KUZEYİN VENEDİK’İ STOCKHOLM

Dünyanın en güzel başkentlerinden biri olan Stockholm Avrupa’nın en büyük ve en iyi korunmuş Orta Çağ şehir merkezlerinden birinin etrafındaki 14 ada üzerine kurulmuş, Baltık Denizi kıyısında büyüleyici bir konuma sahiptir. Tatlı göl suyu ve tuzlu deniz suyunun buluştuğu takımadaların ortasında bulunan Stockholm mavi ve yeşilin göz kamaştırdığı doğal adaları, uçsuz bucaksız çam ormanları ve büyüleyici kuzey ışıkları ile hem İskandinav kültürünü hem de modern şehir hayatını aynı anda yaşatan eşsiz bir şehirdir.

Dünya Mutluluk Raporu (2019)’na göre dünyanın en mutlu 7.ülkesi olma unvanını taşıyan İsveç’in başkenti Stockholm’de kış aylarında sıcaklık -40°C ‘ye kadar düştüğünden ziyaret etmek için en uygun dönem Mart ve Ekim ayları arasıdır.

Stockholm denince aklınıza ilk “Stockholm Sendromu” geliyorsa şehir turunda rehberler tarafından da anlatılan hikayeden bahsetmeden geçmek olmaz: 23 Ağustos 1973 günü Stockholm’de soyguncular bir bankayı basarlar ve 4 banka görevlisini 6 gün boyunca 131 saat rehin alırlar. Soyguncular rehinelere iyi davranır aralarında iyi ilişkiler oluşur. Öyle ki polisin bankaya operasyon düzenleyeceğini fark eden rehineler soyguncuları uyarırlar, sonrasında soyguncular aleyhine ifade vermekten kaçındıkları gibi soyguncuların avukatlık ve savunma giderlerini karşılamak için aralarında para toplarlar. Günün gazeteleri bu olay üzerine “soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” diye manşet atar. Hatta rehinelerden biri serbest kaldıktan sonra nişanlısını terk ederek, olay sırasında bankada ilgi duyduğu soyguncunun hapisten çıkmasını bekler ve onunla evlenir.

Stockholm’e yolunuz düşerse halkın oylarıyla şehrin en güzel binası seçilen Stockholm Belediye Binasını görmeden dönmeyin. Şehrin sembolü haline gelmiş Nobel Ödül Törenlerine ev sahipliği yapan binanın inşasına 1911 yılında başlanmış. Yapımında tamı tamına 8 milyon tuğla kullanılan bina 1923 yılında tamamlanmış. Bu anıtsal yapı Stockholm Kent Konseyinin toplantı mekanı olmaktan çok ülke için önemli sosyal olaylar, resepsiyonlar, ziyafetler için kullanılıyor.

Stockholm’ün 1252’de kurulduğu yer olan eski şehir Gamla Stan’ı, bugün hala aktif olarak kullanılan en büyük kraliyet saraylarından biri olan Kungliga Slottet’i, ülkenin dört bir yanından getirilmiş yaklaşık 150 tarihi İsveç evinden oluşan etkileyici bir koleksiyona sahip Skansen Açık Hava Müzesini, İskandinavya’nın en çok ziyaret edilen 1628’de ilk seferine başladıktan birkaç dakika sonra batan ve 1961 yılına kadar su altında kalan devasa savaş gemisinin sergilendiği Vasa Müzesini, dünyanın en iyi fotoğrafçılarının sergilerini bulabileceğiniz Fotografiska’yı da ziyaret etmeden dönmeyin ve tabi İsveç kurabiyesi fikayı tatmadan, İsveç köftesinin tadına varmadan…

İsveç köftesi demişken İsveç mutfağının en bilinen lezzetlerinden biri olan İsveç köftesinin aslında geleneksel bir Anadolu tarifi olduğunu biliyor muydunuz? İsveç ‘in resmi Twitter hesabı “Sweden. se”den yapılan bir paylaşımda, İsveç köftesinin aslında 18. yüzyılda Kral 12. Karl’ın Türkiye’den getirdiği tarife göre hazırlandığı ve yapıldığı yazıldı. Bu arada İsveç’in resmi twitter hesabı 2011 yılının Aralık ayından bu yana her hafta farklı bir İsveç vatandaşı tarafından yönetiliyor. Dünyada twitter kontrolünü ilk kez vatandaşlarına veren ülke olan İsveç farklı becerilerin tecrübelerin fikirlerin diğer insanlarla paylaşılmasını hedeflemiş.

Uppsala Üniversitesi Edebiyat Bölümü Araştırmacısı Annie Mattson, AA muhabirine yaptığı açıklamada Türkiye’de “Demirbaş Şarl” olarak tanınan İsveç Kralı 12. Karl’ın, Rusya’ya karşı mağlup olduğu bir savaşın ardından Osmanlı topraklarına sığınarak 5 yıla yakın Osmanlı topraklarında yaşadığını söyledi. Bu süre zarfında Karl, hem Osmanlı kültürünü hem de Osmanlı mutfağını tanıma şansı buldu. Daha sonra ülkesine geri dönerken yanında kahve ve köfte (köttbullar), lahana dolması (kaldomar) gibi yemeklerin tariflerini de götürerek bu lezzetlerin ün kazanmalarını sağladı. İsveççe ‘kalabaliken’ sözcüğünün kökeni de Türkçedir ve ‘kalabalık’ anlamına gelir. Ayrıca hayran kaldığı Türk gemilerinin birer çizimini yapıp ülkesine yollayan Karl, bu gemilerin birer örneğinin İsveç’te yapılmasını istemiş ve gemilere ‘Jarramaz (Yaramaz)’ ve ‘Jilderem (Yıldırım)’ isimlerini vermiştir.

Yaramaz ve Yıldırım, 1716 yılında suya indirilir, savaşlara katılır ve nice olaylara tanık olurlar. Yıldırım İngilizlerle yapılan Yedi Yıl Savaşları’nda batırılırken Yaramaz, uzun yıllar ülkeye hizmet eder. Bu geminin bir örneği 1944 yılından beri İsveç Kraliyet Deniz Müzesi iskelesinde demirli olarak sergilenmektedir. Yaramaz adlı gemi ayrıca Türk denizcilerine ait tekne geleneğinin de son örneğidir. Geminin Karl imzalı ilk çizimleri ise bugün hâlâ Stockholm Savaş Müzesi’nde sergilenmektedir.

