Soyut Fotograf: Görünenin Ötesini Görmek

Fotograf, çoğu zaman gerçekliği olduğu gibi kaydetme aracı olarak düşünülür. Ancak fotograf sanatı yalnızca görünen dünyayı belgelemekten ibaret değildir. Bazı fotograf türleri, nesnelerin kimliğinden çok onların yarattığı görsel etkiyle ilgilenir. Soyut fotografçılık da bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Soyut fotografçılık; şekil, çizgi, renk, doku, ışık ve ritim gibi görsel öğeleri ön plana çıkararak izleyiciyi alışılmış görme biçimlerinin dışına taşır. Bu yaklaşımda önemli olan, fotograftaki nesnenin ne olduğu değil, izleyicide hangi duygu ve düşünceleri uyandırdığıdır.

Soyut fotograf, gerçek dünyadan tamamen kopuk değildir; aksine gerçek dünyanın içindeki ayrıntıları farklı bir bakış açısıyla yeniden yorumlar. Günlük yaşamda sıradan görünen bir nesne, doğru ışık, farklı açı veya yakın çekim sayesinde bambaşka bir görsel kimlik kazanabilir. Örneğin paslı bir metal yüzey, dalgalanan bir kumaş, cam üzerindeki yağmur damlaları ya da bir gölgedeki çizgiler soyut bir kompozisyonun temelini oluşturabilir. Böylece fotografçı, gerçekliği birebir aktarmaktan çok onu dönüştüren bir sanatçı hâline gelir.

Soyut fotografçılığın temelinde görsel dil vardır. Çizgiler hareket hissi yaratabilirken, eğriler daha yumuşak ve sakin bir atmosfer oluşturabilir. Sert geometrik formlar güçlü ve dinamik bir etki bırakırken, belirsiz lekeler izleyicide gizem duygusu uyandırabilir. Renklerin kullanımı da soyut fotografta büyük önem taşır. Kimi zaman tek bir rengin tonları sade ama etkileyici bir kompozisyon oluştururken, kimi zaman güçlü renk karşıtlıkları dikkat çekici bir enerji yaratır. Siyah-beyaz soyut fotograflarda ise ışık ve gölge ilişkisi ön plana çıkar; dokular ve biçimler daha güçlü hissedilir.

Soyut fotografçılıkta teknik deneyler oldukça yaygındır. Makro çekimler bu alanda sıkça kullanılan yöntemlerden biridir. İnsan gözünün çoğu zaman fark edemediği küçük ayrıntılar, makro lens sayesinde büyütülerek farklı bir dünyaya dönüşür. Bir yaprağın damarları, bir böceğin kanadı ya da bir taş yüzeyindeki çatlaklar soyut bir desen gibi algılanabilir. Bu durum izleyicinin nesneyi tanımakta zorlanmasına neden olur ve dikkat tamamen görsel yapıya yönelir.

Hareket bulanıklığı yani motion blur tekniği de soyut fotografçılığın önemli araçlarından biridir. Uzun pozlama sırasında kameranın ya da nesnenin hareket etmesi, net görüntünün parçalanmasına ve akışkan bir yapıya dönüşmesine neden olur. Özellikle şehir ışıkları, yürüyen insanlar veya hareket eden araçlar bu teknikle etkileyici soyut görüntülere dönüşebilir. Hareketin bıraktığı izler fotografa zaman duygusu ve dinamizm kazandırır.

Işık oyunları ve yansımalar da soyut fotografın vazgeçilmez unsurlarıdır. Cam, su, metal veya ayna gibi yüzeylerde oluşan yansımalar gerçekliği bozarak yeni biçimler ortaya çıkarabilir. Bazen yalnızca bir gölge bile güçlü bir soyut kompozisyon oluşturabilir. Özellikle sert ışık altında oluşan kontrastlar çizgileri ve şekilleri belirginleştirerek dramatik etkiler yaratır. Gece çekimlerinde kullanılan yapay ışıklar ise renkli ve deneysel görüntülerin oluşmasına olanak tanır.

Soyut fotografçılık yalnızca teknik bir arayış değil, aynı zamanda düşünsel ve duygusal bir ifade biçimidir. Bu türde fotografçı, izleyiciyi doğrudan yönlendirmek yerine ona yorum yapma özgürlüğü bırakır. Aynı fotograf farklı kişilerde farklı çağrışımlar uyandırabilir. Bir izleyici fotografta huzur hissederken başka biri yalnızlık veya karmaşa hissedebilir. Bu çok anlamlı yapı, soyut fotografçılığı diğer fotograf türlerinden ayıran önemli özelliklerden biridir.

Sanat tarihinde soyut anlayışın resimde ortaya çıkışı, fotograf sanatını da etkilemiştir. Özellikle modern sanat akımlarıyla birlikte fotografçılar yalnızca belge üretmek yerine deneysel çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Moholy-Nagy, Man Ray ve Aaron Siskind gibi sanatçılar soyut fotografın gelişiminde önemli rol oynamışlardır. Bu sanatçılar fotografın yalnızca gerçeği kaydeden bir araç olmadığını, aynı zamanda bağımsız bir sanat dili olduğunu göstermişlerdir.

Günümüzde dijital teknolojilerin gelişmesiyle soyut fotografçılık daha da çeşitlenmiştir. Dijital düzenleme programları, çoklu pozlama teknikleri ve yaratıcı filtreler fotografçılara geniş olanaklar sunmaktadır. Ancak güçlü bir soyut fotografın temelinde hâlâ dikkatli gözlem, yaratıcı bakış açısı ve estetik duyarlılık yer alır. Çünkü soyut fotografçılık, görünene değil, görünenden doğan duyguya ve görsel ritme odaklanan bir sanat anlayışıdır.

Sonuç olarak soyut fotografçılık, izleyiciyi nesnelerin gerçek kimliğinden uzaklaştırarak görsel bir keşfe davet eder. Şekillerin, çizgilerin, ışığın ve dokuların oluşturduğu bu görsel dünya, insanın hayal gücünü harekete geçirir. Soyut fotograf, yalnızca bir görüntü değil; aynı zamanda bir duygu, düşünce ve yorum alanıdır. Bu nedenle soyut fotografçılık, fotograf sanatının en özgür ve yaratıcı ifade biçimlerinden biri olarak önemini sürdürmektedir. www.hasippektas.com

Kaynakça:
BAUMGARTEN, Peter., “Natural Abstracts in Photography”, https://www.creativeislandphoto.com/blog/
natural-abstracts-in-photography (Son ulaşım: 12 Mayıs 2026)
BERGER, John., t.y. Görme Biçimleri (Çev. Yurdanur Salman ve Margaret Quigley) İstanbul: Yankı Yay.
GREIS, Alvin., “Why Abstract Photography Can Help You Grow as a Photographerhttps://medium.com/full-frame/why-abstract-photography-can-help-you-grow-as-a-photographer-e4da6d9174c0 (Son ulaşım: 12.5.2026)
İNANÇ, Hamza., 1978 “Estetigin Fotograf Sanatına Uygulanabilirliği” Türkiye’de Fotograf Sanatının İşlevi Ankara: Türkiye Yazıları Dergisi. 10
KALFAGİL, Sabit., 1981 Fotograf Sanatında Kompozisyon İstanbul: Fotograf Yayınları 3.
KONER, Marvin., 1984 “Bakmak ve Görmek Üzerine” Fotograf Dergisi Ankara: AFSAD Yayınları 23.
PEKTAŞ, Hasip., Hacettepe Üniversitesi Güsel Sanatlar Fakültesi Sanat Yazıları, 1989 Sayı: 3 (http://www.hasippektas.com/Makale/Fotografta%20Kompozisyon.pdf) (Son ulaşım: 12 Mayıs 2026)
SONTAG, Susan., 1986 “Platon’un Magarasında” (Çev. Fatih Özgüven) Fotograf Der. Ank.: AfsadYay. 41.
STYBURSKI, Frank., “A Case for Abstraction in Representational Photography”. https://readframes.com/food-for-thought-a-case-for-abstraction-in-representational-photography-by-frank-styburski/ (Son ulaşım: 12.5.2026)
UELSMANN, Jerry., 1986 “Çekimden Sonra Görmek” Fotograf Dergisi Ankara: AFSAD Yayınları 37.

* İstinye Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü Başkanı, İstanbul Ekslibris Müzesi Müdürü

Mayıs 2026

Hasip PEKTAŞ

GEZGİN KADRAJ: ŞEHZADELER ŞEHRİNDE ZAMANI DURDURMAK – BİR AMASYA FOTOĞRAF GEZİSİ

Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu

Bazı şehirler vardır, sadece içinden geçip gidersiniz; bazı şehirler ise içine girip kaybolmanız, her köşesini kadrajınıza mühürlemeniz için sizi bekler. Antik çağlardan Osmanlı’ya uzanan katman katman tarihiyle Yeşilırmak’ın iki yakasına tutunmuş Amasya, biz fotoğraf tutkunları için tam anlamıyla büyüleyici bir açık hava stüdyosu. Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) üyeleri olarak, tarihin ve doğanın vizörümüzden süzüldüğü iki günlük harika bir keşif rotasını geride bıraktık. İşte adım adım Amasya günlüğümüz…

1. GÜN: Yeşilırmak’ın Gölgesinde Tarihin İzleri

Fotoğraf: Cengiz Pamuk

Yalıboyu’nun Kalbi: Ziyagil Konağı

Amasya’ya adım atar atmaz bizi ilk selamlayan, Yeşilırmak kıyısında bir gerdanlık gibi dizilen geleneksel Osmanlı konakları oldu. Bu nehir söyleşisinin en karakteristik tanıklarından biri olan Ziyagil Konağı, bizim de bu tarihi dokuyu iliklerimize kadar hissettiğimiz konaklama durağımızdı. Hazeranlar Konağı ve Kral Kaya Mezarları’na sadece birkaç dakikalık yürüme mesafesinde olan bu zarif yalıboyu evi, sadece mimarisiyle değil, misafirperverliğiyle de gönlümüzde yer etti.

