gelir. 

Freud maviyi, okyanusa benzetir, sakin diye betimlemiştir. Faber Birren ise mavinin tansiyonu düşürdüğünü söyler. Araplar ise mavi taşların, firuzenin kanın akışını yavaşlattığına inanır. Nazar boncuğu o yüzden mavi taşlıdır. Sakinleştirici bir renktir.

Mavi, en iştah kapatıcı renktir. Doğada mavi renkli yiyecek çok ender bulunur. Mavi yiyecekler insana itici gelir çünkü ilk çağlardan bu yana insanlar yiyecek ararken zehirli ya da bozulmuş (çürümüş) yiyeceklerden uzak durmayı öğrendiler.

Mavi, sinir sistemini rahatlatır. Zihni rahatlatan bir etkisi vardır ve vücudun sakinleştirici kimyasallar salgılamasına yol açar. Ayrıca insanlar mavi renkle yazılmış yazıları daha fazla akılda tutabilmektedirler. Mavi, genellikle yıldızları, geceyi, insan sıcaklığını, kalıcı ve derin duyguları, düşünceyi ve dinlenmeyi simgeler.

Freud’un sakin bir renk olarak nitelendirdiği mavi; dinginlik, sakinlik ve üretkenliği temsil eder. İnsanların görsel olarak görmekten/izlemekten keyif aldıkları alanlardan olan deniz-gökyüzü sıklıkla film ve dizilerde bu dinginlik ve sakinlik duygusunun izleyenlere iletilmesi için kullanılır. Soğuk bir renk olduğu için mavi, çoğunlukla anlatı mekanı olarak kutuplar/buzulların seçildiği filmlerde kullanılır. Benzer şekilde bilim-kurgu filmlerinde de tercih edilen mavi-beyaz ve açık tonlardır.

Üç Renk: Mavi

(Trois couleurs: Bleu), 1993 yapımı bir Fransız-Polonya yapımı film üçlemesinin ilk bölümüdür. Yönetmenliğini ve senaristliğini Krzysztof Kieślowski yapmıştır.  

Gökyüzü Neden Mavidir?

Güneş ışığı atmosfere girdiğinde saçılan ışınların dalga boyları farklı farklıdır. Bu farklılık saçılma anında farklı renklerin oluşmasını sağlar. Kısa dalga boylu ışınlar mor, mavi ve yeşil renkler olarak; uzun dalga boylu ışınlar ise sarı, turuncu ve kırmızı renkler olarak saçılır. Fakat kısa dalga boylu ışınlar daha fazla saçılır. 

Saçılmayı, gökyüzünü “fırçayla boyama” gibi düşünebilirsiniz. Daha çok saçılan renkler, gökyüzünde daha çok alanda etkili olarak baskın renk olmaktadır. Güneşten gelen kısa dalga boylu, dolayısıyla daha çok saçılan ışınların büyük bir kısmı mavidir, bu yüzden gökyüzünü mavi görürüz.

Atmosferden geçerken ışık, havadaki gazlar ve partiküller tarafından emilir ve sonra dalga boyu uzunluğuna göre farklı yönlere saçılır. En kısa dalga boyuna sahip mavi ışınlar daha geniş bir alana saçılırlar. İşte, gökyüzünün mavi görünmesine neden budur.

Mavi Saat (Fransızca: l’heure bleue), gün doğumundan önce ve gün batımından sonra olmak üzere gece ve gündüz arasındaki zaman süresinde ortaya çıkan gökyüzünün neredeyse tamamının mavi renkle doldurulduğu alacakaranlık. Rayleigh saçılımı etkisinden kaynaklanır.

Gökyüzü, romantik bulduğumuz pek çok bilimsel olayın gerçekleştiği güzel kubbemiz. Gökyüzünün gecesi aylı yıldızlı başka güzel, gündüzü rengarenk bir başka güzeldir. Herkesin bir gökyüzü merakı ve sevdası vardır. Gün batımında veya gün doğumunda oluşan renklere hayran olmayan var mıdır acaba ya da gökkuşağı görünce sevinmeyen!

Yaşam kaynağımız Güneş’in yaydığı ışınlar atmosfere girer ve bazı engellerle karşılaşır. Bu ışınların bir kısmı bu engeller tarafından absorbe olur, bir kısmı saçılır, bir kısmı da yansır. Atmosfere girdiğinde beyaz renkli olan güneş ışınları gözümüze başka başka renklerde görünür. Peki nedir bu engeller? Atmosferde su buharı molekülleri (H2O), hava molekülleri (Havanın yaklaşık %78’i azot gazı, yaklaşık %20’si oksijen gazı, geri kalanı da argon başta olmak üzere diğer asal gazlar ve karbondioksittir.), ozon gazı ve havada her zaman bulunmayan ve oranları bölgeden bölgeye değişen kirletici gazlardır.

Deniz Neden Mavidir?

Denizin mavi rengi su moleküllerinin ışığı emme ve yansıtma özelliğindendir. Güneş ışığında bütün renkler mevcuttur. Deniz suyu güneş ışığının dağılımındaki kırmızı taraftakileri emer, mor tarafındakileri yansıtır. Denizde bundan dolayı mavi renkte görünür.

Renk sıcaklığı nedir?

Renk sıcaklığı (CCT), ışık kaynağının yaydığı görünür ışığın sahip olduğu ışık rengini belirtir. CCT‘nin açılımı Correlated Color Temperature‘dır ve İlişkili Renk Sıcaklığı anlamına gelir. Işık kaynağının rengini derecelendiren ve tanımlayan ifadedir.

Metal bir cismi ısıttığınızda, cismin ışıldadığını görürsünüz. Cisim ısıtıldıkça, sıcaklığına bağlı olarak turuncusarı ve mavi gibi çeşitli renklere bürünür. Renk sıcaklığı da, ışık kaynağına yakın bir renk tonunu yakalayan kara cismin Kelvin cinsinden sıcaklığıdır.