Serpil K. DALGIN

Aralık 2022

KALE’NİN ALTIN ÇOCUKLARI
FOTOĞRAF ÖĞRENİYOR

FSK (Fotoğraf Sanatı Kurumu) Derneği olarak Gaziosmanpaşa Soroptimist Kulübü ile ortaklaşa yürüttüğümüz ve eğitmenliğini derneğimizin yönetim kurulu üyesi, aynı zamanda eğitim birimi sorumlusu olan Sayın Murat Berkyürek’in yaptığı, Kale civarında yaşayan çocuklar için fotoğraf eğitimi projemiz 5 Kasım 2022 tarihinde başladı. 8-12 yaş aralığındaki 13 çocuğumuz ile ilk buluşmamız yine aynı gün çocukları bize ulaştıran Sayın Erkan Kaptan’ın Kale bölgesindeki mekanında gerçekleşti. Öncelikle birbirimizi tanıdık ve eğitim süresince neler yapacağımızı konuştuk. Her biri birbirinden heyecanlı ve meraklıydı. Belki de ilk kez fotoğraf ile tanışacaklardı ama sordukları sorularla daha ilk günden bizleri kendilerine hayran bırakmayı başarmışlardı.

6 haftalık eğitim programımızın ilk haftasında çocuklarımıza öncelikle temel fotoğraf üzerine teorik eğitim verdik. Sonraki haftalarda ise her birine Compact fotoğraf makinesi vererek sahada uygulama eğitimlerine başladık. Kale civarındaki sokakları dolaşarak fotoğraf makinesi nasıl tutulur, fotoğraf çekerken nelere dikkat edilir, doğru fotoğraf nasıl çekilir, kompozisyon kuralları nelerdir vb. gibi konuları anlatarak çekimler yaptık. Neticede her biri çok iyi fotoğraflar üreterek başarılı oldular.

6 hafta nasıl geçti anlamadık, dolu dolu aynı zamanda da eğlenceli anlar yaşadık. Çocukların her biri başka alanlarda da gösterdikleri yeteneklerini bizlere sergileyerek eğitim boyunca yüzlerimizde kocaman birer gülümseme ve kalplerimize sıcacık bir sevgi bırakarak her ders sonrasında bizleri uğurladılar.

Eğitimimiz 25 Aralık 2022 tarihinde, yeni yılın da yaklaşması sebebiyle eğlenceli bir parti ile nihayete erdi. O gün, çocuklarımızın çekmiş olduğu fotoğrafların sunumu eşliğinde bolca alkışın ardından her çocuğumuza katılım ve başarı sertifikası verildi. Onların meraklı bekleyişine ve heyecanlarına şahit olmak hepimiz için ayrı bir heyecan ve mutluluktu.

Sonrasında Soroptimist Kulübü’nün değerli üyelerinin kendi el emekleriyle hazırlamış olduğu birbirinden lezzetli yiyeceklerle donatılmış bir masa karşıladı bizleri. Ardından pasta kesilip çocuklara hediyer dağıtıldı. Müzikli, eğlenceli ve keyifli bir günden arda kalan, orada bulunan herkesin yüreğine dokunan 13 çocuğun gözlerindeki sevgi dolu ışıltı ve onların gurur verici başarısı oldu. Kendi deyimleriyle, Kale’nin Altın Çocukları’ nı tanımaktan ve onlara fotoğraf anlamında sağladığımız katkıdan dolayı derneğimiz adına mutluyuz. Onların da kalplerinde yeşeren fotoğraf sevgisinin devamı için her zaman destek olacağımızın da sözündeyiz.

Bu proje kapsamında; derneğimiz başkanı Sayın Sevgi Köylü Haliloğlu’na, GOP Soroptimist Kulübü başkanı Sayın Filiz İpek’e, Soroptimist Federasyonu Toplum Eğitim Merkezi başkanı Sayın Şule Çınar’a, eğitmenimiz Sayın Murat Berkyürek’ e, çocuklarımızın eğitim giderlerini karşılamak üzere açılan sergide fotoğraflarıyla yer alan derneğimiz üyelerine, her hafta çocuklarımız için kahvaltı hazırlayan emekçi Soroptimist Kulübü çalışanlarına ve üyelerine, gönüllü olarak çalışmalarımıza katkı sağlayan tüm fotoğraf dostlarına ve çocuklara ulaşmamıza vesile olan Erkan Kaptan’ a sonsuz teşekkürlerimizle…

Seda Felekoğlu

Aralık 2022

SPOR

Spor fotoğrafçıları, günümüzde bir endüstri haline gelen sporun, kitlelere ulaştırılmasında önemli bir paya sahiptirler. Hem anlık hem de estetik görüntüler yakalayarak bir hikaye anlatmaya çalışırlar. Dolayısıyla spor fotoğrafçıları, profesyonel bir gözle bakmak ve bir sanatçı gibi de düşünmek durumundadırlar. Spor fotoğrafçıları, özellikle bir branş üzerine yoğunlaşanlar, oyunun kurallarını da bilmelidir. O spor dalı ile ilgili her türlü bilgiyi ve gelişmelerle ilgili haberleri de takip etmelidir. Elbette oyuncuların karakterlerini ve davranış biçimlerini iyi bilen bir spor fotoğrafçısı daha başarılı olur. Sadece oyun içi çekimleri değil, oyun öncesi ve oyun sonrasını da çekime dahil etmelidir. Hem sporcuların, tem teknik heyetin, hem de seyircilerin üzüntülerini ve sevinçlerini de ihmal etmemesi gerekir.

Spor fotoğrafçısı, kritik bir anı yakalayabilmek için ne olacağını ne zaman olacağını ve nerede olacağını bilmesi gerekir. Spor tarihinden örnek vermek gerekirse; 1878 yılında dörtnala koşan bir atın ayaklarının yerden kesildiğini İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge bir dizi fotoğraflarla anlatmıştı.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Eadweard-Muybridge.jpg

Dorando Pietri’nin 1908’deki ilk Olimpiyat maratonunda bitiş ipini geçerken yaptığı son hamle anının fotoğrafı, en popüler fotoğraflardan birisi olmuştu. 1920’de kadın tenisçi Suzanne Lenglen’in tenis topuna hamlesini gösteren fotoğraf, doğal ışık koşullarında gerçekleştirilen hareketli bir anın, doğru hızda pozlanmasına iyi bir örnektir.

John Dominis,1968

1968 yılında Mexico City’de yapılan Olimpiyat Oyunları’nın ikonik fotoğraflarından birisini John Dominis çekmişti. Bu fotoğrafı önemli yapan olay; 200 metre yarışında kürsüye çıkan üç sporcudan ikisi, siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırmasıydı. Siyahi sporcular gözleri yerde, ABD’ne ve oyunların protokolüne bir protesto göndermesi yapmışlardı. Böylece sporcuların güncel olaylara bakışı da görüntülere yansımaya başlamıştı. Spor fotoğrafçısının hisleri sonuna kadar açık olmalıdır. Kurallar dahilinde yapılan hareketler yanında, yaşanan talihsiz kazalar da dahil olmak üzere hemen her olay spor fotoğrafçısının zihninde canlanmalıdır. Birkaç örnek vermek gerekirse, kısa mesafe koşularında altı Olimpiyat Altın Madalyası kazanmış, tüm dünyanın tanıdığı bir atlet olan Jamaikalı Usain Bolt’un kendisine özel hareketi, Mesut Özil’in yeğeni doğduğunda baş parmağının ağzına götürmesi, dört yaşındayken babası gözleri önünde öldürülen Juan Cuadrado’nun işaret parmakları ve gözleri göğe bakarak, attığı tüm golleri babasına armağan etmesi, Andy Johnson’un işsizlere dikkat çekmek için parmaklarıyla yaptığı A harfi gibi birçok sembol ve kritik anlar fotoğrafçılar tarafından izleyiciye iletilir.