Ahşap cepheleri, cumbaları ve nehre açılan dar sokaklarıyla bu bölge fotoğrafçılara mükemmel kareler sunuyor. Sokakların cömertliğine kayıtsız kalamadık ve deklanşöre basmaktan kendimizi alamadık.

Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu

Lezzetin ve Mimarinin Buluşması: Avukatlar Konağı

Geleneksel Amasya evlerinin en güzel yapı tekniği olan “hımış” (ahşap arası kerpiç dolgu) mimarisiyle yükselen Avukatlar Konağı, bir sonraki durağımız oldu. Burada geçirdiğimiz vakit, konağın gözlerimizin önüne sunduğu tarih kokan dekorlarının yan ısıra, damağımıza da hitap eden bir kültür şöleniydi. Coğrafi işaretli meşhur Amasya çöreği, bamya çorbası, enfes bakla dolması ve keşkek eşliğinde yediğimiz yemek, alelade bir öğün değil; binlerce yıllık bir mutfak mirasının tarihi atmosferde sunumuydu.

Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu

Konağın hemen önünde ise zamanı birbirine bağlayan Alçak Köprü uzanıyordu. Roma döneminden günümüze gelen köprü, Amasya Valiliği tarafından aslına uygun olarak restore edilmiş. Roma surlarının üzerine kurulan Yalıboyu evlerinin nehirle kurduğu o muazzam bağı, Alçak Köprü’nün üzerinden çektiğimiz karelerle bir kere de biz belgelemiş olduk.

Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu

Bir Osmanlı Estetiği: II. Bayezid Külliyesi ve Minyatür Müzesi

1481-1486 yılları arasında Sultan II. Bayezid adına oğlu Şehzade Ahmed tarafından yaptırılan külliyeye adım attığımızda, bizi asırlık çınar ağaçlarının gölgesi ve huzur veren bir sessizlik karşıladı. Ters T planlı mimarisiyle Osmanlı estetiğinin zirve noktalarından biri olan bu geniş kompleksi fotoğrafladıktan sonra, imarethane içinde bizi harika bir sürpriz bekliyordu: Minyatür Amasya Müzesi.

Fotoğraflar: 1. Cemil Gökmen 2. Sevgi Köylü Haliloğlu

1914 yılına ait eski bir fotoğraftan yola çıkılarak hazırlanan bu kent maketi, Türkiye’nin alanındaki en büyük eserlerinden biri. Yaklaşık 80 metrekarelik bir alanda; Kral Kaya Mezarları’ndan Amasya Kalesi’ne kadar 1860’tan fazla bina ve figür 1/150 ölçeğinde modellenmiş. Müzedeki 2300 yıldızlı simülasyon ve ışık oyunları sayesinde şehrin hem geceyi hem gündüzü yaşayan nostaljik hâline tanıklık etmek, 3D ve CNC teknolojisiyle üretilen bu dünyayı vizörden izlemek bambaşka bir deneyimdi.

Kayalara Kazınan Güç: Pontus Kral Kaya Mezarları

Harşena Dağı’nın eteklerine doğru başımızı kaldırdığımızda, kalker kayalara adeta birer nakış gibi oyulmuş devasa Pontus Kral Kaya Mezarları bizi selamladı. M.Ö. 3. yüzyıla ait bu anıtsal yapılar, dünyadaki kaya mezarı geleneğinin en görkemli örnekleri arasında yer alıyor. Akşamları ışıklandırıldığında nehre düşen o büyüleyici yansımayı yakalamayı çok istesek de yalıboyu ve mezarların ışıklandırma sistemindeki yenileme çalışmaları nedeniyle bu atmosferik kareyi bir sonraki sefere ertelemek zorunda kaldık.

Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu

Melodilerle Şifa Bulan Ruhlar: Sabuncuoğlu Şerefeddin Müzesi

İlk günün son duraklarından biri, 1308 yılında İlhanlı döneminde inşa edilen tarihi Bimarhane, yani bugünkü adıyla Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi oldu. Anadolu’da hastaların müzik ve su sesiyle tedavi edildiği ilk şifahanelerden biri olan bu mistik yapıda, ünlü cerrah Sabuncuoğlu Şerefeddin’in tıp dünyasına kazandırdığı minyatürlü cerrahi teknikleri incelerken tarihin derinliklerine doğru kısa bir ışınlanma hissi ile buradan da fotoğraf karelerimizi aldık.

Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu

2. GÜN: Doğanın Zümrüt Kalbi ve Gizemli Sokaklar

Fotoğraf: Sevgi Köylü Haliloğlu

Amasya Kalesi

İkinci gün kahvaltı öncesinde dağın zirvesinde ise tüm heybetiyle yükselen Amasya Kalesi’ni ziyaret ettik. İçindeki sarnıçlar, zindanlar ve gizemli yeraltı geçitleriyle Pontus Kralı Mithridates döneminden beri şehri gözleyen bu kale, sunduğu şehir manzarasıyla biz fotoğrafçılara en etkileyici panoramik kadrajları sundu.

Fotoğraf: Cengiz Pamuk

Ziyagil Konağında Kahvaltı

Başta otel yöneticisi Ensar Çiftçi olmak üzere tüm çalışanların tarihi dokuya yakışan zarafetteki hizmeti ve leziz kahvaltısı, gezi ekibimizde derin bir iz bıraktı.

Bu seçkin atmosferde, Ziyagil Konağı’nda yudumladığımız Amasya’nın meşhur elma çayı lezzetiyle bizi büyüledi. Zengin C ve E vitaminleri ile potasyum içeriğiyle bağışıklığı güçlendiren, metabolizmayı ateşleyen bu şifa deposu, konağın eşsiz misafirperverliğiyle birleşerek gezi keyfimizi tek kelimeyle katmerledi.

Yeşilin Binbir Tonu: Boraboy Gölü

Kahvaltıdan sonra yönümüzü doğanın kollarına, Taşova ilçesi sınırlarında yer alan Boraboy Gölü’ne çevirdik. Etrafı kayın, sarıçam, sedir ve kestane ağaçlarıyla sarılı bu doğal set gölü, adeta zümrüt yeşili bir ayna gibi parıldıyordu. 900 metre uzunluğundaki bu huzur sığınağında yaptığımız doğa yürüyüşü, temiz hava ve ağaçların suya düşen yansımaları, kartpostal tadında doğa fotoğrafları çekmemizi sağladı.

Asırlık Çınarların Altında: Pirler Parkı ve Sofular Mahallesi

Şehir merkezine döndüğümüzde rotamız, Sofular Mahallesi’nde yer alan tarihi Pirler Parkı oldu. Asırlık çınarların altında, Amasya Belediyesi’nin sosyal tesislerinde semaver çaylarımızı yudumlarken günün tatlı yorgunluğunu attık.

Çay molamızın ardından, parkın dokusuyla bütünleşen tarihi Yakup Paşa Çilehane Camii’ne yöneldik. 1412 yılına uzanan köklü tarihi, moloz taş ve tuğla işçiliğinin harmanlandığı dış cephesi ve mistik atmosferiyle cami, kadrajlarımıza ilk estetik kareleri sundu. Buradaki manevi havayı soluduktan sonra, hemen yanı başındaki 1486 yapımı Pir Sücaeddin İlyas Türbesi’ni ziyaret ettik ve buranın en ilginç noktası olan Gizemli Yankı Taşı’nı deneyimledik. Taşın üzerinde konuşanın sesini dışarıdaki kimse duyamazken, sesin sadece konuşan kişinin kulağında yankılanması hepimizi hayrete düşürdü.

Parkın çıkışında ise Amasya Valiliği ve İl Özel İdaresi’nin “Kadim Kentin Yeni Kültür Rotası: Sofular” projesiyle ayağa kaldırdığı Sofular Mahallesi’ni adımladık. Modern asfaltların sökülüp yerine tarihi dokuya uygun bazalt taşların döşendiği yollar, aslına uygun restore edilen tescilli Osmanlı evleri ve konakları, korunan o sivil mimari ruhuyla geleceğe o kadar güzel taşınmış ki… Fotoğraf makinelerimiz bu mahallenin her bir köşesinde adeta can buldu.

Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu

Teşekkür

Antik çağlardan Osmanlı’ya uzanan bu muazzam tarih katmanlarını, doğayı ve eşsiz lezzetleri bir arada soluduğumuz bu rüya gibi geziyi mümkün kılan çok özel isimler vardı.

Başta derneğimiz başkanı Adnan Ataç olmak üzere, bu harika rotayı planlayan ve organize eden gezi sorumlumuz ve koordinatörümüz, FSK üyesi Cengiz Pamuk’a; gezimizin hiçbir aksama yaşanmadan geçmesi için belediye ile resmi görüşmeleri yürüten Sami Türkay’a; Amasya’daki konaklama hizmetlerini sağlayan FSK üyesi Hüseyin Sarı’ya; samimi ev sahipliğiyle bizi evimizde hissettiren Ziyagil Konağı işletmecisi Çiftçi Ailesi ile Konak yöneticisi Ensar Çiftçi ve ekibine; muhteşem yöresel lezzetleri tattıran Avukatlar Konağı’nın maharetli aşçılarına; Pirler Parkı’ndaki nazik ikramları için Amasya Belediyesi’ne; iki gün boyunca derin bilgisiyle yolumuzu aydınlatan rehberimiz Mehmet Akdoğan’a ve bizi Ankara’dan Amasya’ya güvenle ulaştırıp geri getiren kaptanımız İsmail Bingöl’e teşekkür ederiz. Amasya, hafızalarımızda silinmez izler, arşivlerimizde ise birbirinden değerli karelerle bizi uğurladı. Bir başka fotoğraf rotasında, yeni vizör hikayelerinde buluşmak üzere!