Kelvin, tıpkı santigrat gibi sıcaklığı belirten uluslararası birimdir. Santigrat derecesinden farklı olarak sıfır noktasını mutlak sıfır yani -273,15 °C alır. [K] = [°C] + 273, 15  formül yardımıyla, santigrat derece sıcaklığı, kelvin derecesine çevirmek mümkündür.

Metal cismi Isıtmaya devam ettiğimizde renk değişmeye başlar. 5000K sıcaklığına ulaştığımızda akkor (beyaz) renge ulaşırız. Isı daha artırılmaya devam edilirse 10000K sıcaklığında mavi bir renk alacaktır. İşte bu nedenle ışığın ısısı Kelvin (K) ile gösterilir ve kelvinmetre ile ölçülür. 

Renk sıcaklığı kavramı, aydınlatmafotoğrafçılık ve yayıncılık gibi alanlarda kullanılmaktadır.

Aydınlatma sektöründe renk sıcaklığı, beyaz rengin tonlarını sınıflandırmak için kullanılır. Kelvin birimiyle birlikte kullanılan bu değer küçüldükçe ışık rengi turuncuya doğru gider, büyüdükçe maviye yaklaşır.

Yaygın olarak karşımıza çıkan renk sıcaklıkları 1000 K – 12000 K aralığındadır.

1700 K – 1800 K aralığı, ateşinmum ışığının ve gün doğumu ile batımında ortaya çıkan kırmızımsı renge denk gelmektedir.

2400 K – 3500 K aralığı ise, akkor flamanlı lambaların ve sıcak beyaz renkteki floresan ve LED lambaların rengine eşittir.

4500 K – 6500K aralığı ise, gün ışığınaxenonfloresan ve LED lambaların yaydığı maviye yakın beyaz ışığı temsil eder.

6500 K değerinin üzerine çıkıldığında ise beyaz ışıktan uzaklaşılır daha çok mavi içeren renkler elde edilir.

Sami TÜRKAY

Ekim 2023

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI-BİR BİLENLE GEZİYORUZ: HAMAMÖNÜ

FSK’ nın artık gelenekselleşen gezileri Ankara Kültür Rotaları Bir Bilenle Geziyoruz kapsamında bu ay Hamam önü, Hamam arkası, Hacet Tepesi rotasını Dr Ali Vedat OYGÜR hocamızın rehberliğinde aşağıdaki haritada yer alan güzergahlar üzerinden giderek keyifli bir şekilde tamamladık.

Geziye Hacettepe Onkoloji Hastanesi önünde buluşarak başladık. Buluşma noktamızda kafamızı kaldırıp karşıya baktığımızda bayrak direği bulunan bir tepe görünür. Bu tepenin adı Hacet Tepedir. Hacet dilek, ihtiyaç demektir. Ankaralı, Tanrı’ ya dileğini iki yolla iletirmiş bir zamanlar: Birincisi kağıda yazıp Akköprü’ nün ayağından Çubuk suyuna bırakırmış. Diğeri de Hacet Tepesine çıkıp rüzgara üflermiş. 1970’li yılların başına kadar tepe park olarak kullanılmış. Parkta bulunan havuzun içinde meşhur su perileri heykeli bulunuyormuş. Superileri heykeli 30’ lu yıllara kadar Kızılay’ da imiş. Hacettepe üniversitesi yapılırken Tandoğan’a taşınıyor. Günümüzde ise Cermodern’in bahçesinde bulunmaktadır.

Hamamönüne doğru ilerlediğimizde, ilk ziyaret ettiğimiz eser Mimarzade (Sarıkadı) Camii oldu.

Aslında bu yapılara camii yerine mescit demek daha doğru olacaktır. Erken Osmanlı döneminde camilerin minaresi yoktur. Gerileme döneminde, 1600’ den itibaren Osmanlı Ordu’nun ana gelir kaynağı olan Tımarsistemini bırakıp, İltizam sistemine geçiyor. Ali Vedat OYGÜR hocamız o dönemi blog yazılarında şu şekilde özetliyor:

“xvııı inci yüzyılın başından itibaren Osmanlı’da sancak beyliği artık “arpalık” (iltizam) olarak verilmektedir (çadırcı, 2000). Beyliği alan kişi de Sancak’tan toplanacak vergi gelirlerinin karşılığı olarak peşin para ile yerine mütesellim tayin etmektedir. Mimar zade ailesi, bu düzen içinde, yolsuzluk yaptıkları için görevden alınan müderris zadelerin ardından Ankara’ya ayan ve mütesellim olan ikinci önemli ailedir. Mimar zade Mehmed şakir efendi, 1769-1774 arasında ayanlık yapmış fakat haksız yere fazla vergi toplaması ve yolsuzluk nedeniyle şikâyet edilince paraları vermemek için oluşturduğu birkaç yüz kişilik çeteyle Niğde’ye kaçmıştır. Sarayla arasına aracılar koyarak kendisini affettirmiş ve 1777 yılında Ankara’ya dönerek ayanlığa devam etmiştir. Ölünce, yerine oğulları ayanlık sistemini sürdürmüş ve yolsuzluklarla baş edilemeyince mimar zade Mehmed emin efendi, 1807’de Kastamonu’ya sürgün edilmiştir.”

Camiinin bahçesinde Osmanlı mezarları da yer almaktadır. Bu mezarlar camiiyi yaptırmış olan Mimar Zade’nin ailesine aittir.

Bir sonraki ziyaretimiz Karacabey Külliyesine oldu.