2023 yılının Ocak ayında ’’Spor’’ konulu Ayın Fotoğraf Etkinliği’ni değerlendireceğiz. Spor fotoğrafını değerlendirirken öteden beri bildiğimiz-öğrettiğimiz kriterleri esas alarak bir sonuca varmaya çalışacağız. Öncelikle bize ne anlatıyor? Yapılan spor eylemi ile ilgili ipuçları veriyor mu? Kritik an, ışık, kompozisyon, alan derinliği, ritm, dinamizm, ifade, fiziksel özellikler ve sunum dikkat edeceğim başlıca hususlardır.

Fikret ÖZKAPLAN

İZ

Claude Monet’yi düşünüyorum. Paul Cezanne’ı, Degas’ı, Pisarro’yu düşünüyorum. Nasıldı onların tabloları? Aristo’nun Mimesisi mi, ya da realistik mi? Yoksa gördüklerinden zihinlerinde kalan mı? İz mi?..

Aykut FIRAT

Platon’un mağarasında görünen gölgeler nedir, gerçeklik midir? İz mi?

Yoksa Antik Yunan’da Sisifos’a verilen; Sonsuza dek taş yuvarlamaya mahkûm edilmesi ile her seferinde hedefe yaklaşan taşın aşağıya düştüğünde geride bıraktığı, iz mi?

Kızılderili yerlilerin, yere bir şeylere bakıp onu takip ederek hedefe ulaşmalarının kaynağı nedir? İz mi?

Aykut FIRAT

İz bir işaret ya da belirti mi? Bir hedef veya rota için grafik, çizimler, resim, fotoğraf ve ipucu mu?

Delil, kanıt, yara izi, doğum izi mi? Karda, çamurda ayakkabılarımın bıraktığı mı? Patinaj mı? Bir yelkenlinin dümen suyu mu?

Diyelim ki izi buldum. Yeterli mi?! Hayır. Bu defa Fotoğrafın temel ilkeleri ve dili ön plana çıkmayacak mı?! Roland Barthes’in “Punctum’unu bulabilecek miyiz? Görsel gösteren yeterli mi, yoksa yan anlamı, kültürel gösterilenleri arayacak mıyız?

Pisagor’un geometrisini nerede arayacağız?

Peki nesneler ve bağlamları üzerinden gitmesek, Kazimir Maleviç’in siyah karesi gibi soyut veya kavramsal olanları tek karede anlamak mümkün olabilecek mi?

Fotoğraflarınıza bakacağım. Bunları arayacağım, sonra gözlerimi kapatıp sessizliğin müziğini dinleyerek onları hatırlayacağım…

Peki iz, sizin fotoğraflarınızın bende bıraktığı ise, o zaman ne olacak?

Aykut Fırat

27.05.2022 Ankara

MAKRO FOTOĞRAF

Kazım Çapacı

Makro fotoğraf, objenin 1:1 ya da daha üstünde bir büyütmeyle fotoğraflanmasıdır. Makro fotoğraf günlük yaşamın kargaşası içinde dikkatimizi çekmeyen, çıplak gözle göremediğimiz ayrıntıları göz önüne serer. Makro fotoğraflar sayesinde tüm ayrıntıları görebiliriz. Özellikle doğal hayat makroları önemli birer belgedir. Hele doğal hayatın giderek yok olduğu bir çağda, çekilen her fotoğraf geleceğe bırakılan önemli bir belgedir. Torunlarımızın, hatta çocuklarımızın bu canlıları göremeyebileceğini bilmek acı olsa da. Günümüz cep telefonu şipşak fotoğrafçılığı çağında fotoğraf çekmek pek kolay görünse de, özellikle makro fotoğraf çekmek önemli ölçüde temel fotoğraf bilgisi gerektirir. Işık, kompozisyon, diyafram, enstantane, ISO, net alan derinliği, pozlama gibi temel bilgilere iyi düzeyde hakim olmayı gerektirir. Makro fotoğraf çekmek için kullanılan lenslerin en önemli özelliği çok yakından netleme yapabilmeleridir. Bu sayede objeye daha çok yaklaşarak çekim yapabilirsiniz. Bu amaçla en sık kullanılan lenslerin odak uzunlukları 90-105 mm arasındadır. Yaklaşık bir değer vermek gerekirse obje ile görüntüleme arasındaki uzaklık 30 cm, obje ile merceğin ön ucu arasındaki mesafe 8-10 cm kadardır. Eğer daha da yaklaşmak isterseniz bu kez close-up filtre kullanmak gereklidir. Bu filtrelerin kullanımının fotoğraf kalitesinde bir ölçüde kaybı (çok yaklaşmak uğruna) göze almak anlamına geldiği de unutulmamalıdır. Nadiren de olsa iki close-up filtreyi üst üste takarak çekim yaptığım da oluyor. Doğada makro çekim sıklıkla yerlerde sürünmeyi gerektirdiğinden buna uygun kıyafetler giymekte de yarar var. Makro çekim sırasında açık diyafram değerleri alan derinliğinin genellikle istediğimizden az olmasına neden olacaktır. Kısık diyaframlarda (f11-18 gibi) çok yaklaştığınız ve size hafif yan duran bir çekirgenin gözlerinden birinin net alan derinliği arasında kalmasına şaşmamak gerekir. Diyaframı daha da kısmak buna görece çözüm getirir. Ama bir de close-up kullanıyorsanız ya da objeniz birkaç milimetrelik bir böcekse f20’ler bile kurtarmayabilir. Bu durumda değişik bölgelerden netleyerek fazla sayıda çekim yaparak sonra bunları dijital olarak birleştirme yoluna gidilebilir. Elbette çoğu kez böceklerin buna izin verecek kadar hareketsiz kalmadıklarını da unutmamak gerekir.