Fotoğraflar: Sevgi Köylü Haliloğlu

Cemil GÖKMEN

Mayıs 2026

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: ANITKABİR

Anıtkabir Kalbimizde: Atamız

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedî istirahatgâhı olan Anıtkabir; yalnızca bir anıt mezar değil, mimarisi, simgeleri ve inşa süreciyle Türk milletinin bağımsızlık iradesini ve matemini somutlaştıran tarihî bir komplekstir.

Tandoğan Meydanı’ndan Anıtkabir girişine ulaştığımızda, Vedat Oygur hocamız ve arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Bizi, yolun iki yanına yayılmış çok çeşitli çiçek ve ağaçların yer aldığı bir orman karşılıyor. Birden kendinizi bambaşka bir dünyada buluyorsunuz. Baharın rengârenk çiçek açmış dalları, kuş sesleri ve kısa bir yürüyüşün ardından yükselen bir ses sizi kendinize getiriyor: Vedat hocamızın Anıtkabir tarihini anlatan sesi…

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Barış Ormanı

Ankara’nın göbeğindeki bu yeşil alanın adı Barış Ormanı’dır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden yola çıkılarak oluşturulan bu ormana, 24 ülkeden toplam 2.595 adet ağaç bağışlanmıştır. Ayrıca ülkemizin dört bir yanından (İstanbul, Ankara, Samsun ve İzmir) getirilen ağaçlar da buraya dikilmiştir. 750 dönümlük Anıtkabir alanının 630 dönümü bu ormana aitken, sadece 120 dönümü anıt bloku için ayrılmıştır. Bu orman için yurt dışından en fazla ağaç 501 adetle ABD’den, en çok ağaç çeşidi ise 28 türle Yugoslavya’dan gelmiştir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Yolun ilerisinde göreceğimiz simgelerin ne ifade ettiğini anlatmak üzere Vedat Hocam Anıtkabir’in tarihine dair bilgiler vermeye devam ediyor:

“Atatürk’ün naaşı, 21 Kasım 1938 günü Ankara Etnografya Müzesi’nde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Bu katafalk, müzenin iç avlusunda ünlü Alman mimar Bruno Taut tarafından tasarlanmıştı. Hemen ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ata’mıza yaraşır bir anıt mezar yapılması için harekete geçti. Atatürk sağlığında yakınlarına, ‘Ben sessiz, sakin bir yerde, bir ağaç altında basit bir mezara gömülmek istiyorum’ demişti. Ancak onun aziz hatırasını ve o dönemin önemini yaşatmak için anıtsal bir yapı gerekiyordu. Meclis, 15 milletvekilinden oluşan bir komisyon kurdu. Komisyona Millî Savunma, İçişleri, Millî Eğitim ve Bayındırlık bakanlıklarının müsteşar ve genel müdürleri de dâhil edildi. İlk toplantısını 6 Aralık 1938’de yapan komisyon, teknik konularda danışmak üzere dönemin ünlü bilim insanlarını ve uzmanlarını çağırdı. Bu isimler arasında Ankara’nın imar planını hazırlayan Prof. Hermann Janssen, Bakanlıklar Mahallesi ile Güvenpark’ı tasarlayan Prof. Clemens Holzmeister, Mimar Bruno Taut ve Heykeltıraş Rudolf Belling yer alıyordu.”

Rasat Tepe’nin Seçilişi ve İnşaat Süreci

Komisyonda anıt mezarın nereye yapılacağı tartışılırken; Çankaya Köşkü’nün bulunduğu tepe, Ankara Kalesi ve Kızıltepe gibi pek çok yer önerildi. Ancak Trabzon Milletvekili Mimar Mithat Aydın, Bunların hiçbirisi Ankara’nın her yerinden görünmez” diyerek karşı çıktı. Mithat Bey’in yaptığı araştırmalar sonucunda önerdiği yer, şehrin merkezindeki Rasat tepe (bugünkü adıyla Anıttepe) oldu.

7 Ocak 1939 günü hemen kamulaştırma çalışmalarına başlandı ve 550.000 metrekarelik bir alan planlandı. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar nedeniyle süreç yavaşladı ve kamulaştırma 7 Temmuz 1944’te tamamlanarak 287 dönümlük alan kesinleştirildi.

Anıtkabir için 1 Mart 1941 yılında uluslararası bir proje yarışması açıldı ve 2 Mart 1942’de tamamlanan yarışmaya birçok ülkeden eser katıldı. Jüri tarafından üç proje eş değerde birinciliğe layık görüldü:

  1. Alman Prof. Johannes Krüger’in projesi,
  2. İtalyan Prof. Arnaldo Foschini’nin projesi,
  3. Türkiye’den Güzel Sanatlar Akademisi Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda’nın projesi.

Hükûmet ve Genelkurmay temsilcileri, Ata’nın anıt mezarının yerli bir mimar tarafından yapılmasını uygun görerek 7 Mayıs 1942’de Emin Onat ve Orhan Arda’nın projesini kabul etti. Sonuçlar 9 Haziran 1942’de kamuoyuna açıklandı. Komisyon, bir buçuk yıl sonra (28 Ekim 1943) mimarlardan bazı düzeltmeler talep etti ve 18 Kasım 1943’te uygulama projesi onaylandı.

İnşaat 29 Ağustos 1944’te başladı. Tepenin üzerindeki toprak kaldırılırken, altından Frig dönemine ait iki adet soylu mezarı (tümülüs) çıktı. Bunun üzerine inşaat geçici olarak durduruldu; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi arkeoloji uzmanları çağırılarak 1 Temmuz 1945’te bir kurtarma kazısı gerçekleştirildi. Kazıların ardından inşaata kaldığı yerden devam edildi. Dört aşamada yürütülen ve 9 yıl süren inşaat süreci 1953 yılında tamamlandı. Atatürk’ün naaşı, 21 Kasım 1938’den beri bulunduğu Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden, 10 Kasım 1953 tarihinde düzenlenen büyük bir devlet töreniyle alındı. 136 asteğmenin çektiği bir top arabasıyla Ulus üzerinden ebedî istirahatgâhı olan Anıtkabir’e nakledildi.

Aslanlı Yol ve Kuleler

Anıtkabir’in Aslanlı Yol girişindeyiz. Vedat Hoca anlatımını sürdürüyor:

“Arkadaşlar, Anıtkabir yapısı tam olarak buradan başlar. İleride bayrak direğinin göründüğü yöne doğru uzanan bu hat Aslanlı Yol’dur. Girişteki merdivenler rastgele tasarlanmamıştır; tam 26 basamaklıdır ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin başladığı 26 Ağustos gününü simgeler.

Yolun sonundaki büyük alan Tören Meydanı’dır. Buradaki tüm isimlendirmeler Millî Mücadele ile ilgilidir. Kompleks genelinde toplam 10 adet kule bulunur. Bu kulelerin her biri, kurtuluşa giden yoldaki millî birer adımı temsil eder. Kulelerin çatılarındaki mızrak uçları (temren) eski bir Türk geleneğidir. Orta Asya’dan gelen Türk toplulukları, çadırlarının ortasına güç ve birliğin nişanesi olarak bu mızrakları takarlardı; bu uçlar aynı zamanda çadırı toplayıp ayakta tutardı.”

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Anıtkabir’de yer alan 10 kule şunlardır: İstiklal, Hürriyet, Zafer, Mehmetçik, Müdafaa-i Hukuk, Misak-ı Millî, 23 Nisan, Cumhuriyet, Barış ve İnkılap Kuleleri.

Bu bilgilerin ardından yürüyüşümüze başlıyoruz. 262 metre uzunluğundaki Aslanlı Yol’un iki yanında, karşılıklı olarak yerleştirilmiş 12’şer adet olmak üzere toplam 24 aslan heykeli bulunmaktadır. Bu heykeller, tarihteki 24 Oğuz boyunu temsil eder. Aslanların yatar pozisyonda tasarlanması ise Türk milletinin barışseverliğini ve gücünü sembolize eder. Ayrıca yolun taşları, ziyaretçilerin başlarını öne eğerek saygıyla yürümelerini sağlamak amacıyla asimetrik ve aralıklı dizilmiştir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

İstiklal Kulesi

Aslanlı Yol’un sağ girişinde yer alır. Kulenin iç duvarlarındaki kabartmalarda, bir kaya üzerine tünemiş kartal ve elinde kılıç tutan bir genç figürü yer alır. Kartal bağımsızlığı ve gücü; genç erkek ise Türk milletinin kudretini simgeler. Kulenin içinde, Atatürk’ün cenazesini Dolmabahçe’den Sarayburnu’na taşıyan top arabası sergilenmektedir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Kulenin önünde, heykel tıraş Hüseyin Anka Özkan tarafından yapılan üçlü kadın heykel grubu bulunur. Ulusal giysiler içindeki bu kadınlardan ikisi, Atatürk’ün ölümünden duyulan derin acıyla ağlamakta, ortadaki kadın ise yüzünü eliyle kapatarak Allah’tan rahmet dilemektedir. Kadınların ellerinde tuttukları büyük çelenk ise bereketli vatan toprağını ve başak grubunu temsil eder.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Hürriyet Kulesi

Aslanlı Yol’un sol girişinde, İstiklal Kulesi’nin tam karşısındadır. Önünde yine Hüseyin Anka Özkan imzalı üçlü erkek heykel grubu yer alır. Bu heykeller sırasıyla; Türk aydınını (kitap tutan), Türk askerini (miğferli) ve Türk köylüsünü (hasır şapkalı ve değnekli) temsil eder.