Karacabey Külliyesi

KARACABEY CAMİİ VE TÜRBESİ:

Karacabey Camiini Anadolu beyler beyi Karaca Celalettin bey yaptırıyor. Ten rengi biraz koyu olduğu için kara lakabıyla anılıyor. Osmanlının kurucusunun adı da belgelerde Kara Osman diye geçermiş. Burası bir yapı komleksi. Osmanlının erken döneminde yapı komleksine imaret denilirdi. Bu nedenle İmaret camii de denir. Karacabey ailesi Ankara’nın önde gelen ailelerindendir. Kompleksin içerisinde İki tane medrese, mutfak depolar ve çeşme bulunmaktadır. Bu camii Osmanlı erken döneminin tipik bir örneğidir. Cami kapısının ikitarafında misafir odaları vardır. Gündüzleri din eğitimi verilirken geceleri de Ankara’ ya gelen misafirler konaklamaktadır. Taç kapısı vardır. Ahşap giriş kapıları orijinaldir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, camii askeri kışla olarak da kullanılmıştır.

Celalettin Karacabey 1444 Varna savaşında şehit olunca eniştesi 2. Murat tarafından buradaki türbeye defnedilmiştir.

TACETTİN SULTAN CAMİİ:

Celveti Tarikatı Hacıbayram’ın kurduğu Bayramiliğin bir koludur. Celvet yerini yurdunu terk eden demektir. Tacettin Ankara’ da Akmedrese’ de müderristir. Aynı zamanda Osmanlı’da özel kalemde çalışmaktadır. O da Celveti tarikatına girerek buradaki dergahı kurmuştur. Şeyh Tacettin vefat ettikten sonra oğlu bu cami ve türbeyi yaptırmıştır. Dergah binası şu anda Mehmet Akif Ersoy Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Müzenin önündeki geniş alanın adı Hamit tarlası olup, burası aslında toplu olarak etkinliklerin yapıldığı bayram yeridir.

HACI MUSA CAMİİ:

Hacı Musa Camii’ nin minaresi, mihrabı ve ana kapısı özgündür. Yakınındaki çeşme ise Ankara’ nın en eski sokak çeşmesi olarak bilinmektedir.

BEYNAMLIZADE KONAĞI:

Hacı Mustafa Efendi Ankara’da bir müderristir. Aynı zamanda son Osmanlı Mebusan Meclisinde de Ankara mebusudur. Börekçizade Rıfat Efendi ile Milli Mücadelede birlikte çalışmışlardır. 5 Ekim 1919 günü, bugün Etnoğrafya müzesinin olduğu Namazgah Tepede Ankara halkı toplanarak Cuma namazı kılarlar. HutbeyiBeynamlı Mustafa Efendi okur ve Ankara halkını savaşa çağırır. Bunun üzerine Ankara milli alayı kurulur. Sancaktarı Börekçizade Rıfat Efendi olur. Komutan da Beynamlı Mustafa Efendi olur. Atatürk geldiğinde de ona katılırlar.

KARACABEY HAMAMI:

Karacabey hamamı kadın ve erkek bölümleriyle çifte hamamdır. Hamamönü, adını bu hamamdan almıştır.

Ankara valisi, Abidin Paşa 1890’ da borularla Ankara’ ya su getirmiştir. Su 3 ayrı hattan gelir. Elmadağ suyu kale tarafına getirilir, Kayaş’ta Roma galerisinin yanındaki Hanımpınarı suyu ve Cebecinin arkasındaki sırttan gelen Öksüzce suyu. Bu şekilde hamamlara, çeşmelere su eriştirilmiştir.

ST. PETERSBURG MEYDANI:

Ve merak ettiğimiz St. Petersburg meydanına geliyoruz. Rus elçiliği 1927’ de bulvardaki bina yapılana kadar Petersburg meydanındaki binada yer almıştır. Meydanın ismi buradan gelmektedir.

HACI İVAZ CAMİİ:

Hacı İvaz mimardır. Bursa’daki Yeşil Cami ve Yeşil Türbe’yi de inşa eden kişidir. Caminin aslında minaresiyoktur. Sonradan eklenmiştir.

Gezi rotamızda ilerlediğimiz Ulucanlar Caddesi Selçuklu ile Osmanlı’ nın sınırıdır diyebiliriz.

Ağaçayakzade (Ağaçoğlu) Camii’ nin minaresi de sonradan eklenmiştir.

CENABİ AHMET PAŞA CAMİİ:

Bu gezimizin belki de en görkemli mimarisi Cenabi Ahmet Camiidir. Mimar Sinan’ın Ankara’da tek eseri olan Cenabi Ahmet Paşa Camii, Ulucanlar Semti’nde yer almaktadır. Tezkiret-ül Ebniye (Yapılar Tezkeresi, Mimar Sinan’ın Otobiyografyası Yazarı Şair Nakkaş Sai Mustafa Çelebi) ve Tuhfetü’l Mimarin adlı eserlerde bu caminin Mimar Sinan tarafından inşa edildiği belirtilmektedir. Camii 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri ve Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmet Paşa’nın ölümünden sonra yaptırılmıştır.

Fotoğraf: Cenabi Ahmet Paşa Camii

Tezkiret-ül Ebniye Ali Vedat hocamızın arşivinde dijital ortamda PDF olarak mevcuttur. Bu kitap Mimar Sinan’ın 366 tane eserini anlatan yapılar kitabıdır. Camiyi Mimar Sinan’ın yetiştirdiği mimarlar yapsa da kendisi kontrol için Ankara’ ya gelmiştir. Hacıbayram’ın kapısında 1574 yazar. Bu tarihte Mimar Sinan Hacıbayram’ın kapısına ekleme yapmıştır. Cami kontrollerini de bu tarihte yaptığı düşünülmektedir.

 YÖRÜK DEDE TÜRBESİ:

Dönüş yolumuzda son olarak Ankara’daki tek kümbet tipi türbe olan Yörük Dede Türbesini ve Öksüzce çeşmesini görüyoruz. Daha önce bahsettiğimiz Öksüzce suyunun sonlandığı, depolandığı çeşmedir. Su buradan halka ulaştırılmaktadır. Yörük Dede adını halk tarafından geceleri gezdiğine inanıldığı için almıştır.

Oldukça yoğun bir programla tamamladığımız bu gezi sonrasında daha detaylı okuyup bir kez daha gezmek gerektiğini düşünüyorum. Bir dahaki gezimizde görüşmek dileğiyle güneşli bir sonbahar gününden keyifli anılar biriktirerek ayrılıyoruz.