Diyafram değeri sayısal olarak ne kadar arttırılırsa, makineye girecek ışık da azalacağından bu durumda perde hızınızın düşmesi gibi önemli bir sorunla karşılaşırsınız. Doğal ışıkla çalışmayı seçtiyseniz bu durumda yapılacak en iyi şey ISO arttırmak ve/veya yansıtıcılarla böceğin üzerine ışık düşmesini sağlamaktır. Ek olarak tripod ya da monopod kullanmak düşük perde hızında görece daha rahat olmanızı sağlayabilir. Tripodla kelebek peşinde koşmanın zorluğunu da unutmamak gerekir. Benim tercihim f11- 18 arası diyaframlarda, 1/250 gibi bir perde hızıyla çalışmak genellikle (elbette hareketi yakalamak istediğinizde daha düşük perde hızları, hareketi dondurmak istediğinizde ise daha yüksek perde hızları kullanmak gerekir). Bu değerlerde doğal ışık yüksek ISO değerlerinde bile yetersiz kaldığından flaşla çekmeyi yeğliyorum. Bu amaçla sıklıkla ring flaşlar kullanılır. Ama bu flaşlar önden patladıklarında arkada genellikle sert bir gölge oluşturduklarından, yönleri ve açıları ayarlanabilen ikiz flaş kullanmayı yeğliyorum. Işık ölçüm modunu da noktasal (spot) alıyorum. Flaş kullanımında önemli bir sorun özellikle kın kanatlı böceklerde ya da beyazı fazla olan kelebeklerde ışığın patlaması. Bu durum eksi pozlama ya da daha iyisi ETTL sistemli bir flaş kullanmaktır. Bu sistem, deklanşöre basarken objeye olan uzaklık ve ışığa göre flaşı ayarlar. Ben buna ek olarak genellikle bir flaş yumuşatıcı (diffuser) de kullanıyorum. İkiz flaşım için orijinal diffuser var ama tepe flaşı kullandığım zamanlarda bu yumuşatıcıyı plastik ayran kutusundan yapar, hatta içine bazen kağıt mendil de eklerdim.

Flaş kullanımı, objenin hemen arkasında bir şeyler yoksa (çekim açınızı değiştirerek de bunu sağlayabilirsiniz) siyah arka planlar elde etmenizi sağlar. Yaban hayat fotoğrafçılığına kuşlarla başladım. Daha sonra baktım ki kuş peşinde koşarken nice çiçeği, böceği, örümceği gözden kaçırmışım. Kuş çekerken gözüm sürekli havada olurdu. Makroda ise genellikle gözünüz yeri tarar. Küçük bir alanda oturup saatler boyunca fotoğraflayacak şeyler bulursunuz kolaylıkla. Bir çiçeği fotoğraflarken, yaprağın birinin arkasından bir örümcek kendini gösteriverir. Fotoğrafladığınız çiçeğin üzerine bir böcek konuverir. Doğada zaman geçirmek tadına doyulmaz keyif verir. Fiziksel olarak yorucu olsa da ruhunuzu dinlendirir. Böcekleri fotoğraflamada ufak ipuçları daha kolay ve güzel fotoğraf çekmenizi sağlayabilir. Kelebekleri fotoğraflamanın en iyi zamanı, geceki çiğ kanatlarını ıslatmışken, kanatlarını açarak güneşte kuruttukları güneşin erken saatleridir mesela. Isındıktan sonra sizi çok peşlerinde koşturur, süründürür ama doğru düzgün poz vermezler. Bu zamanlarda beslenme ya da çiftleşme sırasında cömert pozlar verebilirler. Çiçek fotoğraflarken ise çoğu kez gösterişli olan çiçeği fotoğraflamak yeğlense de, bitkiyi tanımlamak için tamamını, yaprak detaylarını, mümkünse meyvesini çekmek de tanım için çok yol gösterici olacağından önemlidir.

Elbette doğal hayat fotoğrafçılığın tüm dalları gibi makroda da temel ilke zarar vermemek olmalıdır. Herhangi bir canlının yaşamasına, beslenmesine, üremesine neden olabilecek herhangi bir müdahaleden kesinlikle kaçınılmalıdır. Böceklerin üzerine sprey sıkmak gibi kesinlikle yapılmaması gereken şeyler yerine sabah üzerlerinde çiğ olan saatleri ya da hemen yağmurdan sonra güneşin parlayıverdiği anları seçmek gerekir. Yağmurdan sonra bir örümcek ağını fotoğraflamanın tadına doyulmaz. Elbette ki benim temel uğraşım canlıların makro fotoğraflarını çekmek olsa da, makro fotoğraf bununla sınırlı değil. Küçük her nesnenin makro fotoğraflanması mümkün. Söz gelimi damla fotoğraflamak bunların başında gelenlerdendir. Makro düzeye indiğinizde gerek canlı, gerek cansızlarda bambaşka bir dünyaya ulaşacağınız kesin. Bu dünyayı bol bol fotoğraflayarak keyfini çıkarmanız dileğiyle.

Kazım ÇAPACI

Mayıs 2022

Baraka: Bir Garip Yok Oluş Hikayesi

Bir varmış bir yokmuş.

Temel olarak hayatta kalma-aslında var olma- güdüsü düzleminde sıralanan beslenme, barınma, üreme, giyinme ve hatta kültürel/sosyal aktiviteler listesinde insan türünün belli bir aşama kaydettiğini biliyoruz.

Bunlardan barınma ihtiyacını karşılayan barakanın hikayesi ilk olarak yırtıcı hayvanlardan, hava şartlarından, soğuktan ve bazen sıcaktan kendini korumak isteyen insanın, mimari anlamda yaratıcılığını ve malzeme alanında doğayı kullanmasıyla başlar. Sonraları insanlar çoğunlukla dönemsel değişime uğrayan estetik göstergelere göre yapı ve yapı malzemelerini güncelleyerek günümüz barakalarını inşa ediyorlar.

Sonrasından önce, öncesini biraz daha açalım.

Part 1: Varmış.

İlk barakalar doğanın sunduğu mağara, ağaç kovuğu gibi doğal alanlardan oluşmuş. Sonraları tarımla beraber yerleşik ve toplumsal düzene geçilmesi, insanları bulundukları coğrafyanın yapı malzemelerinden faydalanarak barınak ihtiyaçlarını gidermeye yöneltmiştir. Genel olarak çamur, taş, çalı-çırpı ve bunun gibi malzemelerden tek oda ve oval formda olan bu yapılarda, ilk başlarda korunma ihtiyacına hizmet etsin diye kapı kullanılmamıştır. Kısa süre sonra “C” formlu barakalara geçilmiş, zamanla da kapılar, pencereler, çatılar, farklı malzemeler eklenmiştir.

Barınmanın var olmayla doğrudan ilişkisi, sadece insan türünde değil diğer birçok canlı türünde de geçerlidir. Bildiğimiz birçok canlı türü bu ilişki neticesinde ve kendi devamlılıklarını sağlamak amacıyla barakalar inşa etmişler. Ediyorlar. Tabi bu ilişkinin güçlü inşası doğa tarafından canlıya bahşediliyor. Bu yüzden türler, doğanın tehlikelerini yine doğanın sunduğu avantajlarla/imkanlarla önleme yoluna gidiyor.