Kulenin içindeki kabartmalar Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Özgürlüğü simgeleyen kabartmada; elinde “Hürriyet Beyannamesi” tutan bir melek figürü ve özgürlüğün simgesi olan şahlanan bir at başı tasvir edilmiştir. Kulenin içinde ayrıca Atatürk’ün Çubuk Barajı’nda gezdiği motorlu tekne sergilenmektedir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Müdafaa-i Hukuk Kulesi

Aslanlı Yol’un sonunda, Tören Meydanı’nın girişinde solda yer alan kuledir. İçindeki kabartmada hakların savunulması (Müdafaa-i Hukuk) teması işlenmiştir. Kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileriye doğru uzatarak düşmana “Dur!” diyen bir erkek figürü yer alır. Arkasındaki meşe ağacı figürü ise Cumhuriyeti ve onun kök salışını simgeler. Kabartma, sanatçı Nusret Suman’ın eseridir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Tören Meydanı (Zafer Alanı)

Şimdi Tören Meydanı’nın tam önündeyiz. Yaklaşık 15.000 kişi kapasiteli olan bu geniş alanın zemini, küp şeklinde renkli traverten taşlarla halı motifi gibi işlenmiştir. Buraya daha önce de pek çok kez gelmiştim; ancak insan buradaki sembollerin manasını bildiğinde, ayak bastığı yer sıradan bir meydan değil, gerçek bir “Zafer Alanı” hâline geliyor.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Zafer Kulesi

Meydanın sağ köşesinde bulunur. Tarih boyunca kazanılan büyük askerî zaferleri temsil eder. İç duvarlarında Atatürk’ün savaş ve zafer üzerine söylediği özlü sözler yazılıdır. Kulenin içinde Atatürk’ün törenlerde kullandığı Lincoln marka makam arabası sergilenmektedir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Barış Kulesi

Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine ithafen yapılan bu kule, Zafer Kulesi’nin tam karşısındadır. Zafer ve Barış kulelerinin arasındaki revaklı bölümün altında, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün kabri yer almaktadır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

23 Nisan (Ulusal Egemenlik) Kulesi

Kulenin iç duvarında, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını simgeleyen bir kabartma bulunur. Hakkı Atamulu tarafından yapılan bu kabartmada; ayakta duran bir kadının elindeki kâğıtta “23 Nisan 1920” yazmaktadır. Kadının diğer elinde ise Meclis’in açılışını ve egemenliği simgeleyen bir anahtar yer alır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Meydan Kabartmaları ve Mozole

Sakarya Meydan Muharebesi Kabartması

Anıt gövdesine çıkan merdivenlerin sağ tarafında yer alır ve ünlü heykeltıraş İlhan Koman’ın eseridir. Savaşın aşamalarını ve topyekûn mücadeleyi anlatır. Kabartmada düşman işgaliyle evlerini bırakıp yollara düşen halk, çamura batmış kağnısını kurtarmaya çalışan kadınlar ve millî uyanış tasvir edilir. Savaşın başlangıcını simgeleyen kadının elinde bir kılıç, yukarıda ise zafere koşan bir melek figürü vardır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Başkomutanlık Meydan Muharebesi Kabartması

Mozoleye çıkan merdivenlerin sol tarafında yer alır ve Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Anadolu halkının oğlunu savaşa uğurlamasını, Atatürk’ün Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verişini ve Türk ordusunun büyük taarruzunu sembolize eder. Kompozisyon, zafer meleğinin tesciliyle son bulur.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Anıt Bloku ve Mozole

Tören meydanından sütunlu mozoleye toplam 42 basamaklı görkemli bir merdivenle çıkılır. Bu 42 basamak, Atatürk’ün Cumhuriyeti ilan ettiği 1923 yılındaki yaşı olan 42’yi simgeler. Mozolenin ön cephesinde 8, yan cephelerinde ise 14 sütun yer alır. Girişin sağında Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku, solunda ise Gençliğe Hitabe’si taş üzerine altın varaklarla kazınmıştır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

İçeriye girdiğimizde bizi tamamen mermer kaplı Şeref Holü karşılar. Zeminde Adana ve Hatay mermerleri; yan duvarlarda ise Afyon ve Bilecik’ten getirilen renkli mermerler kullanılmıştır. Tam karşıda, pencerelerin önünde devasa Lahit Taşı yer alır. Osmaniye’den getirilen koyu kırmızı traverten mermerden yapılan bu lahit, tek parçadır ve yaklaşık 40 ton ağırlığındadır. Atatürk’ün aziz naaşı ise bu lahittin tam altındaki alt katta, doğrudan toprağa kazılmış olan Mezar Odası’nda (Kripto) yer almaktadır. Şeref Holü’nün tavanı, Türk halı ve kilim desenlerinden oluşan altın varaklı mozaiklerle bezelidir. Girişte ayrıca Atatürk’ün Türk ordusuna ve Türk milletine hitap eden son mesajları yer alır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Misak-ı Millî Kulesi

Vatanın bütünlüğünü ve bağımsızlık andını simgeleyen bu kulede Nusret Suman’ın kabartması yer alır. Buradan, Atatürk’ün şahsi eşyalarının, madalyalarının, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarını epik biçimde canlandıran devasa tabloların yer aldığı Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi’ne geçiyoruz.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Bayrak Direği

Müze çıkışında bizi devasa bir bayrak direği karşılıyor. Vedat Hoca direği hayranlıkla izleyen bizlere şu açıklamayı yapıyor:

“Bu bayrak direği 33,5 metre uzunluğundadır. Döneminde Avrupa’daki en yüksek tek parça çelik bayrak direğiydi. Amerika’da yaşayan Türk asıllı iş insanı Nazmi Cemal tarafından özel olarak imal ettirilip Anıtkabir’e hediye edilmiştir. Direğin alt kaidesinde yer alan kabartma ise Türk milletinin savunma gücünü, zaferlerini ve nihai barışını simgeler.”

Bugün Anıtkabir; her yıl milyonlarca yerli ve yabancı ziyaretçiyi ağırlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, çağdaşlık ve kuruluş felsefesinin en büyük sembolü olmaya devam etmektedir.

Kalbimizde yanan Atatürk ateşi asla sönmeyecek.

Cengiz PAMUK

Mayıs 2026

SU ALTI FOTOĞRAFÇILIĞI: DOĞANIN EN AZ BİLİNEN CANLILARINI GÖRÜNTÜLEMEK

Su altı fotoğrafçılığı, fotoğraf sanatının en zorlu ancak en büyüleyici dallarından biridir. Gövdesi, lensi ve tüm ekipmanı suyun basıncına, aşındırıcı tuzlu ortama ve değişken ışık koşullarına karşı korumak zorundadır. Bu disiplin, sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda dalış becerisi, deniz canlıları hakkında temel bilgiler ve sabır gerektirir. Su yüzeyinin hemen altında başlayan bu görsel yolculuk, tropikal resiflerden buzul altı mağaralarına, gece dalışlarından derin batıklara kadar uzanan geniş bir yelpazede, dünyanın en az keşfedilmiş ekosistemlerini kayıt altına alır. Tarihçesi 1856’ ya kadar uzansa da asıl devrim, Jacques-Yves Cousteau ve Émile Gagnan’ ın 1943′ te modern tüplü dalış ekipmanını (aqua-lung) icat etmesiyle başlar. 1950′ lerdeki ilk su geçirmez kamera gövdeleri ve flaş sistemleri, fotoğrafçıların daha derinlere inmesini ve doğal renkleri geri getirmesini sağladı. Günümüzde dijital teknoloji ve yüksek performanslı kompakt makineler, amatörlerin de bu alana adım atmasını kolaylaştırmıştır.

Su Altı Fotoğrafçılığında Temel Ekipman Şunlardan Oluşur

  • Su geçirmez gövde (housing): Kamera modeline özel üretilen, dayanıklı polikarbon veya alüminyum kasalar. Derinliğe göre 40m ila 200m+ basınç dayanımı sunar.
  • Objektifler: Geniş açı (balıkgözü veya 10-17mm) veya makro lensler (60mm, 100mm) yaygındır. Su altında görüş alanı daraldığından geniş açı tercih edilir.
  • Işıklandırma sistemleri: Bir veya iki adet su altı flaşı (strobe) veya video ışığı. Kırmızı dalga boylarının suda hızla emilmesi nedeniyle yapay ışık şarttır.
  • Kollar ve bağlantı aparatları:** Flaşların kameradan ayrı konumlandırılmasını sağlayan esnek veya sabit kollar.
  • Dalış ekipmanı: Regülatör, BCD (yüzdürme kontrol cihazı), derinlik ve zaman göstergeleri. Fotoğrafçılar genellikle nötr yüzdürme sağlamak için ağırlık sistemini hassas ayarlar.