Cengiz PAMUK

22 Ekim 2023

İLELEBET PAYİDAR

‘’Yurttaşlarım, yurdumuzu dünyanın en mamur, en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız.’’

‘’Sonsuza akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, mutluluklarla huzur ve rahatlık içinde kutlamanızı gönülden dilerim.’’ der büyük önder Atatürk, Cumhuriyetin Onuncu Yılında, tarih 29 Ekim 1933’tür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş ve uygar bir ülke olması için eğitim, hukuk, ekonomi, sanayi, sağlık, ulaşım, spor gibi birçok alanda atılımlar başlatılır. 1926’da Türk Medeni Kanunu kabul edilir, 1934’te Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilir. Türk kadını en temel haklarına ve özgürlüğüne kavuşur. Laik Cumhuriyetin çağdaş ve özgür ortamında kadınlar, kendi gelecekleri ve toplum yararı için her alanda sorumluluk ve görev alır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren okullarda, fabrikalarda, hastanelerde, kamu görevlerinde yerini alır. İlk kadın sporcularımız spor salonlarında yetişmeye başlar ve uluslararası yarışmalara katılır.

Türkiye’nin ilk kadın voleybol takımı 1927’de Fenerbahçe Spor Kulübü’nde kurulur. Sabiha Rıfat Gürayman, Fenerbahçe Kadın Voleybol Takımına girer ve kaptanlık yaptığı takım birçok maçta galibiyet alır, ancak takım karşısında rakip bulunmaması nedeniyle kapanmak zorunda kalır. Kadın sporcuların erkek takımında oynamalarını engelleyen bir kural olmadığından Fenerbahçe Erkek Voleybol Takımın girer ve bir erkek takımında forma giyen ilk kadın sporcu olur. Belki dünyada ilk kez beş erkek bir kadın oyuncudan oluşan takım, tüm rakiplerini yenerek şampiyon olur. Arkadaşları kendisine “uçan parmaklar” lakabını verir.

Sabiha Rıfat (Gürayman), 1910’da, Manastır kentinde doğar, babası Harekat Ordusu ile İstanbul’a gelen bir subaydır. 1927’de Mustafa Kemal’in, bugün İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) olarak bilinen Mühendis Mektebi’ne (Mühendishane-i Bahr-i Hümayun) kadınların da alınmasını istemesi üzerine arkadaşı Melek (Ertuğ) ile beraber üniversitenin sınavlarını kazanarak, üç yüz elli erkek öğrencinin okuduğu Mühendis Mektebi’nin iki kadın öğrencisinden biri olur. Mezun olduktan sonra ülkenin değişik yerlerinde birçok okul, hükümet konağı ve resmi binanın yapımında çalışır. Uzmanlık alanı köprü yapımıdır, Cumhuriyet tarihinin en zorlu projelerinden Ankara Beypazarı yolundaki köprüyü yapar. Anadolu’da köprü inşa eden ilk kadın mühendis olarak tarihe geçer. “Kemer Köprüsü” yöre halkınca “Kız Köprüsü” olarak anılır.

1945’te Anıtkabir inşaatının kontrol mühendisliği kendisine verildiğinde; “Ne mutlu ki; Türk kadınına çağdaşlık yolunu açan Atatürk’e olan minnet borcumun bir bölümünü ödeyebileceğim.” der. On yıl baş kontrol mühendisi olarak çalışır. Cumhuriyetin ilklere imza atan başarılı Türk kadınlarından biridir.

Türk Kadın Voleybol Takımları uluslararası başarılarla, kazandıkları şampiyonluklarla Dünya Kadın Voleyboluna Türk adını kaydeder.

1957’de Kadın Milli Voleybol Takımı ilk maçına çıkar.
1961’de Kadın Milli Voleybol Takımı Batı Almanya’yı 3 – 2 yenerek ilk galibiyetini alır.

1980’de ilk uluslararası başarıya imza atılır, Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ikinci olur.

2010’da Kadınlar FIVB Kulüpler Dünya Şampiyonası’nda Fenerbahçe Kadın Voleybol Takımı, Dünya Şampiyonu olur, Gürayman’ın yüzüncü doğum yılıdır.

2003’te, Kadın Milli Voleybol Takımı, ikinci olduğu Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’ndan itibaren Türkiye’de”Filenin Sultanları” unvanıyla tanınır. 2023’te millî takım, Milletler Ligi Şampiyonluğu Kupası, Avrupa Şampiyonluğu Kupası ve Dünya Kupasıadıyla oynananOlimpiyat Elemelerindekazandığı kupa olmak üzereüç kupabirden kazanır. 16 Temmuz 2023’te FIVB dünya sıralamasında birinci sıradadır. Türkiye Kadın Millî Voleybol Takımı, Avrupa Şampiyonu olur, Cumhuriyet’in yüzüncü kuruluş yılıdır.

Sabiha Rıfat Gürayman’dan Avrupa Şampiyonluğu’na uzanan yolculukta cumhuriyet tarihi okunur. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok sayıda öncü kadın yetişir ve gelecek kuşaklara ilham olur. Yüz yıl içinde ise Türk kadını, birçok alanda sayısız başarılar elde eder. Başarılarının temeli cumhuriyet devrimlerinde yer alan kadın hak ve özgürlükleridir. Bugün de kadınlar, eşitlik ve özgürlük üzere açılan yolda cesaretle yürürler. Ülkeyi Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmayı başarırlar. Bunu gerçekleştirebilecek akla, birikime ve güce sahip oldukları inancındadırlar.