Var oluşumuzun yegane sağlayıcısı, tarımın da zorunluluğu olarak yapay barakalarımızın hikayesi varlığımızın teminatı da oluyor o dönemlerde. Gelişiyoruz. Ekiyoruz, ticaret yapıyoruz, depoluyoruz, mevsimlere ve doğaya uygun ve uyumlu bir süreç işliyor. Barakalar bu süreç içerisinde faydası ve fonksiyonelliği ile öz olarak korunma ihtiyacından, barınma ihtiyacına doğru evriliyor. Evrimin belli aşamalarında konu ile ilgili gelişen uzmanlık alanları dolayısıyla ve yapı konusunda ustalaşan insanlar sayesinde barınmanın zevkli halleri ortaya çıkıyor. Yani insan güzel bir şekilde var oluyor artık.

Kısa süre sonra hususi barakalardan daha özenli ve umumi tapınak barakalarını görmeye başlıyoruz. Din barındıran bu yapılar, sonraları bir dönemin genel yapı formlarına yön veriyor hatta. Erken estetik anlayışları ile dönemsel ekoller sayesinde artık barınmak ile tarz sahibi olmak arasında bir bağ kurulmaya başlanıyor yavaş yavaş. Başlangıcı yavaş oluyor ama sonrası ışık hızında. Mülk kavramlarımız, tarzlarımız, nurtopu modalarımız, zıpçıktı katlarımız, yeraltı ağlarımız, geceleri konanlar, ekoller, amorflar, camlar.

Düştü yerlere…

Part 2: Yokmuş.

Evet sonra mimari anlamda ekolojiyi görmezden gelerek bina edilen kentler ve yapılar, yok oluşun yalın halini oluşturmuştur. Ancak tam da bu noktada; insan hırsı, tüketim, kapitalist iktisadi anlayış, homo economicus, medya, politikalar, yayılmacı devlet anlayışları, savaşlar, savaş ekonomileri, turizm, madenler ve daha bir sürü şey. Tüm bu kavramların, temelde var eden barakanın, nasıl yok oluşumuza neden olan bir aygıt haline geldiğini açıklayan, arka plandaki kavramlar olduğunu belirtmek gerek.

Sanayi devriminden bu yana, yani toplumsal ve seri üretimin yaygınlaştığı 18. yüzyıldan bu yana çok değil 250 – 300 yıl geçti. Yani yukarıda belirtilen kavramların çoğu aslında bu kadar yıl içerisinde ete kemiğe büründü. Yani yok oluşumuz hayli hızlı.

Oysa binlerce yıllık bir baraka tarihi var elimizde. Göbeklitepe kalıntıları, Çatalhöyük –ki ilk yerleşim yerlerinden biri kabul edilir- Sümer medeniyeti, Neolitik çağlar, Çayönü, Nil ve Ganj kıyıları…

Biliyoruz savaş neredeyse her çağda yaşanmıştır. Ve tabi insanlık tarihinde özellikle diğer türlere göre savaşlar daha vahşi ve kanlı olmuştur. Çünkü hırs.

Hobbes’un “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) önermesini insan insanın yok oluşudur şeklinde değiştirmek yerinde oluyor galiba.

Baraka bu yok oluşta bir imgedir. Baraka temelde saflık içerir. Hayatta kalma temellidir. Dolayısıyla aynı zamanda baraka bir ironidir. Hatta bir tezat. Yokluğun tezatı.

Biz bu tezatı seçmedik ne yazık.

Bir vardık evet ama daha çok bir “yok olduk”.

Ayın Fotoğrafında Baraka

Beklenilen, arzu edilen eski ya da yeni herhangi bir mimari yapı fotoğrafı değildir. Aksine mimari bağlamdan uzak, içerisinde anlamsal kontrast barındıran ve yok oluşa işaret eden fotoğraflar Baraka konusuna dahildir.

Mesela, herhangi bir kent merkezinde gökyüzüne bakmayı deneyin. Ama gökyüzünün bir kısmına değil!

İşte Baraka hallerinin bir örneği olsun bu.

Şunlar da:

Bir gökdelenin altında mimari yapının teknolojisine tezat/uzak herhangi bir canlı da Baraka’dır.

Ya da bir fabrika içerisinde hayatta kalmaya çalışan bir işçi.

Cami önünde el açan da Baraka’dır.

Rezidansının odasına doğa fotoğrafı asan da.

Bir canlının barakasını gaspeden yapılar, HES’ler, maden olacakları da Baraka’dır mesela.

Baraka adlı bir belgesel vardır ayrıca Ron Fricke’in. Genel anlamda yok oluşun bir belgeseli olmasının yanı sıra teknik ve sanatsal anlamda da ileri bir bakış açısı sunar. Metne kaynakça değilse de feyz oluşturmuştur.

Teşekkürler.

Onur AYDIN.

Yaşama Tanık Kapılar

Kentsel dönüşüm sonucu yıkılan eski yapıların yerine yapılan yeni binaların her birinin kapıları birbirinin aynısı gibi görünmektedir. Adı modern fakat estetikten yoksun kapılara baktığınızda, size anlatacak bir hikayesi yok gibidir.

Kentsel dönüşüme girmeyen günümüze kadar gelen ahşap evlerimizin her bir kapısı ayrı yapıdadır ve ustasının estetik zevkini yansıtmaktadır.

Tahtayı zımparalarken sevdiğini düşünen çırağın söylediği yanık türküler kapının ahşabında yanık izler bırakmış gibidir. Öyle olmasaydı, o kapılar bugün bile hala aynı hayranlıkla resmedilir, fotoğraflanır mıydı?

Özellikle çiçek saksıları olan kapılarda duyguları ve sevgileri daha çok görebiliriz. Kapı önlerinde çiçeklerin olması doğa ile aramızdaki bir bağdır.

O kapılar ki çoğunun zili yoktu, olması da gerekmezdi. Parmağın bükülerek kapı tokmağına veya ahşaba üç kere vurulmasıyla oluşan sese, hayırdır inşallah fısıldaması ile karşılık verilerek, gelen kişinin hayırla gelmesinin temenni edildiği kapılardır.

Kapılar kolaj, Fatma Gökmen

Okuldan eve gelen evin küçüğünün, kapının bir an önce açılmasını sağlamak maksadıyla avucunun içi ile hızlı hızlı vurulduğu kapılar, bu kapılardır.

Komşunun, kapıyı birkaç kez normal tıklaması ile sesini duyuramadığı ev sahibine, “ne oldu, niye açmıyor?” anlamına gelen yumruklarla dövüldüğü kapılar da bunlardır.