Su Altı Fotoğrafçılığı İle Kara Fotoğrafçılığı Arasındaki Temel Farklar

Bu iki disiplin arasındaki ayrım, sadece ortamın sıvı olmasından çok daha derindir:

  • Işığın davranışı: Havada ışık neredeyse doğrusal yayılır ve renk sıcaklığı stabildir. Suda ise ışık; yansıma, kırılma ve emilime uğrar. Kırmızı, turuncu ve sarı renkler daha sığ derinliklerde kaybolur (5-10m’ de kırmızı tamamen emilir). 30m’ de sadece mavi ve yeşil kalır. Bu nedenle su altı fotoğrafları doğal ışıkta çekildiğinde tek renkli (mavimsi) görünür. Kara fotoğrafçısı renk düzeltmeyi sonradan yapabilirken, su altı fotoğrafçısı renkleri geri getirmek için su altında flaş kullanmak zorundadır.
  • Odak ve mesafe algısı: Işığın sudaki kırılma indisi havadan farklıdır (su için 1.33). Bu, bir su altı lensi havada kullanıldığında nesnelerin gerçekte olduğundan %25 daha yakın görünmesine neden olur. Fotoğrafçı, göz kararıyla mesafe ayarı yapmalıdır. Ayrıca suyun içindeki asılı partiküller (plankton, kum) flaş ışığında “backscatter” denilen istenmeyen ışık lekelerine yol açar. Bu sorun kara fotoğrafçılığında neredeyse hiç yaşanmaz.
  • Hareket ve kontrol: Dalgıç fotoğrafçı, tripod kullanamaz (bazı istisnalar hariç). Yüzdürme kontrolü, dalgalar ve akıntılarla mücadele ederken aynı anda netleme, pozlama ve kompozisyon yapmak zorundadır. Nefes alıp vermek bile kamerayı oynatır. Kara fotoğrafçısı sabit zeminde rahatça uzun pozlamalar yapabilir.
  • Erişim ve süre: Karada saatlerce aynı noktada kalabilirsiniz. Su altında ise hava tüpü süresi (ortalama 45-60 dakika), dekompresyon kuralları ve güvenlik payları ile kısıtlısınız. Derinlik arttıkça bu süre dramatik düşer. Ayrıca her dalıştan sonra ekipmanın tatlı suyla durulanması, kurutulması ve bakımı gerekir.
  • Konunun doğası: Karada manzara veya portre çekerken konu genellikle sabittir veya kontrol edilebilir. Su altında balıklar, kaplumbağalar veya köpekbalıkları anlık hareket eder; yaklaşmak için akıntıya karşı yüzmek, ani hareket yapmamak ve deniz canlısının davranışını bilmek şarttır. Ayrıca mercanlara veya hassas habitatlara dokunmak yasaktır.

Işık Kaynakları: Doğal ve Yapay

Su altı fotoğrafçılığında ışık, başarının en kritik bileşenidir. Üç ana ışık kaynağı türü vardır:

1. Doğal güneş ışığı (mevcut ışık): Sadece çok sığ sularda (0-5m) ve berrak suda (örneğin Maldivler, Kızıldeniz) kullanılabilir. Genellikle siluet çekimleri, sığ resif geniş açıları veya güneş ışınlarının sudaki dansını (sabah ve öğlen) yakalamak için tercih edilir. Beyaz dengesi “bulutlu” veya “su altı” moduna alınmalıdır. Ancak renk kaybını önleyemez.

  • Su altı flaşları (strobe): En yaygın yapay ışık kaynağı. Flaşlar, kameranın tetiklemesiyle senkronize olarak ışık üretir. Özellikleri;
  • Renk sıcaklığının gün ışığına yakın (5000-5500K) oluşu, böylece kaybolan kırmızılar ve sarılar geri gelir.
  • Güçleri GN (guide number) ile ölçülür; su altında ışık kaybı nedeniyle kara flaşlarına göre daha güçlü olmalıdır (GN 20-32 arası yaygın).
  • Işık dağılımını yumuşatmak için difüzör, yansıtıcı veya snoot (dar huzme aparatı) kullanılabilir.
  • İki flaş asimetrik yerleştirilerek (örneğin biri 45° sağ üst, diğeri sol alt) üç boyutlu aydınlatma ve gölgeler kontrol edilir. Tek flaş düz ve yapay görünür.

2.Sabit video ışıkları (LED / HID):** Sürekli ışık veren bu kaynaklar, video çekimi için idealdir. Aynı zamanda makro fotoğrafta odaklamaya yardımcı olur. Ancak güçleri flaşlara göre daha düşüktür, pili çabuk biter ve deniz canlılarını korkutabilir. Son yıllarda yüksek lümenli (10.000 lm+) LED’ ler popülerleşmiştir.

Işık yerleştirme tekniği: Su altında flaşlar genellikle kamera gövdesinden 20-40 cm uzağa, 45° açı ile konur. Doğrudan önden flaş kullanmak backscatter’a (su içindeki partiküllerin ışığı yansıtması) yol açar. Makro çekimde flaşlar lense çok yakın konumlanır, geniş açıda ise daha geriye alınır. Gece dalışlarında kırmızı ışık filtresi kullanan özel ışıklar, hayvanları rahatsız etmeden gözlem yapmayı sağlar.

Kompozisyon ve Teknik İpuçları

Başarılı bir su altı fotoğrafı için:

  • Yaklaş, daha da yaklaş: Su bulanıklığı nedeniyle en iyi sonuçlar konuya 10-50 cm mesafeden alınır.
  • Farklı açıdan çek: Alttan yukarıya doğru çekilen balık veya deniz kaplumbağası, daha etkileyici görünür ve yüzeyin dağınık ışığını arka plan olarak kullanabilirsiniz.
  • Basit arka plan: Karmaşık resif veya diğer dalgıçlar dikkat dağıtır. Mavi su fonu veya koyu kaya en iyisidir.
  • Göz teması: Balıkların veya ahtapotların gözüne odaklamak, portreyi güçlendirir.

Zorluklar ve Ödüller

Su altı fotoğrafçılığı pahalı bir hobi veya meslektir (başlangıç seti 2000-5000 USD). Ekipmanın su kaçırması, dalış sırasında pillerin bitmesi, akıntıya kapılmak veya denizanası gibi riskler her an vardır. Ayrıca dalış sonrası tüm ekipmanı tatlı suda yıkamak, contaları kontrol etmek ve kuru bir yerde saklamak zaman alır.

Ancak ödülü de büyüktür: Kimsenin görmediği anları, nesli tükenmekte olan bir türü, gecenin karanlığında çiftleşen ahtapotları veya 40 metrede bir batığın sessiz ihtişamını ölümsüzleştirmek… Su altı fotoğrafları, insanlara okyanusların korunması gereken değerini gösteren güçlü belgelerdir. Her kare, mavi gezegenin nefes kesen ama kırılgan güzelliğine bir aşk mektubudur.

Alp Can Kimdir?

Prof. Dr. Alp Can, 1987’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu ve halen aynı fakültenin Histoloji ve Embriyoloji AD’da öğretim üyesi olarak görev yapmakta. 1992’den bu yana dişi üreme sistemi hücreleri ve 2003’ten bu yana da insan kaynaklı erişkin kök hücre çalışmalarını da sürdürmekte. Stanford Üniversitesi ile Elsevier tarafından hazırlanan ve dünyanın en etkili bilim insanları ilk %2’lik listede iki kez yer almıştır. 2014 (ilk baskı) ve 2021’de (2. baskı) “Kök Hücre. Biyolojisi, Türleri ve Klinik Kullanımları”, ve 2018 yılında “Yaşam Bilimlerinde A’dan Z’ye Mikroskopi” adlı kitapları yayınlanmıştır. Bu kitap 2020 yılı TÜBA Telif Eserler Birincilik Ödülü almıştır. Üç adet patenti bulunmaktadır. Dr. Can Ankara Üniversitesi 2013 Yılı Bilim Ödülü’ne ve 2019 Yılı Sedat Simavi Ödülü (sağlık alanında) layık görülmüştür. Bilim Akademisi üyesidir.

Dr. Alp Can, uluslararası düzeyde tanınmış bir su altı fotoğrafçısıdır. 24 kişisel sergi, 46 karma sergi açmıştır. Bu alanda 200’ün üzerinde sunum yapmış olan Dr. Can’ın 5 adet fotoğraf kitabı bulunmaktadır. Ocak 2026’da, Birleşik Arap Emirliklerinden Şarika Emirliğinin düzenlediği ve dünyanın en büyük fotoğraf festivali olan Xposure 2026’da sergi açmış ve giderek yok olan mercan resifleri üzerinde bir konuşma ve eğitim seansı gerçekleştirmiştir. Alp Can’ın fotoğraf portfolyosunu görmek ve türler hakkında bilgi almak için www.alpcan.com adresi ve aqua.graphs instagram hesabı ziyaret edilebilir.

Nisan 2026

Prof. Dr. Alp CAN

www.alpcan.com

@aqua.graphs

BİLİNÇALTININ KADRAJI – FOTOĞRAF VE KOÇLUKLA İÇSEL KEŞİF

Bir fotoğraf çektiğimizde gerçekten neyi çekiyoruz?
Bir sokağı mı…
Bir insanı mı…
Yoksa o anda dünyaya nasıl baktığımızı mı?

Fotoğraf: İlter Akınoğlu

“Eğer birisi sizi sadece çektiğiniz fotoğraflardan tanıyacak olsaydı, sizin hakkınızda ne öğrenirdi?”

Şimdi çektiğiniz fotoğrafları gözünüzün önüne getirin, düşünün.
Ben kimim?