Türkiye’de kadınlarımızın bilim, teknoloji, eğitim, siyaset, sanat, spor ve pek çok alandaki başarısı aynı zamanda demokratik, laik, çağdaş, sosyal hukuk esasına dayalı Cumhuriyet’in başarısıdır. Sonsuzluğa akıp giden her yıl, Türk Milleti bayramını daha büyük onurlarla, mutluluklarla, birlik beraberlikle kutlar… Kuruluşundan bugünlere, bugünlerden sonsuza dek… Cumhuriyetimizin yüzüncü yaşını kutlarken nice yaşlara, nice başarılara…

“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” der büyük önder Atatürk.

Cumhuriyet ilelebet payidar kalır, Cumhuriyetin Yüzüncü Yılında, tarih 29 Ekim 2023’tür.

Fotoğraflar: Figen GÜNAY KILIÇ

Figen GÜNAY KILIÇ Ankara_2023

Kaynak:

  • Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk
  • Anıtkabir’deki Kadın Eli: Sabiha Rıfat Gürayman, Günseli Naymansoy
  • https://tvf.org.tr/
  • https://www.fenerbahce.org/haberler/kulup/2019/3/fenerbahceli-sabiha-rifat-gurayman-turkiye-nin-oncu-kadinlari-listesinde

SOYUT SANAT, SOYUT FOTOĞRAF

Fotoğraf: Adnan ATAÇBilardo

Kısaca “Hiçbir şey anlatmadan, çok şey algılatabilme sanatı”.

Soyut sanatın, 20. yüzyılın başlarında adı konulmuş olsa da kökü çok eskilere dayanır. Genel olarak, var olan ya da olmayan nesneleri olduğu gibi betimlemek yerine daha çok leke değerlerine, öznel tasarımlara göre ortaya çıkarılan ve tanımlanamayan eserler denilebilir.

Soyut sanatta gerçek yaşamın ötesindeki şekiller ve renkler, sanatçının yaratıcılığını sergilemeyi amaçlar ve bu nedenle de soyut çalışmalar kolay algılanmaz, düşünmeyi ve yorumlamayı gerektirir. Soyut sanatın, oluşturulan görüntüler aracılığıyla izleyicide güçlü duygular ve bağlantılar uyandırması beklenir. Sanatçılara tasarımları için gerçek hayattaki görsel referanslardan bağımsız ve bunlarla belirlenmemiş sonsuz yaratma özgürlüğü verir.

Figürlerle belirli mekanlardaki kuruluş mantığı soyut çalışmalarda önemini yitirir. Nesnelerin yerleştirilmesine ilişkin perspektifin ve mantıksal düzenlemenin ortadan kalkması ile yeni bir hacim ve tasarım anlayışı biçimlenir ve adeta bir özgünlük alanı oluşur.

Soyut sanatın öncüsü olduğu düşünülen Rus sanatçı Wassily Kandinsky’nin 1910’da yaptığı “İsimsiz” suluboya eseri, soyut sanat döneminin ilk önemli eseri olduğu kabul edilir.

Fotoğraf: Wassily Kandinsky – İsimsiz

Ayrıca, Kazimir Malevich’in “Beyaz Üstüne Beyaz” tablosu, Piet Mondrian’in “Tablo-I” adlı eseri, Paul Klee’nin “Senecio” adlı eseri, Pablo Picasso’nun “Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst” tablosu, Joan Miró’nun “Mavi Yıldız” eseri, Helen Frankenthaler’in “Dağlar ve Deniz” adlı eseri, Ben Nicholson’un “Kabartma” adlı eseri soyut sanat yaklaşımı için ilk önemli örnekler olarak kabul edilebilir.

Günümüzde Gerhard Richter‘in sergilediği nonfigüratif resimler ile fotogerçekçi eserleri yeni yaklaşımları da ortaya çıkarır. Fotoğrafta gerçek görüntüler üzerinde çalışılarak oluşturduğu, zamandan ve mekandan koparılmış eserleri soyut yaklaşım ile karşımıza çıkar.

Fotoğrafın, birçok çevre tarafından gerçek dünyanın yansıtılması olarak düşünülmesi, bir belge olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu düşünce ile gerçekten ve gerçekçilikten ayrılmamayı önemseyen Realizm (gerçekçilik) yaklaşımı gelişmiştir. Realistler, bir sanatçının öznel dünyasını anlatmak yerine dünya gerçeklerini göstermeyi tercih etmişlerdir. Eserlerinde günlük yaşamdan görüntülerin yanı sıra doğayı da tüm gerçekliğiyle kaydetmeyi önemsemişlerdir. 

Pictorializm (resimsellik) estetiğin içerikten, fotoğraf içindeki uyum ve dengenin gerçeklikten daha önemli olduğu bir bakış açısıdır. Fotoğraf teknikleri ile oluşturulan yumuşak tonlamalar, ışık oyunları, çekim sırasında ve sonrasında elde edilen duygusal, dramatik ve şiirsel çalışmalar bu anlayışın önemli bir özelliğini oluşturur.

İnsan aklında farklı çağrışımlar oluşturan, düşündürücü, bakan kişiyi kendisine çeken fotoğraflar üretmeye çalışarak yeni deneyler yapan fotoğrafçılar, gerçeğin dışında non-figüratif, non-objektif gibi isimlerle de anılan soyut çalışmalar üretmeye başlamışlardır.

Bu anlayışla üretilen fotoğrafta genelde fiziksel gerçekliklere gönderme yapılmamakta, zihinsel bilgi, birikim, hayaller ve estetik önceliklidir. Bu şekilde, fotoğraf sanatında var olanı yansıtma geleneği dışında, renk ve biçimsel bozulma, doku ve detay çekimlerinin yanı sıra kolaj, montaj gibi çeşitli tekniklerle soyut sanat örnekleri ortaya çıkarılmıştır. 

Man Ray, Mohaly Nagy, Andre Kertesz, Ralp Gibson gibi yeni teknik ve uygulama arayışlarındaki sanatçılar, ışık ve gölge formları ile insan detaylarında soyut anlatımlara gitmişlerdir. Şahin Kaygun’un yaşamdan biçim, renk ve anlatım soyutlamaları ilgi çekici örneklerdir.