Değil cep telefonunun olmadığı, sabit telefonun bile mahallede sayılı birkaç evde olduğu dönemlerde, bir haber üç gün, beş gün geç de gelse, hep bu kapıların önünde alınırdı.

Kapıyı açtığınızda çocuğunuzun üniversiteyi kazandığına dair belgeyi getiren postacı da başka şehirde okuyan çocuğunuzun mektubunu getiren postacı da bu kapıların önünde karşılanırdı.

Sosyal medya çağında kafamızı gömdüğümüz 5-10 santimetrelik camdan başımızı kaldırarak bu kapıları görmeye çalışsak bile şehirleşme adına betona gömülen şehirlerimizde bu kapılardan ne kadar kaldı ki?

Fatma GÖKMEN

Mart 2022

SOKAK SENİ ÇAĞIRIYOR: YAHUDİ MAHALLESİ

“Sokak Seni Çağırıyor!” mottosu ile yola çıkıp ilkini gerçekleştirdiğimiz etkinlikte, FSK’ nın 28 yıllık tecrübesini de arkamıza alarak, Ankara’nın sokaklarında yürüyüp fotoğraf çekmenin keyfini hep birlikte yaşadık. Öğlen saatlerinde Gençlik Parkının karşısında Melike Hatun Camii’ nin önünde toplandık, şansımızdan hava da yürüyüş için çok güzeldi. Pandemide evlerine kapanmaktan sıkılan, yaklaşık 50 kişilik bir fotoğraf sever toplulukla hep birlikte Yahudi Mahallesine doğru yürüdük. Fotoğraf makineli böyle kalabalık bir topluluk Ulus sokaklarında bir hayli de ilgi çekti aslında.

Yahudi Mahallesi adını, bu mahallede yaşamış Ankaralı Yahudi topluluğundan alıyor, şu an mahallede hiçbir Yahudi yaşamıyor olmasına rağmen, zaten günümüzde Ankara’ da yaşayan toplam 30 tane Yahudi olduğu söyleniyor, bir zamanlar bu sokaklarda Müslüman halk ile birlikte barış ve huzur içinde yaşadıklarını mahalleye girdiğinizde hissedebiliyorsunuz. Mahallede hala aktif olarak kullanılan bir Sinagog bulunuyor. Günümüzde mahallenin ismi İstiklal Mahallesi olsa da, Ankaralılar tarafından hala Yahudi Mahallesi olarak anılıyor.

Ankara’ da Yahudilerin izleri M.Ö. 1. Yy. a kadar gitmekle birlikte, 1492’ de İspanya’ dan 1497’ de de Portekiz’ den Osmanlı’ya göç eden Seferad Yahudilerinin bu bölgeye yerleşmesi ile mahalle Yahudi mahallesi olarak anılmaya başlamıştır. Mahalledeki evler bakımsız ve yıkılmaya yüz tutmuş durumda olsa da o eski mahalle dokusunu koruyabilmiş nadir yerlerden biridir. Tipik eski mimarinin görüldüğü en önemli sokak Sinagogun da yer aldığı Birlik Sokak’ tır. İtalyan bir mimar tarafından yapıldığı söylenen Sinagogun tam karşısında yer alan iki ev Hayim Albukrek Evi ve Araf Evi oldukça ilgi çekicidir. Gezerken gördüğümüz bu evlerden bir tanesinin restorasyonu tamamlanmış, diğeri de restore edilmeyi bekliyor. Restorasyonun çok başarılı olduğunu söyleyemiyor olmakla birlikte bu güzel evlerin yıkılmadan kurtarılması adına önemli bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

Çocukluğunda bu mahallede yaşan Yahudi vatandaşlarımızın söylediğine göre bu mahallede yaşayan Yahudiler 1939’ da 1. Dünya Savaşı ile bütün dünyada yayılan Anti-Seminizmden hiçbir zaman etkilenmemişler. Bu mahallede Müslüman Türk halkı ile birlikte sorunsuz bir şekilde yaşamışlar. Mahallenin bu özelliğinin de ayrı bir değere sahip olduğunu düşünüyorum.

Mahalleye kadar gelmişken engelleri aşan ressam Muhammed Yalçın’ ın evine de uğramadan dönemezdik tabi. Kendine özgü renkli tarzı ile zihinsel engeline rağmen bütün evini rengarenk boyayan takdire şayan sıra dışı bir insan Muhammed. Muhammed ve ailesi tüm misafirperverlikleri ile bizi de evlerinde misafir ettiler. Grubumuza çok güzel fotoğraflar çekme fırsatını verdiler. Zaten mahallede model bulmakta hiç zorlanmadık. Çocuklar, kadınlar, sokak satıcıları hepsi bize seve seve modellik yaptılar.

Günün sonunda tatlı bir yorgunluk olsa da ilkini gerçekleştirdiğimiz ve her ay yapmayı planladığımız “Sokak Seni Çağırıyor” etkinliğimizi bence amacına ulaşmış bir şekilde ve keyifle tamamladık. Bizimle birlikte bu etkinliğe katılan herkese ve Yahudi Mahallesi sakinlerine çok teşekkür ediyoruz.

Sevgi KÖYLÜ HALİLOĞLU

27 Şubat 2022

Gelişmiş Bir Toplum İçin Önce Kadın

Her yıl mart ayı gelip de takvimler ayın 8’ini gösterdiğinde, dünyada ve ülkemizde pek çok etkinlikte kadınların daha çok söz sahibi olmasına yönelik çalışmalar yapılıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel olarak FSK’da “Ayın Fotoğrafı” etkinliğinin konusunu “Kadın” olarak belirledi. Bu vesile ile bir kadın fotoğrafçı olarak, ayın fotoğrafı etkinliğinin değerlendiricisi olmam ve aylık bülten için bugüne özel bir yazı kaleme almam istendi. Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonunun sadece kadın fotoğrafçıların katılımına açık bir fotoğraf sergisi planlaması, fotoğraf camiasının kadına yönelik bir başka etkinliği olarak da dikkat çekiyor.