İnsanlar kendilerini tanıdıklarını düşünürler ama gerçekte kendilerine bakmak için zaman ayırmazlar. Oysa bizim bir parçamız olduğunu düşündüğümüz alışkanlıklarımız, davranışlarımız ve yargılarımız zaman içinde oluşmuştur. Hatta çoğunluğu çocukluk dönemine ait olabilir. Kalıplarımız öğrenilen ve değiştirilebilen şeylerdir. Zamanla bu kalıplarımızı fark edip incelememiz gerekiyor.

Temel soru: Ben kimim, kim olmak istiyorum?

Çünkü sorgulanmayan bir hayat, gerçekten sizin değildir.
Üzerinize zamanla yapışan düşünce kalıpları yok mu?
Onları yarına bırakmayın.
Çünkü bugün artık yarındır.

Fotoğraf çekmek bir nevi ayna gibidir. Ne gördüğümüz aslında kim olduğumuzu da gösterir. Somut veriler içerir. Kendimizi tanımaya çalıştığımızda genelde pozitif kayırmacılık yaparız. Mesela araba ile giderken bizden hızlı gidenler “deli mi bunlar?”, yavaş gidenler ise “araba kullanmayı bilmeyen” olur.

Mihenk taşı hep kendimiziz.

İşte bu yüzden gerçekten kendimize bakmak gerekir.

Peki kendimizi tanımak neden önemli?

Kendini tanıyan kişi:

  • Neyi sevdiğini bilir
  • Nelerden uzak durması gerektiğini bilir
  • Hangi ortamda daha iyi olduğunu bilir

Bu da daha doğru kararlar demektir.

Aynı zamanda:

  • Duygularını daha iyi yönetir
  • Neden öfkelendiğini anlar
  • Nasıl motive olduğunu keşfeder

Ve en önemlisi:
Kendi potansiyelini fark eder.

Çünkü çoğu insan sahip olduğu gücün farkında değildir.

Kendini tanımak:

  • Güçlü yönleri keşfetmek
  • Gelişmesi gereken alanları görmek
  • Hayata anlam katmaktır

Yunus Emre bunu çok net ifade eder:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.”

Gördüğümüz her şey beynimizin süzgecinden geçer.
Gerçeklik, olduğu gibi değil, algılandığı gibidir.

Bu yüzden herkesin doğrusu farklıdır.
Ve gerçeğe yaklaşmanın yolu,
kendini tanımaktan geçer.

Kendimizi nasıl tanıyabiliriz? Bunun için iç gözlem yapabiliriz. İnsan bazen yalnızca düşünerek de kendini tanımaya başlayabilir. Ama insan kendine karşı her zaman objektif değildir.

Bu yüzden somut verilere ihtiyaç vardır:

  • Davranışlarımız
  • Seçimlerimiz
  • Deneyimlerimiz
  • Başkalarının geri bildirimleri
  • Ürettiklerimiz

Ve en güçlü araçlardan biri:
Çektiğimiz fotoğraflar.Fotoğraflar Kişilik Hakkında Neler Söyleyebilir?

Fotoğraf: İlter Akınoğlu

  1. İnsan odaklı fotoğraflar
    Eğer bir kişi sürekli insan, yüz, etkileşim ve hikâye çekiyorsa, bu genellikle sosyal ilişkilere önem verdiğini gösterir.
  2. Yalnızlık ve boşluk fotoğrafları
    Boş sokaklar, tek bir insan, uzak perspektif ve sessiz sahneler çeken kişiler genellikle daha gözlemci ve içe dönük bir bakışa sahip olabilir.
  3. Detay fotoğrafları
    Sürekli doku, küçük detay, ışık ve minimal sahneler çeken kişiler genellikle yüksek dikkat ve estetik duyarlılık gösterir.
  4. Hareket ve aksiyon fotoğrafları
    Hareket, enerji, spor ve dinamik sahneler içeren fotoğraflar, kişinin heyecan ve dinamizm aradığını gösterebilir.

Bunun yanında fotoğraflar, kişinin hangi konularla ilgilendiğini, hangi renkleri tercih ettiğini ve hangi anları durdurmak istediğini de gösterir. Kişinin bakış açısını ortaya çıkarır; ayrıntılara mı dikkat ediyor, genel sahneyi mi görmeyi tercih ediyor? Hangi duygular fotoğraflarını etkiliyor?  

Ama bunun da ötesinde:
Fotoğraflar, neyi önemli bulduğumuzu gösterir.

Bu noktada öncelikle bilinçaltımıza bakmamız gerekiyor. Farkında olmadığımız ama bizi yönlendiren birikimlerimiz nelerdir?

Fotoğraf, sadece “görüneni” değil; görünmeyeni, bilinçaltında kalan duyguları, arzuları, korkuları ve anlamları da açığa çıkarabilir.

Bilinçaltı Nedir?

Bilinçaltı, farkında olmadığımız ama bizi yönlendiren düşünceler, duygular ve anıların alanıdır.

Bilinç “seçer”, bilinçaltı “çeker”. Fotoğraf, bu çekim gücünü görünür kılar.

Fotoğraf bilinçaltına ayna tutar:

Fotoğraf: İlter Akınoğlu

  • Yıkılmış binalar, paslı objeler çeken birisi geçmişe bağlılık ya da kayıp duygusu yaşıyor olabilir.
  • Işık oyunları, doğa detayları, çocuk yüzleri çekenlerde içsel neşe veya umut ihtiyacı olabilir.
  • Boş sokaklar yalnızlık ya da özgürlük temasını yansıtabilir.
  • Gölgeler, aynalar ve yansımalar “kendini görme” veya “gizli yanlarını fark etme” isteğini gösterebilir.

Teknik düşünmeden, sadece içsel yönelimle fotoğraf çekildiğinde, mantığın sustuğu ve bilinçaltının konuştuğu bir alan açılır.

Neden bu kareyi çektim?

Uygulama: “Bilinçaltının Kadrajı” Egzersizi

Fotoğraf: İlter Akınoğlu

Bunu bireysel farkındalık için deneyebilirsiniz:

  • 10 dakika boyunca hiçbir plan yapmadan, sadece “içinizden geldiği gibi” fotoğraflar çekin.
  • “Sizi çeken şeyi çekin — nedenini bilmek zorunda değilsiniz.”

Önerilen temalar: gölge, yansıma, kapı, yol, su, cam, boşluk, detay…
Teknikten çok duygusal sezgi ve içsel çağrı ön plandadır.

Fotoğrafları temalarına göre gruplandırın:

  • Işık/gölge
  • Kalabalık/boşluk
  • Doğa/nesne

Kendinize sorun:

  • “Hayatımda tekrar eden temalar neler?”
  • “Kendimi hangi imgelerle anlatıyorum?”

En çok hangi tema öne çıkıyorsa, o sizin bilinçaltınızdaki hikâyeye işaret eder.

Fotoğraf makinesi bilinçaltının penceresidir.

Duygu Kadrajı Kendinizi çok mutlu hissettiğiniz bir günü düşünün. O gün hangi fotoğrafı çekerdiniz?

Fotoğraf: İlter Akınoğlu

Duygular, bakış açımızı belirler. Mutlu hissettiğinde canlı renkler ve neşeli anlar gözüne çarpar; hüzünlü olduğunda daha sakin, loş veya dramatik sahneleri fark edersin. Fotoğraf çekmek de duyguları etkiler. Bu süreç, beynin dopamin ve ödül sistemini uyarabilir; odaklanma ve yaratıcı tatmin duygusu ortaya çıkar.

“Duygu ile Fotoğraf Deneyi”

Amaç: Farklı duyguların aynı sahneyi nasıl algıladığını ve çektiğin fotoğraflara nasıl yansıdığını gözlemlemek.

1. Sahne Seçimi

  • Evde, bahçede veya sokakta sabit bir sahne seç.
  •  Örnek: Bir masa, pencere kenarı, bir ağaç veya park köşesi.

2. Duyguyu Belirle

  • Deney boyunca 3 farklı duygu ile fotoğraf çek:
  • Mutlu (neşeli, umutlu hisset)
  • Hüzünlü (düşünceli veya sakin hisset)
  • Sakin / nötr (rahat ve tarafsız hisset)

3. Çekim Sırasında Dikkat

Duyguya uygun olarak

  • bakış açını,
  • kadrajı,
  • ışığı,
  • kompozisyonu değiştir.

Mutlu iken: renkleri, hareketi ve geniş açıları;
hüzünlü iken: loş ışığı, detayları, gölgeleri;
sakin iken: dengeli ve minimalist kareleri keşfet.

Sonra çektiğin fotoğrafları incele. Çekimden sonra fotoğrafları yan yana koy ve kendine sor:

  • Hangi duygu hangi kareyi etkiledi?
  • Renk, ışık ve kadrajda ne gibi farklar var?
  • Hangi kare senin ruh hâlini daha iyi yansıtıyor?

Şimdi kendimizi tanımanın albüm üzerinden bir yoluna bakalım. Haydi, “Benim Dünyam” albümünü oluşturalım.

Fotoğraf: İlter Akınoğlu

1. Bir hafta boyunca seni etkileyen şeyleri fotoğraflamaya odaklan:

Sevdiğin köşeler, nesneler, manzaralar.
Hafta sonunda albüme bak ve kendine şu soruyu sor: “Benim için gerçekten önemli olan şeyler neler?”

 2. Duygu Günlüğü
Her gün, o anki duyguna karşılık gelen bir kare çek (örneğin; huzurluysan bir gökyüzü, öfkelisin bir gölge).
Zamanla bu fotoğraflar, duygusal dünyandaki tekrar eden desenleri ortaya çıkarır.