Soyut görsellere bakarken beyinin mantıksal süreçleri daha az baskı altındadır.

İzleyenin tepkisi daha çok içgüdüseldir. Soyut fotoğraf, görselin detayından ve anlamından daha çok ve öncelikle biçim, renk, leke ve çizgiler yolu ile algılanmasına dayanır. Öncelikle izleyicinin duyguları ile etkileşime girer.

İyi tasarlanmış bir soyut fotoğrafın, insanın kültürel birikim, soyut düşünce ve duygusal algılamaları ile görseller arasında etkileşim oluşturacak güçlü sonuçlara ulaşması amaçlanır. İnsanların duyusal sisteminin mantıksal sisteminden daha güçlü ve zengin olabileceği gerçeğinden faydalanır.

Ayrıca artık ışığı kaydederken ya da kaydedilen ışık üzerinde çalışırken, soyutlamaların ötesinde, gerçek soyut görsellere ulaşmak asıl amaç olmalıdır. Tekrar etmek gerekirse soyut çalışma; “hiçbir şey anlatmadan, çok şey algılatabilmektir”.

Fotoğraf: Adnan ATAÇSanal Dünya

Prof. Dr. Adnan ATAÇ

Ekim 2023

SİPERDEN SİPERE “VATAN SATHI”

Fotoğraf: Fikret ÖZKAPLANKurtuluş Savaşı Siperleri

Kurtuluş Savaşı Alanlarını Fotoğraflamak

Fotoğrafa başladığım günlerden bu güne kadar, yaklaşık otuz yıldır Türkiye’deki Milli Parkları fotoğraflamaya çalışıyorum. Milli Park ilan edilen yerler içerisinde, savaş tarihi bakımından çok önemli yerler bulunmaktadır. Bu mirasın gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla Malazgirt, Nene Hatun, Sarıkamış, Kop Dağı, Gelibolu, İnebolu ve Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı coğrafyalar Tarihi Milli Park olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Milli Mücadele yıllarında atılmış ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından 29 Ekim 1923 günü resmiyet kazanmıştır. Geçen 100 yıl sonrasında, bu muharebelerin yaşandığı alanların çoğu yok olmaya yüz tutsa da belirginliğini korumakta ve tarihi izleri hala taşımaktadır.

1981 yılında Afyonkarahisar, Kütahya ve Uşak illerinin sınırları içerisindeki Büyük Taarruz’un yaşandığı alanlar, Başkomutan Tarihi Milli Parkı olarak; 2015 yılında Polatlı ve Haymana arasındaki meydan muharebesinin yapıldığı alanlar, Sakarya Meydan Muharebesi Tarihi Milli Parkı adıyla; 2018 yılında da Karadeniz’i Ege Denizi’ne bağlayan ‘’Kağnı Yolu’’, İstiklal Yolu Tarihi Milli Parkı olarak ilan edilmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı Başkomutan Tarihi Milli Parkı alanını ilk kez fotoğraflamaya başladığım günden bugüne on beş yıl geçmiş ve bu süre içinde iki kez fotoğraflamak üzere gitmiştim. O zamanlarda mevzileri çalışmak gibi bir fikre sahip değildim. Sadece Kocatepe’de taş taş üstüne konularak yapılan mevzileri görmüş ve fotoğraflamıştım. 2015 yılında ise Sakarya Savaşı’nın yaşandığı alanlar da milli park olarak ilan edilince eksik halka tamamlanmıştı. Sakarya Meydan Muharebesi ile ilgili milli park sınırlarında en dikkat çekici değer, mevzilerin hala görünebiliyor olmasıydı. Bu mevziler ilgililerce tespit edilmiş ve sınırları çizilmişti.

Sakarya Meydan Muharebesi tarihini okumaya başladıkça gördüm ki, mevziler sadece milli park ilan edilen sınırların içinde değiller. Sakarya Savaşı’nın hem öncesi var, hem de sonrası var. Öncesinde; Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettikten sonra ‘’Megali İdea’’ düşüncesiyle Ankara’ya kadar yürüyüşe geçmiş, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri yaşanmıştı. Sonrasında ise Yunanlılara karşı Takip Harekatı başlatılmış ve Afyonkarahisar’a kadar sürülmüşlerdi. Bu muharebelerin yaşandığı alanlarda da mutlaka savaşın izleri duruyor olmalıydı.  

Ankara’dan Eskişehir’e, Afyonkarahisar’dan Kütahya’ya, Uşak’tan Denizli’ye, Manisa’dan İzmir’e kadar tüm dağları, tepeleri ve köyleri araştırarak işaretlemeler yaptım. Kimi yerlerde mevzileri, kimi yerlerde şehitlikleri, kimi yerlerde de anıtları bulmayı başarmıştım. Bu yerlerin bir kısmını bu bölgelere yaptığım seyahatlerde haritayla, pusulayla ya da GPS koordinatlarıyla bulup fotoğraflamaya çalıştım. Elbette bu proje hem zaman, hem de sabır gerektirdiğinden, savaş alanlarının tamamının fotoğraflanması daha uzun yıllar sürecek gibi görünüyor.

Siperden Sipere ‘’Vatan Sathı’’ adlı bu fotoğraf çalışması, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 100. Yılı’nda Milli Mücadele yıllarına ışık tutması ve bir hafıza oluşturması amacıyla özel olarak hazırlanmıştır.

19 Mayıs 1919’da bağımsızlık meşalesini Samsun’ da ateşleyen Mustafa Kemal Atatürk’ e, silah arkadaşlarına, şehitlik mertebesine ulaşan ve vatanını kanının son damlasına kadar savunan Türk askerine, Milli Mücadelemize katkı veren, bizlere bu armağanı yaşattıran ve bugünlere kadar getiren herkese minnet ve şükran borçluyuz. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun…

Fikret ÖZKAPLAN

1 Ekim 2023

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI-BİR BİLENLE GEZİYORUZ: ANKARA KALESİ

Haziran Ayı Bir Bilenle Geziyoruz etkinliğimizin üçüncüsünde Dr. Ali Vedat Oygür eşliğinde Kaleyi ve civarını gezdik. Hocamız; Ankara’nın tarihinin çok eski olduğunu, kazılarda cilalı taş devrinden bir taş balta bulunduğunu, aynı baltadan Roma tiyatrosunun kazılarında da bulunduğunu ve her iki adreste de küçük idol denilen dinsel heykeller bulunduğunu bize aktararak gezimizi başlattı.

Kazılarda Hitit dönemine ait bulunan aletler, tam o zamanlar da kale olarak da tabir edilebilecek bir askeri birliğin bu noktada olduğunun göstergesidir.

Hititlerden sonra Frig yerleşimi izleri görülmektedir. Tarihi kayıtlarda Ankara Kentinin kurucusu Kral Midas olarak geçmektedir.

Hitit ve Friglerin kaleleri zemin taş üzeri kerpiç olduğu için coğrafi şartlara dayanamayıp yok olmuşlardır.

Bölgeye Friglerden sonra Galatlar yerleşmiştir. Ünlü tarihçi Strabon Galatların Ankara kalesini kitabında detaylı bir şekilde anlatmıştır. Bir diğer ünlü tarihçi Heredot M.Ö. 480’ de Ankara Kalesi ile ilgili şu bilgiyi verir; “Batıdan Doğuya giden bir kişi Kızılırmak nehrini ve bölgeyi kontrol altında tutan dik Ankara Kalesinin önünden geçmek zorundadır, tabii ki Kaleden izin çıkarsa.”

Kalenin jeopolitik, askeri önemini Bizans tarihçileri de şu cümle ile vurgular; “Bizans’ın İstanbul’u kaybetmesinin nedeni Ankara’yı kaybetmesidir.”

Galatlardan sonra Roma dönemi başlar. Roma zayıflayınca güvenlik için yapılan meşhur M.S. 3 ncü yüzyıl surlarının küçük bir parçasını Ulus Rüzgarlı Sokak’ta görebiliriz.

Fotoğraf: Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU Kale Surlarından Bir Detay

Gezi için ekibin toplanarak geziye başladığımız nokta Genç Kapı olarak bilinir. Ancak ekipçe o kapıdan yukarı çıkmayı tercih etmeyerek, kalenin etrafını dolanma kararı aldık. Bu kapı, adından da anlaşılacağı üzere genç, çok güçlü askerlerin kullandığı bir kapı olarak anılır. Kale surlarının etrafından dolaşarak çıkarken, surlarda tadilat için Pagan-Roma döneminden taş-mermer parçalarının surlara eklendiğini gördük. Surların içerisinde tadilatta kullanılan sütun tamburları, heykel kaideleri, heykeller, lahit kapakları, desenli taş kaideler, tiyatro maskları, hatta roma su kanalların olduğu taş bloklar bile vardı. Hocamız, Kale sürekli taaruz altında olduğu için çarçabuk ne buldularsa etraftan, dönemin tapınaklarından, yapılarından bulunan taşların sürekli kalenin yıkılan duvarlarının tadilatında kullanıldığını belirtti. Surlarda kullanılan heykel, yazı vs. malzemenin özellikle tepetaklak yerleştirilmesinin anlamı; o kültürü, dini yendik manasına gelmesinden dolayıdır.

Kalenin eski Batı kapısı güvenlik sebebiyle örülmüş olup, Osmanlı Kayıtlarında ismi “Ala Kapı” olarak geçmektedir.

Fotoğraf: Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU / Ala Kapısı

Herkes tarafından en çok bilinen ve en tepede yer alan ana giriş kapısının önünde, surlarda yer alan çatlakları belki de ilk defa fark ettik ve bu görüntü geziye katılan tüm katılımcıları bir hayli üzdü. Sultan Abdülhamit’in ülkedeki büyük şehirlerin hepsine saat yaptırma zincirinde Ankara Kalesinin girişine de bu saati yaptırmış olduğu bilgisine de burada vakıf olduk. 

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kalenin iki giriş kapısının var olduğundan bahseder ve kendi abartılı anlatımı ile, “Kalenin bir demir kapısı var demirleri benim bacak pazularım gibi” cümlesini kullanır.

Ankara Kalesi surları, askerlerin ok attığı yerleri, geniş Ankara manzarası ve tarih kokusu ile, dışarıdan çok güzel olduğu gibi içerisinde de gezmek bir o kadar keyiflidir.

Gezimiz sırasında; Kalenin altında bulunan ve her zaman kaleye çıkarken yanından geçtiğimiz gösterişli taş binanın aslında Ankara’ nın ilk bankası Banka Osmani binası olduğunu, daha sonrasında binanın Fransız elçiliği tarafından kullanıldığını öğrendik. Bütün katılımcılar bu bilgiden sonra şaşkınlık ile; burada düzenlenen dillere destan kitaplara konu olan baloların, özel günlerin Cumhuriyetin o şık, zarif bakımlı kadınlarını, takım elbiseli beyefendilerini arabalarından veya faytonlarından inip içeri girerken hayal edip, her zaman gördüğümüz bu binaya farklı bir göz ile bakıp kaldı bir süre.

ANKARA HANLAR BÖLGESİ

Kurşunlu Han, Fatih’in sadrazamı Rum Mehmet Paşa’nın yaptırdığı handır. Tapu kayıtlarına göre Ankara’nın ilk hanı, Kurşunlu Han imiş. Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olan binadır.

Safran Han ve Çengel Han Rahmi Koç tarafından satın alınıp restore edilip müzeye dönüştürülmüş hanlardır.

Çukurhan milli mücadele zamanında ordumuza karargah olma görevini yerine getiren handır. 1925’e kadar cezaevi olarak kullanılır. Günümüzde, Divan Otel olarak hizmet vermektedir. 

Pilavoğlu Han yine kale bölgesinde yer alan ve acilen restorasyon görmesi gereken çok değerli bir yapıdır.