Kadın, Gülcan ACAR

Senede bir gün de olsa, her yıl 8 Mart günü kadınlar tüm dünyaya seslerini duyurmaya ve sorunlarını anlatmaya çalışıyor. Haklarını aramak üzere bir araya gelen kadınlar, sokakları dolduruyor, yürüyüşler düzenliyor. Toplantılarda, etkinliklerde, televizyon programlarında kadınlar konuk oluyor; kadının aile yaşamı, iş yaşamı ve toplum içindeki rolünün önemi bir kez daha gözler önüne seriliyor. İş yerlerinde karanfiller dağıtılıyor, hediyeler alınıp veriliyor, eğlenceler düzenleniyor, kutlamalar yapılıyor. Ancak bu kutlamalar, arası kapatılamayan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin gölgesinde mutsuzluğa ve umutsuzluğa dönüşüyor. Her ne kadar kadınlar mücadeleden vazgeçmese de kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz, cinayet ve sömürü her geçen yıl artan sayıda sürüyor. İster mavi yakalı, ister beyaz yakalı olsun; ister özel sektör çalışanı, ister devlet memuru olsun kadın, erkek çalışana göre daha katmerli bir ayrımcılığa maruz kalıyor. En kötüsü de başına gelen her kötü olayın sorumlusu olarak yine kendisinin gösterildiği acımasız bir eleştirinin de kurbanı oluyor. Şiddet ve taciz hasır altı edilirken, buna çanak tutan cinsiyetçi politikalar siyaset kürsülerinden açık açık seslendiriliyor. Belki de aynı politik etkenlerle kadın; eğitim, sağlık, yargı, akademi gibi alanların alt kademelerinde cinsiyet eşitliğine yakın düzeylerde var olmasına rağmen, karar mekanizmalarında yok denecek kadar az sayıda yer alıyor. Pek çok kişiye ulaşan bu bültenimiz aracılığı ile sormak isterim; sizce sanat alanında durum farklı mı? Çoğu alana göre nispeten daha seçkin bir zevkin sahibi sanat dünyasında, bir kadın ve erkek sanatçı arasında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin izlerini görebilir miyiz? Kadın her şeyden önce bir kadın iken, sanata, yüksek zevklere, ancak kadınlık görevlerinden arta kalan vakitlerinde zaman ayırabiliyorken sizce bu eşitsizliğin doğmaması mümkün mü?

Kadın, Gülcan ACAR

İki yılı aşkın bir süredir dünyaya musallat olan pandemi ile evlere kapandığımız süreç, ekonomide yaşanan sıkıntıların yanı sıra kadının emeği ve bedenine yönelik sömürüyü artıran bir fırsat haline geldi. İstihdamdan ilk önce kadınlar kopartıldı; sosyal yaşamdan, üretimden uzaklaşarak güvensiz ev içlerinde şiddetle baş başa bırakıldı. Böyle bir toplumda, kadın ve sanatın buluşmasının kadınlar için çok önemli bir sığınak olduğunu düşünüyorum.

Kadın, Gülcan ACAR

Son yıllarda yaşanan doğal afetler ve özelikle de pandemi hayatın anlamını sorgulatıp yaşam önceliklerini değiştirdi. Gelişen teknoloji insan hayatına, alışkanlıklarına, yaşama biçimine, kültürüne yönelik köklü değişiklikler yarattı. Bütün bu değişim ve gelişmelerden kadın kendine düşen payı alsa da aile içerisindeki yerini ve toplumdaki nüfuzunu daha güçlü hale getirecek ne toplumsal ne de hukuki desteği bulabiliyor. Unutulmamalıdır ki kadının toplumsal yapının bütün kademelerine ve unsurlarına tam ve eşit olarak katılımı, temel bir insan hakkıdır. Gelişmiş, çağdaş ve refah içinde bir toplum yaratmanın önde gelen koşulu da toplumsal cinsiyet eşitliğidir. Bu nedenle bu meseleyi sadece kadın hakkı olarak değil, toplumun huzur ve refahını etkileyen bir hak ve demokrasi mücadelesi olarak görmek yerinde olacaktır. Bu mücadelede kadının hayatına sanatı daha çok dâhil edecek çalışmalar da yapmalıyız.

FSK’da gerçekleştirilecek ayın fotoğrafı etkinliği vesilesi ile direnen, üreten, inadına yaşam, inadına aşk diyen, ana olan, kardeş olan, yar olan ve aslında insan olan kadının kocaman dünyası, bakalım fotoğraf karelerinde nasıl dile gelecek…

Gülcan Acar

24 Şubat 2022

SANAT VE YARATICILIK BAĞLAMINDA SANAT ELEŞTİRİSİ ÖRNEĞİ;

Cındy SHERMAN’ın “Untıtled Fılm Stılls Serıes” Adlı Kurgusal Fotoğraflarına “Male Gaze” Erkek Bakışı Değerlendirme ve Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Eleştirisi

1. Cındy Sherman

Foto.1: Cindy Sherman ( www.cindysherman.com)

Cindy Sherman (Foto.1), 1954 doğumlu Amerikalı bir fotoğrafçı, film yönetmeni ve modeldir. Fotoğrafları, feminist literatürde birçok makale ve incelemeye konu olmuş, özellikle self portrait oto portrelerinde değişik kimliklere bürünmesiyle feminist fotoğrafçılığın parçası sayılmıştır. Ancak Sherman hiçbir zaman sanatına dair net ve belirgin açıklamalarda bulunmamıştır. Politik yorumlardan uzak kalmıştır. Bu da, hali hazırda ilgi çekici olan sanatını daha da ilgi çekici hale getirmiştir. Cindy Sherman sanatı ve kendi hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:

Eserlerimde anonim hissediyorum. Fotoğraflara baktığımda kendimi görmüyorum, onlar otoportre değiller. Kimi zaman ben yok oluyorum”.

Ben otoportre çekmiyorum, her zaman fotoğraflarda kendimden olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyorum” (cindysherman.com).

2.Untıtled Fılm Stılls Serıes” Fotoğrafları

Cindy Sherman, 1970’lerin sonunda yaşadığı New York şehrinde, İsimsiz Film Kareleri (Untitled Film Stills) isimli bir dizi küçük, 8”x10”cm boyutlarında, siyah beyaz negatif filmlerle analog olarak çekmiştir.

Bu serinin çekimlerini 1970 -1980 yılları arasında tamamlamıştır. Fotoğraflarında iğrençliğe, korku ve şiddet ögelerine yer vermiştir. Çürümüş yemekler, kusmuklar, aybaşı kanamalarını kullanmış ve isimlendirme yapmayarak kalıpsal bakışla bakılmasının önüne geçmek istemiştir. Görünenin dışında Untitled Film Stills Seriesadlı tek isim altında New York Modern Sanatlar Müzesinde sergilemiştir. Eserleri milyonlarca dolara satılmıştır (cindysherman.com).

3. Kurgusal Fotoğraf

Rastlantısal olmayan tasarlanarak bir fikir ve düşünceye göre tasarlanıp planlanarak oluşturulan ve çekilen fotoğraf türüdür. Kendiliğinden ya da doğal yollar ile olmayan, insan eliyle belirli bir plan çerçevesinde oluşturacak biçimde düzenlenmiş olan anlamlı bütündür. Kurgusal da kurgu yolu ile oluşturulmuş anlamına gelmektedir (Freeland, 2008).