 3. Aynadaki Ben
Haftada bir kez kendini farklı biçimlerde fotoğraflamayı dene: yüzünü, gölgeni, ellerini, hatta sadece ayakkabılarını.
Bu egzersiz, kendine nasıl baktığını fark etmeni sağlar.

4. Alışılmışın Dışına Çık
Normalde fotoğraflamadığın şeylere yönel (örneğin; kalabalıklar, yabancılar, sıradan objeler).
Bu, hayata farklı açılardan bakmanı ve kendi sınırlarını keşfetmeni sağlar.

 5. Hikâyeni Anlat

 “Ben kimim?” sorusuna sadece fotoğraflarla cevap vermeye çalış.
Çektiğin fotoğraflardan küçük bir seri oluştur. Her kare senin bir yönünü temsil etsin.

Albümü incele. Bu albüm senin hikâyen. İstersen bu hikâyeyi değiştirebilirsin.

Şimdi bu iki soruyu düşün:
Eğer hayatınızı yansıtan bir fotoğraf olsa, şu anda kadrajda ne olurdu?
Bundan sonra neyi kadraja almak isterdiniz? Fotoğraf, hayata anlam katmanın ve her anın içindeki güzelliği fark edip onu görünür kılmanın güzel bir yoludur.

Nisan 2026

İlter AKINOĞLU

MAKRO FOTOĞRAFÇILIK

Fotoğraf: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – Bal Arısı

Öncelikle makro fotoğraf deyince ne anlıyoruz. Genel olarak objelerin insan gözüne göre büyütülerek fotoğraflanmasına makro (macro) ya da yakın plan (close up) fotoğraflar denilir.

Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Gül ve Yedi Noktalı Uğurböceği 2. Güzel Kızböceği

Teknik olarak bakıldığında 3 kategoride ayrım yapılabilir. Objenin boyutunun sensör üzerine birebirden (1:1) on kat büyük (10:1) orana kadar kaydedilmesine makro, on kattan fazla büyütmelerden oluşan görüntülerin kaydedilmesine mikro (micro) ya da mikroskopik fotoğraflar, birebirden daha küçük oranda büyütülüp kaydedilmesine yakın plan fotoğraflar denir. Unutulmamalıdır ki bu oranların bilimsel açıdan doğru algılanabilmesi ancak objelerin büyüklüklerinin karşılaştırılmasının yapılabileceği nesnelerle birlikte çekildiğinde olabilir.

Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Hançerli Sinek 2. Köpük

Makro çekimleri yapabilmek için kullanılacak makine, objektif ve ekipmanlar önemlidir. En başarılı sonuçların makine ile uyumlu, makro çekimler için üretilmiş makro objektifler ile alınabildiğini söylemek mümkün. Ayrıca kullandığımız objektiflerin önüne takılabilen ince kenarlı (close up) merceklerle, ya da makine ile objektifin arasını açan uzatma tüpleri (Extension tüp) veya objektifleri ters çevirerek makineye takılmasını sağlayan reverse ring ile yakın çekimler yapmak mümkündür. Ancak bu yöntemler kullanıldığında ışık, netlik ve alan derinliği kontrolü zorlaşacaktır.

Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Lampides 2. Mavi Bantlı Arı

Biz bu AFE yarışmasında genel olarak kabul edilen makro ve yakın plan çalışmalarını kabul edeceğiz. Amacımız makro fotoğraf çalışmaları atölyelerinde de belirttiğimiz gibi 3 temel hedefimize ulaşabilmektir. Birincisi: makro fotoğraf tekniklerini, ışık kullanımını, kompozisyon düzenlemelerini, net alan derinliği sorunlarını aşmayı başarabilmek. İkincisi; çevremizde normal bakış açısı ile göremediğimiz anlamlı detayları görebilmek, farkına varmak. Üçüncüsü; gördüğümüz detayları (özellikle doğada var olan minik canlıları) tanımlayabilmektir. Bu bakış açısı ile gönderilen fotoğraflar her yarışmada olduğu gibi önce fotoğraf teknikleri açısından değerlendirilecek. Netlik, ışık seçimi, bakış açısı, çekim anı, alan derinliği, arka plan kullanımı, düzenleme, sunum vb. yanı sıra fotoğrafların nadirliği, anlamlılığı yani içeriği göz önünde bulundurulacaktır.

Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Torbalı Güvelerden 2. Yusufcuk

Nisan 2026

Prof. Dr. Adnan ATAÇ

GÖKYÜZÜNE BAKAN GÖZ: ASTRONOMİ VE ASTROFOTOĞRAFÇILIĞIN SANATSAL YOLCULUĞU

İnsanlık, var olduğu günden bu yana gökyüzüne bakarak anlam aradı. Kimi zaman bir yön bulma aracı, kimi zaman bir mitoloji kaynağı, kimi zaman da bilimsel merakın kapısı oldu yıldızlar. Bugün ise gökyüzü, yalnızca bilim insanlarının değil; fotoğraf sanatçılarının da en büyüleyici ilham kaynaklarından biri. Astronomi ve astrofotoğrafçılık, bilimin soğuk kesinliği ile sanatın duygusal derinliğini aynı karede buluşturuyor.

Carina Nebula of Southern Hemisphere. 5 times short Explosure for LRGB Channels, 5 times long explosure for HII-alpha channel.

Astronomi: Evreni Anlama Çabası

Astronomi, evrenin kökenini, yapısını ve gelişimini inceleyen bilim dalıdır. Yıldızlardan gezegenlere, galaksilerden bulutsulara kadar gökyüzündeki tüm cisimleri anlamaya çalışır. Fizik, kimya ve matematikle iç içe ilerleyen bu disiplin, evrenin nasıl çalıştığını çözmeye odaklanır.

Astronominin temel dalları, gökyüzünü anlamanın farklı yollarını sunar:

  • Astrometri: Gök cisimlerinin konumlarını ölçer.
  • Astrofizik: Yıldızların ve diğer cisimlerin fiziksel–kimyasal yapısını inceler.
  • Kozmoloji: Evrenin büyük ölçekli yapısını ve tarihini araştırır.
  • Göksel Mekanik: Cisimlerin hareketlerini ve birbirleriyle etkileşimlerini açıklar.

Bu bilimsel temeller, astrofotoğrafçılığın da altyapısını oluşturur. Çünkü gökyüzünü fotoğraflamak, yalnızca bir görüntü yakalamak değil; aynı zamanda evrenin işleyişini anlamaktır.

Yıldız Işığının Dili

Yıldızlardan gelen ışık, evrenin bize gönderdiği bir mektup gibidir. Tayf analizi sayesinde bu ışığın içindeki her çizgi, bir elementin imzasını taşır. Bu yöntemle yıldızların sıcaklıkları, yaşları ve kimyasal bileşimleri belirlenebilir. Bir fotoğrafçı için bu bilgi, gökyüzüne bakarken gördüğü ışığın aslında milyonlarca yıllık bir yolculuğun sonucu olduğunu hatırlatır. Bu farkındalık, çekilen her kareye ayrı bir anlam katar.

Astrofotoğrafçılık: Bilim ile Sanatın Kesişimi

Astrofotoğrafçılık, gökyüzünün fotoğraflarla belgelenmesi ve yorumlanmasıdır. Teknik bilgi gerektirir; fakat aynı zamanda güçlü bir estetik bakış ister. Çünkü gökyüzü, yalnızca bir bilimsel veri alanı değil, aynı zamanda sonsuz bir sanat sahnesidir.

Astrofotoğrafçılığın Kökeni

Astrofotoğrafçılığın tarihi, fotoğrafçılığın tarihine neredeyse paralel ilerler.

  • 1840: İlk başarılı astrofotoğraf 1840 yılında çekildi. John William Draper, Ay’ın ilk başarılı fotoğrafını Daguerreotype tekniğiyle çekti.
  • 1845: Güneş’in ilk fotoğrafı kaydedildi.
  • 1850’ler: Yıldızların ilk net fotoğrafları elde edildi.

Bu erken girişimler, bugün derin uzay fotoğraflarının ulaştığı sanatsal ve teknik seviyenin temelini oluşturdu.

Analogdan Dijitale: Gökyüzünü Kaydetmenin Evrimi

Analog dönemde film seçimi, ışık toplama kapasitesi ve uzun pozlama teknikleri belirleyiciydi. Takip sistemleri, yıldızların kaymasını engellemek için zorunluydu. Bugün dijital sensörler, yüksek hassasiyet ve düşük gürültü seviyeleriyle astrofotoğrafçılığı daha erişilebilir hale getirdi. Görüntü işleme yazılımları sayesinde derin uzay nesnelerinin detayları ortaya çıkarılabiliyor.

Ancak bir gerçek değişmedi: Gökyüzünü fotoğraflamak sabır, teknik bilgi ve sanatsal sezgi ister.

Gökyüzünü Fotoğraflamanın Sanatsal Teknikleri

Ay Fotoğrafçılığı

Ay, yüksek kontrastlı yapısıyla fotoğrafçılar için hem kolay hem de öğretici bir hedeftir.

  • Güçlü bir telefoto lens tercih edilir.
  • Manuel odaklama en iyi sonucu verir.
  • Hızlı enstantane ve düşük ISO, yüzey detaylarını korur.
  • Pozlama, Ay’ın parlaklığına göre dikkatle ayarlanmalıdır.

Beypazarı semalarından yakalanmış saf detaylarla Ay’ın kusursuz yüzeyi. Hidrojen Alfa filtresiyle alınan bu özel veriler, Ay’ın yüzey özelliklerinin bilimsel bir estetikle sunulmasına imkân tanır.

Gezegen Fotoğrafçılığı

Gezegenler küçük ve parlak hedeflerdir.

  • Yüksek büyütme gerekir.
  • Büyük piksel boyutlu gezegen kameraları tercih edilir.
  • Atmosferik türbülansın etkisini azaltmak için yüksek kare hızlı videolar çekilir.
  • Bu videolar daha sonra istiflenerek net bir görüntü elde edilir.

Güneş Fotoğrafçılığı

Güneş fotoğrafçılığı, en dikkat gerektiren alandır.

  • Özel güneş filtreleri zorunludur.
  • Filtre olmadan yapılan gözlem veya çekim hem ekipmana hem göze ciddi zarar verebilir.
  • Güneş lekeleri ve patlamalar, özel filtrelerle detaylı şekilde görüntülenebilir.
  • Güneş tutulmaları için ayrı hazırlıklar gerekir.

Gökyüzünün tam kalbinde, 4.6 milyar yaşında bir yıldız: Güneş. Saniyede 600 milyon ton hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji saçar. Işığı, yaklaşık 8 dakika 20 saniyede bize ulaşır.

Bulutsu ve Galaksi Fotoğrafçılığı

Bulutsular ve galaksiler, astrofotoğrafçılığın en estetik konularındandır.

  • Uzun pozlama süreleri şarttır.
  • H-Alfa gibi dar bant filtreler renk zenginliğini artırır.
  • Takip sistemi, Dünya’nın dönüşünü telafi ederek yıldız kaymasını engeller.
  • Çoklu pozlamaların istiflenmesi, derin detayları ortaya çıkarır.

NGC 1365, gökbilimcilerin “Büyük Çubuklu Sarmal Galaksi” dediği, evrenin en etkileyici yapılardan biridir. Yaklaşık 56 milyon ışık yılı uzaklıkta, Fornax (Ocak) takımyıldızında bulunur.

Küresel Küme Fotoğrafçılığı

Küresel yıldız kümeleri yoğun ve parlaktır.

  • Yüksek büyütme gerektirir.
  • Çekirdek bölgesinin aşırı pozlanmaması için dikkatli ayar yapılmalıdır.
  • Uzun pozlama, yıldız yoğunluğunu ortaya çıkarır.
  • Takip sistemi burada da kritik önemdedir.

M27 Halter Bulutsusu, ömrünün son evresindeki bir yıldızın uzaya saçtığı renkli gazlardan oluşan etkileyici bir gezegenimsi bulutsudur. Parlak mavi ve kırmızı tonlarıyla, evrenin dönüşüm ve yeniden doğuş döngüsünü gözler önüne serer.

Sonuç: Gökyüzüne Uzanan Sanat

Astrofotoğrafçılık, yalnızca teknik bir uğraş değildir; aynı zamanda evrenle kurulan bir bağdır. Her kare, milyonlarca yıllık ışığın bir anlık kaydıdır. Fotoğraf sanatçısı için bu süreç hem bilimsel bir keşif hem de estetik bir yolculuktur. Gökyüzünü anlamak, onu fotoğraflamakla daha da derinleşir; fotoğraflamak ise anlamayı zorunlu kılar.

Gökyüzüne bakan her fotoğrafçı, aslında kendi iç dünyasına da bakar. Çünkü evrenin sonsuzluğu, insanın merakını ve yaratıcılığını besleyen en büyük kaynaktır.

Mart 2026

Emre ÖZDEN

FOTOĞRAFTA “ZITLIK”

ilk bakışta yalnızca ışık değerleri arasındaki bir ayrım gibi görünse de —ki çoğu zaman gözün alışkanlığı bu kolay açıklamaya sığınmayı tercih eder— aslında daha derinde, daha yavaş ve daha sessiz bir örgütlenmenin sonucudur bu.

Biçimlerin, mekânların ve anlamların birbirine değmeden temas ettiği, birbirini itmeden var ettiği o narin gerilim alanının içinden doğar. Çünkü fotoğrafça bakış, çoğu zaman kendini fark etmeden, gördüğü şeyin karşısına onun zıddını çağırır; ışığın yanında gölgeyi, kalabalığın ortasında yalnızlığı, hareketin içinde durgunluğu arar ve böylece görüntü, yalnızca görülenin değil, hatırlananın ve hissedilenin de sahnesi hâline gelir.

Bu yüzden zıtlık, fotoğrafın yüzeyinde duran bir karşıtlık değil, zamana yayılmış bir deneyimdir; izleyicinin bakışında yavaş yavaş açılan, çocuklukta unutulmuş bir sokağın kokusu gibi ansızın geri dönen bir duyguya benzer. Bir figürün sert konturu ile arka plandaki belirsiz yumuşaklık arasındaki fark, yalnızca biçimsel bir ayrım değil, belleğin içindeki katmanları harekete geçiren bir çağrıdır. İnsan, o farkı seyrederken aslında yalnızca görmez; kendi geçmişinin gölgeleriyle de karşılaşır. İşte bu yüzden zıtlık, yalnızca görülen şeylerin değil, görülme biçimlerinin de karşılaşmasıdır.

Mekânsal karşıtlıklar bu gerilimi daha da derinleştirir; uzak ile yakın, açık ile kapalı, iç ile dış arasındaki geçişler, fotoğrafın içinde zamansız bir dolaşım yaratır. Göz, bir yüzeyden diğerine geçerken yalnızca mesafe kat etmez; aynı zamanda bir ruh hâlinden diğerine süzülür. Bir pencerenin ardındaki ışık ile onun önündeki gölge arasında, fark edilmeden kurulan o ince bağ, izleyicinin kendi varlığını görüntüye katmasına izin verir. Böylece fotoğraf, yalnızca görülen bir dünya değil, içinde yaşanan bir anıya dönüşür.

Kavramsal zıtlıklar ise bu sessiz yapıyı tamamlar; eski ile yeni, kırılgan olan ile kalıcı olan, sessizlik ile gürültü arasındaki karşılaşma, görüntünün içine yerleşmiş bir düşünce gibi ağır ağır kendini açar. Bu karşılaşmalar çoğu zaman görünmezdir, fakat hissedilir; izleyici onları adlandırmadan tanır, çünkü onların kökü kendi deneyiminde saklıdır. Ve belki de tam bu yüzden, ‘fotoğraftaki zıtlık’ hiçbir zaman yalnızca gözle görülen bir düzenleme değildir; o, bakış ile hafıza, görüntü ile zaman, gerçek ile sezgi arasında kurulan uzun ve kesintisiz bir diyalogdur. Sonunda zıtlık, fotoğrafın içindeki sessiz nabız gibi atar; izleyici onu doğrudan fark etmese bile onun ritmiyle bakar, onun temposuyla düşünür. Ve böylece fotoğraf, yalnızca bir anın kaydı olmaktan çıkar; karşıtlıkların birbirine değdiği o görünmez noktada, varlığın en kırılgan ve en kalıcı hâline dönüşür.

Mart 2026

Gültekin ÇİZGEN

FOTOĞRAFTA “GÖLGE”

Fotoğrafta gölge, ışığın yokluğu değil, görüntünün varlığına işaret eder. Gölge, fotoğrafa, boyut, derinlik ve duygu katan en güçlü kompozisyon öğelerinden biridir. “Işık” bize nesneyi gösterir, “gölge” ise bize o nesnenin karakterini (duygusunu) anlatır. 

Fotoğraf iki boyutlu bir düzlemdir ama gölgeler, nesnelerin hacmini ve dokusunu ortaya çıkararak görüntüye üçüncü bir boyut kazandırır. Çünkü “ışık” gösterirken, “gölge” saklar ve fotoğrafa dramatik bir anlatım katar. Bu da izleyicide merak ve gizem oluşturur. Hatta bazen gölgenin kendisi, nesnenin önüne geçerek ana konu haline de gelebilir.

“Chiaroscuro” tekniğini hatırlayalım. Işık ve gölge arasındaki keskin kontrastı kullanarak dramatik bir atmosfer yaratma tekniğidir. Işık ve gölge arasındaki keskin karşıtlığı kullanır, odak noktasını vurgular ve izleyicinin gözünü doğrudan konuya yönlendirir.  Bu da ciddiyet, gizem, içsel çatışma veya kutsallık duygusu uyandırmak için kullanılır.

Mart 2026

Doç. Dr. A. Beyhan ÖZDEMİR

ENSTRÜMANTAL

Enstrümantal, Türk Dili Kurumu (TDK)’na göre ‘sözsüz’ veya ‘araç durumu’ anlamına geliyor.

Sergideki fotoğrafları izlerken, yaylılar grubunun yani Mozart (Mondrian)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz.

Sergideki fotoğrafları izlerken, üflemeliler grubunun yani Schubert (Maleviç)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz.

Sergideki fotoğrafları izlerken, vurmalılar grubunun yani Beethoven (Kandinski)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz. Fotoğraflarda, minimalizmi, geometriyi, renkleri, dokuyu, dengeyi ve en önemlisi dünyanın sorunları olan göç ve sürgünü; haneye, insanlığa ve ülkeye tecavüzleri; kimlik, sansür ve adalet sorgulamalarını, deha müzisyenlerin duymadığınız ‘Enstrümantal’ melodileri eşliğinde ve sanatta (resim) çığır açan ustaların eserlerine (ve Fovizm’e) göndermeler yaparak izleyeceksiniz.

“Ne çekmek istediğini o bilir, ben bilmem; ama ne çektiğini o bilmez, ben bilirim.” Sartre’den ilhamla Mehmet YILMAZ

Ocak 2026

Ali DURMAZ