TARİHİ CAMİLERİMİZ

AHİ ELVAN CAMİİ

Camiyi Ahi Şerafettin’in kardeşi, Ahi Elvan yaptırmıştır. Duvarlarının alt kısmı taş, üst kısmı kerpiç, iç yapısı ahşap sade bir camidir. Selçuklu ahşap direkli camilerinden olup, ahşap sütunların üzerine yöredeki Bizans ve Roma yapılarından toplanan, Dor ve Korint üslubunda, sütun başlıkları yerleştirilmiştir. Orjinalliğinden ödün vermemiş çok kıymetli bir yapıdır. Caminin ceviz minberi diğer Arslanhane Cami ve Sultan Alaattin Cami minberleri gibi işçilikli ve orijinalliğini günümüze kadar korumuştur. Mihrap alçı bezeme işçiliğidir.

HACI ARAP CAMİİ

Hacı Arap Ahi Elvan’ın katibidir. Ahi Elvan, camisinden artan malzemeleri katibine verir ve o da kendi adına bu camiyi yaptırır. Kare planlı zemini taş duvarı kerpiç ve ahşap direkli sade bir camidir. Caminin minaresi yoktur. Yol çalışması sebebiyle cami küçültülmüş ve bir sıra ahşap sütununu kaybetmiştir.

AHİ ŞERAFETTİN CAMİİ (ARSLANHANE CAMİİ)

Ahilerin Ankara’ya geldiğinde iki ahi kardeş Hüsamettin ve Hasanettin’ in birlikte yaptırdığı bir camidir. Moğolların Anadolu’yu istila ettiği dönemde, Ahi Şerafettin Moğollara vergisini öder ve karşılığında Moğolların Ankara’ ya girip zarar vermesini harika bir politik anlaşma ile önler.

Cami adını hemen yanındaki zaviyesinin duvarında devşirme kullanılmış olan aslan heykellerinden almaktadır, caminin Sultan kapısının önündeki aslanlar da Etnografya Müzesine götürülmüştür.

Selçukluların o dönemde bayram namazlarının ve Cuma namazlarının kılındığı Ulu yani ana camisidir. Caminin 3 kapısı vardır. Kuzeydeki kapısı Taç Kapı ya da Sultan Kapı diye adlandırılmıştır. Selçuklunun ahşap direkli cami geleneğiyle yapılmış ve ahşap direklerin tepesinde de Roma korint başlıkları kondurulmuştur.

Caminin mihrabında çini ve alçı birlikte kullanılmıştır. Selçuklunun renkleri olan patlıcan moru, firuze mavisi, siyah çiniler bitkisel bezemeler, ayetler göz alıcı  bir hat sanatı ile kuşatır.

Mihrabın yukarısındaki ejderha motifi Türkler’in Orta Asya’dan getirdiği bir kültür olup nefsi temsil etmektedir.

Minber ceviz ağacından yapılmış, sekiz kollu Selçuklu yıldızlarıyla, bitkisel desenlerle dolu göz alıcı bir kündekari şaheseridir. Minberde ne bir çivi ne başka bir alet hepsi puzzle gibi tek tek geçme tekniğiyle yapılmış olup, lügattaki emek-sabır kelimesinin karşılığı gibidir.

Caminin bir çok yerinde, özellikle minarenin alt gövdesinde bolca devşirme malzeme kullanılmıştır. Minare duvarında Roma Tiyatrosundan desenli balkon korkuluğu, lahit kapağı, heykel kaidesi ve en hoş detay da camin dışındaki musalla taşı büyük ihtimalle Pagan döneminden bir tapınaktan alınma büyük bir taş parçası olmasıdır.

Aralarında Arslanhane Camiinin de yer aldığı, Anadoluda buna benzer yapıda ahşap sütunlu camilerin 5 tanesinin UNESCO Dünya Mirası Listesine geçtiğimiz günlerde alınmış olması hepimizi gururlandırdı.

SULTAN ALAADDİN CAMİİ

Selçuklular bölgeyi fethettiklerinde Muhittin Mesut tarafından yaptırılan Ankara’nın ilk camiidir. Sultan Kalenin içine kendisine bir saray yaptırıp, camiden saraya bir tünel ile gidiş gelişini sağlıyordu… Caminin içindeki Tünel kapısına giriş yasak olsa da en azından açılıp görülebiliyor. Cami kilise üzerine yapıldığı için arkada kilise duvarları görülmektedir.

Fotoğraf: Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU Sultan Alaaddin Camii Tünel Kapısı

Kesme ve yığma taştan yapılmış bir caminin kapısı, pencereleri orijinal ve hepsinden de güzeli üzerinde kitabesiyle bilgisi verilen ve camiden de 1 yıl önce yapılan muhteşem bir ceviz ağacı minberi vardır. Caminin tavanında Selçuklu yıldızlarından oluşan kündekari bir tavan göbeği yer almakta olup, kalem işi boyama rengarenk bir şaheserdir. Yıldızlar çiçek motifleri, ortada güneş, kenarlarında 12 gezegenin işlendiği minberin muhteşem taç kapısının üstünde camiyle ilgili çok geniş tarihi bilgiyi içeren kitabesi vardır.

Caminin mihrabı alçıdan yapılmıştır, orijinal ahşap mihrabı Etnografya müzesinde korumada altındadır.

Caminin ilk mihrabı restorasyon sırasında bulunmuştur ve dışarıda bahçede görülebilmektedir. Caminin önünde son cemaat yeri denilen kısımda çok kalın sanat eseri granit sütunlar yer almaktadır. Bu sütunların Zeus tapınağından gelmiş olabileceği düşünülmektedir. Caminin bahçesi de antik dönem ve Roma döneminden mermer sütun başlıkları, heykel kaideleri,  mezar taşı başları, hat sanatıyla süslenmiş islami mezar taşları ile bir açık hava müzesi gibidir.

Selma ÜNAL

Haziran 2023 Ankara