4. Male Gaze Erkek Bakışı

Laura Mulvey 1975’te “Male Gaze” “Erkek Bakışı” kavramını öne sürdü. Erkek bakışı, heteroseksüel erkeğin seyirci olduğunu baz alarak film ve görsel medya üretme ve genellikle kadını objeleştirme eğilimidir (Antmen, 2008: 31-50).

Mulvey’e göre kadınlar, sinemada heteroseksüel erkeklere görsel zevk vermek üzere kullanılıyordu ve cinsel obje haline getiriliyordu. Böylece erkekler daha aktif rollere sahipken ve özne haline bürünüyorken, kadınlar daha pasif rollere sahip oluyor ve bakılan bir nesne veya obje olarak kalıyor (Mulvey, 2008: 290-296).

5. Fotoğrafların Eleştirel Değerlendirilmesi

Ayna yardımıyla kendini ve bedenini kullanıyor. Fotoğraflarında iğrençliğe, korku ve şiddet ögelerine yer veriyor. Çürümüş yemekler, kusmuklar, aybaşı kanamaları ve fotoğraf sanatını kullanarak feminenliğin değişken olduğunu gösteriyor. Sherman aynı zamanda cinsiyet kimliğiyle de oynuyor (Foto.2) (Özüdoğru, 2010: 116).

Sherman; fotoğraflarında kostümler, peruklar, değişik makyaj şekilleriyle farklı kişilere bürünüyor Sherman kendi oto portrelerinde hem özne hem de nesne oluyor ve nasıl bir nesne olduğu üzerinde kendi kontrolünü sağlıyor. Fotoğraflarına bakarak, Sherman’ın bu erkek bakışına meydan okuduğunu söyleyebiliriz. Çünkü her fotoğrafta kendini başka bir kılığa sokarak başka bir durumun içinde resmetmektedir. İzleyici herhangi bir fotoğrafa bakar gibi bu temsile yaklaştığında oradakinin sanatçının kendisi olduğunu fark etmekte, sanatçının bir kadın olarak kendisi için inşa ettiği bir imgeyi izlediğini anlamaktadır.

Görüntü, ona bakanın anlamlandırma dinamiklerini sorgulamaya başlamasına neden olur. İsimsiz Film Kareleri’nde öne çıkan başka bir öğe kadının kompozisyonlarda yalnız kalmasıdır. Sherman tek karelik kurduğu anlatılarda karakterini yalnız bırakır. Bu da bizi kadının incinebilirliğine götürür. Serideki birçok fotoğrafta da dış mekânlardaki kadınlar şaşkın, bir şeylerden korkar gibidirler. İzleyici için Sherman benzer anlatılar içinde fotoğrafların anlatısını açık bırakıyor ve kullandığı tekniklerde kompozisyonlarda olay olmamış ama olacak hissi vermekte ve izleyici de bu şekilde fotoğraf içine çekilerek bir dinamik süreci işletiyor (Direk, 2000: 133-158).

6. Bulgular

Sherman’ın İsimsiz Film Kareleri’nde durmadan bize gösterdiği de düşünsel inşa sürecidir. Her fotoğrafta kendini başka bir kılığa sokarak başka bir durumun içinde resmetmektedir. İzleyici herhangi bir fotoğrafa bakar gibi bu temsile yaklaştığında oradakinin sanatçının kendisi olduğunu fark etmekte, sanatçının bir kadın olarak kendisi için inşa ettiği bir imgeyi izlediğini anlamaktadır. Sherman “Untitled Film Stills Series” fotoğraflarında kendi portrelerini kullanarak “Male Gaze Erkek Bakışı”nı yaratıcı bir şekilde feminen bir bakışla eleştiriyor fikirsel bir söylemin nesnesi ve objesi oluyor. Cindy Sherman fotoğraflarında açığa çıktığı üzere sanatın konusunu, sanatın kadını temsil etme biçimlerini parodileştirip yeniden üreterek alternatifler sunmaktadır.

Sanatını kimin nasıl isterse o şekilde yorumlayabileceğini söyler. Benim sanatına ve eserlerine eleştirel yaklaşımım bu çalışmaları ile Sherman’ın kadınlık sorunundan uzaklaştığını ve ‘evrensel bir insan deneyimine’ yöneldiğini düşünüyorum. Cindy Sherman’ın Untitled Film Stills ‘ini yine klasik bir feminist yorumla incelemeye çalıştığım zaman okumalarıma ve eserlerine bakarak değerlendirdiğimde eserlerdeki fenomenolojisi, bakışın erkekler tarafından kullanıldığını ve kadının da bu bakışının arzusunun nesnesi durumunda kaldığını düşünüyorum.

7. İleri Araştırma Konusu Olarak Öneriler

Sherman fotoğrafla yaptığı düşündürücü sorgulamaları ve tarzı bir makaleye konu olmuştur. Yeni bir araştırma konusu olarak Studium ve Punchtum olarak araştırılıp değerlendirmesi yapılabilir.

8. Sonuç

Bir adım olarak Sherman, bedenin sistemin kendisince bir yüzey olarak ele alındığı modaya yönelmiş; çalışmalarında deforme olmuş, grotesk bedenleri tercih etmiştir. Kanımca, böylece moda söylemleri çerçevesinde inşa edilen beden-yüzeyin git gide ‘canavar’laştığını göstermiştir. Bu çalışmada ele alınan son serisinde ise modern dünya içinde hareket etmek için sürekli görmezden geldiğimiz bedenin iç yüzünü konu edinmiştir. Bu son seri diğer çalışmaların da filozofik temelleri olarak değerlendirebilir. Şunu belirtmek gerekir ki, Sherman çalışmalarını her ne kadar feminist bir kategori içine koymasa da feminist bir perspektifle bakıldıklarında feminist kuram için oldukça elverişli okuma alanları ortaya çıkarmaktadırlar. Bunu da post modern sanatın bir özelliği olarak vurgulamak gerekir.

Yunus TOPAL

Öğr. Görevlisi

KAYNAKÇA

Antmen, Ahu, Önsöz, Sanat Cinsiyet, Haz. Ahu Antmen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

Antmen, Ahu, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2002.

Direk, Zeynep, Cindy Sherman, Defter, sayı 39, Metis Yayınları, İstanbul, 2000:133- 158.

Freeland, Cynthia, Sanat Kuramı, çev. Fisun Demir, Dost Kitabevi, Ankara, 2008.

Home – Cindy Sherman – Photographer, Model, Director, Actor, Avant-Garde Images, Doll Parts and Prosthetics, Movies

Mulvey, Laura, Görsel Zevk ve Anlatı Sineması, Sanat Cinsiyet, haz. Ahu Antmen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

Özüdoğru, Ş. (2010). Feminist Sanata İki Farklı Yaklaşım: Gerilla Kızlar ve Cindy Sherman, Sanat ve Tasarım Dergisi, Cilt:1 Sayı:6, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir.