BEYAZ

Beyaz, fotoğrafta yalnızca bir renk değil; ışığın özü, sessizliğin ve arınmanın görsel karşılığıdır. Tüm renkleri içinde barındıran ama aynı zamanda onları görünmez kılan bu ton, fotoğrafçı için en zorlayıcı ve en dürüst alanlardan biridir. Beyaz, hatayı affetmez; ışıkla kurulan ilişkinin, ton geçişlerinin ve kompozisyon disiplininin ne kadar sağlam olduğunu hemen ortaya koyar.

Sanatsal açıdan bakıldığında beyaz; boşlukla, sadelikle ve minimalizmle güçlü bir bağ kurar. İzleyiciyi detaydan çok duyguya, anlatıdan çok sezgiye yönlendirir. Bir yüzey, bir kar manzarası, bir duvar ya da bir ten tonunda beliren beyaz; doğru kullanıldığında fotoğrafa zamansızlık, dinginlik ve şiirsel bir derinlik kazandırır. Beyazı başarıyla kullanan fotoğraf, yüksek sesle konuşmaz; ama uzun süre akılda kalır.

Şubat 2026

İzzet KERİBAR

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: HERGELE MEYDANI VE YAHUDİ MAHALLESİ

Yağmurlu bir gündü. Ama öyle romantik, hafif bir yağmur değil! Ankara’nın özlemini çektiği bir yağmur yağıyordu. Biz Ankara sevdalıları, hocamız Vedat Oygür önderliğinde Ankara’yı keşfetmeye devam ediyoruz. Bu sefer rotamız Hergele Meydanı, Yahudi Mahallesi ve civarı.

Gençlik Parkı’nın karşısındaki Melike Hatun Camii önünde arkadaşlarımızla buluştuk. Hocamız anlatmaya başladı. Melike Hatun, Ankara tarihindeki önemli kadınlardan biridir. Adı verilen bu cami 2017 yılında yapılmıştır, mezarı ise biraz ileridedir. Oraya gideceğiz.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Caminin avlusundan karşıya bakarak hocamız anlatmaya başladı:
“Bu meydan Hergele Meydanı’ dır. Kibarlık olsun diye bir dönem Hergelen Meydanı da denilmiştir. Aslında burada eskiden büyükbaş hayvanlar satılırdı; hergele de onlara denilirdi. İsmi buradan gelmektedir. Caminin de bulunduğu çevre eskiden Kanlıgöl denilen, yer yer bataklık ve çayırlık bir alandı. Bir göl kalıntısıydı. Gençlik Parkı’nın bulunduğu alan tamamen bataklıktı, cami çevresi ise çayırlıktı. Bu çevre Ankara halkı tarafından Celali isyanlarından korunmak için surlarla çevrilmişti. Halk büyükbaş hayvanlarını buradaki kapıda çobanlara teslim eder, akşam da geri alırdı. Bu nedenle buranın adı Hergele Meydanı olmuştur.”

Daha sonra buraya Sultan Meydanı ve Abdil Meydanı da denilmiştir. Cumhuriyet döneminde bu bölgeye itfaiye merkezi kurulması nedeniyle İtfaiye Meydanı adını almıştır. Daha sonra Opera Meydanı denilmiş, günümüzde ise Necmettin Erbakan Meydanı olarak anılmaktadır. Caminin avlusunun karşısından geçen caddenin adı Adnan Saygun Caddesidir. Çevredeki İstiklal Mahallesi’ndeki evler için yıkım kararı alınmıştır; yıkılmadan önce bu bölgeyi anlatmak istedik.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Yürüyüşümüze devam ettik. Karyağdı Hatun Türbesi’ ne geldik. Karyağdı Hatun, Eskicizadelerden Selahattin Ağa’ nın kızıdır. Bahadır Efe ile evlenmiştir. Ağustos ayında, hamileyken aşermiş ve kar istemiştir. Eskiden kar, pekmezle karıştırılarak yenirdi. Tarih 1700’ lerin başlarıdır. Efe dağa kar getirmeye gider. Bu sırada karısı o kadar çok dua eder ki şehre de kar yağmaya başlar. Kadın bu heyecanla dışarı çıkar, üşütüp hastalanır ve vefat eder. Türbe, Karyağdı Hatun’ un babası tarafından yaptırılır.

Çerkes Sokak’ a doğru ilerliyoruz. Her yer yağmur; yollardan sular akıyor. Çerkes Sokak’ taki çarşı, Ankara’ nın en eski çarşılarından biridir. Çarşının içinden Melike Hatun Türbesi’ ne doğru yürüdük.

Hocamız anlatmaya devam etti; Melike Hatun Türbesi eskiden bahçe içindeydi; çevresinde ağaçlar vardı. Günümüzde ise türbenin etrafı betonla çevrilmiştir. Melike Hatun, Selçuklu Hükümdarı III. Alaaddin Keykubat’ ın kızıdır. O dönemde Ankara’ da ticaretle uğraşan kadınlardan biridir. O yıllarda kadınlar, erkekler kadar ticaret hayatının içindedir. Türbenin karşısında eskiden camisi bulunmaktaydı. Bu caminin kapıları bugün Etnografya Müzesi’ ndedir. Sokağın diğer tarafında Kara Medrese (Sevdaviye Medresesi) vardır. Hacı Bayram Veli burada müderrislik yapmıştır. 1405 yılında Eynebey Hamamı yapılmıştır; hamamın yapımında Melike Hatun da ortaktır. Bu mahalleye Cumhuriyet’ e kadar Melike Hatun’ dan dolayı Hatuniye Mahallesi denmiştir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Şimdi Eynebey Hamamı’ nın önündeyiz. Eynebey, I. Murat’ın subaşısıdır. Hamam sadece erkekler içindir. Girişinde bir havuz bulunmaktadır. Hamam, 1700’ lerden sonra tamamen harap olur. 1924’ ten sonra belediye tarafından gaz deposu olarak kullanılır. 1992’ de onarılır ve yeniden işletmeye açılır.

Karşısında Gazi Lisesi vardır. Lisenin yapılış tarihi 1936’ dır ve Ernst Egli tarafından yapılmıştır. Okulun önünde geniş bir avlu bulunmaktaydı; bu avluda dört adet özgürlük heykeli vardı. Günümüzde bu heykellerin nerede olduğu bilinmemektedir. Okulun bulunduğu yerde eskiden Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykavus’ un konağı vardı. Keykavus’ un koltuğu bugün Etnografya Müzesi’ ndedir. Konağın son sahibi Celalettin Karaca Bey’ dir. Konak, 1936’ da okul yapılmak üzere yıkılmıştır.

Yolumuza devam ediyoruz ve 15. Yıl Kıraathanesi’ nin önüne geliyoruz. Günümüzde burada bir cami bulunmaktadır. Kıraathane, Cumhuriyet’ in 15. yılında yani 1938’ de açıldığı için bu adı almıştır. O dönemlerde burası bürokrasinin merkezidir; gazeteciler, yazarlar burada toplanır. Kahvehaneler birer kültür ortamıdır. 1945 yılında burada “Ankara Cinayeti” olarak bilinen olay yaşanır. Katil Haşmet Orbay, silahı bu kıraathaneden aldığını itiraf eder. Haşmet Orbay, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ ın oğludur.

Bit Pazarı’ nda dolaşmaya devam ediyoruz ve Yenice Camii’ nin önüne geliyoruz. Caminin 1700’ lü yıllardan kaldığı tahmin edilmektedir. Caminin bulunduğu yer, 1924’ lerde şehrin sınırıdır; buradan sonra yerleşim yoktur.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Şimdi Kağnıcıoğlu Camii’ nin önündeyiz. Bu meydan Kağnı Pazarı Meydanı olarak anılır. Burada kağnılar satılmaz; kağnılarla çevreden getirilen odunlar satılırdı. Caminin yanında Mermerzade Medresesi bulunmaktadır.

Ardından Leblebicioğlu Camii’ nin önüne geliyoruz. Cami, 1713 yılında Ankara Müftüsü için oğlu tarafından yaptırılmıştır. Leblebiciler, Ankara’ nın önde gelen ailelerindendir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Bit Pazarı’nın içinden geçerek Eskicioğlu Camii’ nin önüne geldik. Buradan Yahudi Mahallesi başlar. Osmanlı döneminde Yahudiler vatanlarını terk ederek geldikleri için mahallenin adı Öksüzce olarak anılmıştır. Cami, o dönemlerde Öksüzce Mahalle Mescidi olarak bilinmektedir. 1572’ de Yeniçeri Bölükbaşı Ali Ağa mescidi onarır ve minber koyarak camiye çevirir. 1806–1807 yıllarında Eskicizadelerden Hacı Emin Efendi tarafından onarılır ve adı Eskicioğlu Camii olur. Caminin kapısı, yapılışından bu yana özgün hâliyle korunmuştur.

Yahudi Galatlar, MÖ 200’ lü yıllarda Ankara’ ya gelmeye başlamıştır. Bunlara Romanyotlar denir. 1346 yılında Orta Avrupa’da veba salgını çıkınca Katolikler salgının sorumlusu olarak Yahudileri gösterir; Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınır. Bunların bir kısmı Ankara’ya gelir ve Aşkenazlar olarak adlandırılır. Aşkenaz, Orta Çağ İbranicesinde Almanya anlamına gelir. 1492’ de Endülüs Emevi Devleti yıkılınca İspanya ve Portekiz’ deki Yahudiler sürgün edilir; II. Bayezid döneminde Osmanlı topraklarına, bir kısmı da Ankara’ ya getirilir. Bunlara Sefarad Yahudileri denir. Sefarad, İbranice’ de İberya anlamına gelir. Son olarak 1800’ lü yıllarda Kırım’ dan gelen Karay Yahudileri yerleşir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Yahudi Mahallesinin girişinde Vedat Bey anlatmaya devam eder; Burada eskiden Yahudi kız mektebi bulunmaktaydı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ yla okulun adı Ravzai Terakki Türk Musevi Karma Mektebi olur. Bu okula Ermeniler, Yahudiler ve Müslümanlar birlikte devam eder. Okul 1936’ ya kadar eğitim verir, daha sonra yıkılır ve yerine park yapılır.

Öksüzce Mahalle Hamamı 1465 yılında yapılmıştır. Yanında bir medrese bulunmaktadır; çevresi eskiden ağaçlıktır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Albayrak İlkokulu çok eskidir. Bir yangın sonrası  yıkılır ve sonra 1956’ da Sakalar İlkokulu yapılır. Mahallenin adı da Öksüzce’ den Sakalar’ a dönüşür.

Otistik sanatçı Muhammed’ in evinin yanından geçerek gezimize devam ediyoruz. Hundi Hoca Mescidi’ nin önüne geldik. “Hundi” Arapçada kaynak anlamına gelir. Mescidin tavanını tutan iki ahşap sütun vardır; üzerlerinde sütun başlıkları bulunur. Tavan hatılları ve kirişleri mavi, kırmızı ve sarı renkli gül ve lale motifleriyle süslenmiştir. Mihrabı özgündür. 14. yüzyıla ait bir eserdir.

Mahalle içinde yürüyüşe devam ediyoruz. Eski bir Ankara evinin önünden geçiyoruz; hocamız bu evin Albükrekler’ e ait olduğunu söylüyor. Biraz ileride çeşmesi bulunmaktadır. Daha ileride Yahudi Mektebi Müdürü David Kresler’ in evi vardır. Günümüzde bu evler boştur. Bir başka evin en üst katında  balkon gibi çıkıntılı oda vardır; bu tarz, binanın en üst katında bulunan balkonlu odaya  cihannüma, Ankaralıların deyimiyle kuş gözü denilirmiş.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Biraz ileride restore edilmiş beyaz bir bina görüyoruz. Burası Araf Albükrek’ in evidir. Bakanlık tarafından satın alınarak onarılmıştır. Evin çaprazında Ankara Sinagogu bulunmaktadır. Eskiden düğün ve cenazelerde açılırken, artık kullanılmamaktadır. Sinagogun ana binası 1907 yılında İtalyan mimarlar tarafından restore edilmiştir. Biraz ilerisinde 1899’ da yapılan beş sınıflı Musevi erkek mektebi vardı. 1924’ te karma okula dönüştürülmüş, daha sonra yıkılmıştır.

Yürüyüşe devam ediyoruz. Beyaz bir binanın önündeyiz; burası Himaye-i Etfal Binasıdır. Kurtuluş Savaşı’ nda şehit olanların çocuklarıyla ilgilenilmesi için kurulmuştur. İleride Şengül Hamamı vardır ve hâlâ faaliyettedir. Karşısında eskiden Rum Erkek Mektebi ve Rum Çocuk Yuvası bulunmaktaydı. Rum Erkek Mektebi, Millî Mücadele sırasında Ankara’ya gelen İttihatçıların yatakhanesi olur. 1923’ te Türk Ocağı’ na dönüştürülür. Arkasındaki kız mektebi I. Dünya Savaşı’ nda hastane olarak kullanılmış, Cumhuriyet döneminde ortaokul olmuştur. Çocuk yuvası ise İstiklal Mahkemesi’ nin nezarethanesi olarak kullanılmıştır. 1955’ te bu binaların tamamı yıkılarak yerine Anafartalar Lisesi yapılmıştır. Günümüzde bina yine okul amaçlı  olarak  kullanılmaktadır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Şimdi meşhur Şengül Hamamı’ nın kadınlar girişindeyiz. Hamam hâlâ kullanılmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’ in Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa tarafından yaptırılmıştır. Acıçeşme Sokağı tarafındaki erkekler girişine geldik. Girişin karşısındaki merdivenlerin yerinde eskiden evler varmış; bu evlerden birinde Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım kalmıştır.

Artık yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Ancak gezi programımızı hiç aksatmadan tamamlamıştık. Şimdi gezinin son ritüelinin zamanı: birlikte bir yere oturup çay içerek sohbete devam edeceğiz. Bu kez buna bir soba başı keyfi de diyebiliriz.

Bir sonraki gezimizde buluşmak üzere, hoşça kalın.

İlter AKINOĞLU

Ocak 2026

SİYAH VE BEYAZ DEĞERLER

Siyah-beyaz fotoğrafın, fotoğraf tarihiyle yaşıt, özdeş hatta yol arkadaşı olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu bakımdan fotoğrafın gerçek kimliğini ve sanatsal bir dil olarak rüştünü siyah-beyaz ile ispat ettiğini söylemek mümkündür. Fotoğrafın başlangıçtan itibaren teknik nedenlerden dolayı gerçek dünyanın renklerinden uzak kalması ve tümüyle siyahbeyaz ve grilerle ifade edilmesi, bu süreçte insanların gerçeklik anlayışı üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Ayrıca fotoğraf sayesinde fotoğraf dışı sanatların da bu süreçte fotoğraftan büyük oranda etkilendiği görülmüştür. Siyahbeyaz fotoğrafların gerçeklikle özdeşleştirilmesi ve nesnel gerçeği kendi renklerinden soyutlayarak tümüyle siyahbeyaz tonlara dönüştürmesi, en çok da sürrealist ressamların dikkatini çekmiştir. Gerçekten de siyah-beyazın dönüştürücü gücü yalnızca gerçeküstü bir atmosfer yaratmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda konu ve olayları dramatize ederek gerçeklik ilişkileri açısından teatral ve söylevsel bir dinamizm de yaratmıştır.


Siyah-beyaz fotoğraflar, içinde bulunduğumuz zamandan çok geçmişe dönük bir zaman algısı yarattığı için, görüntünün anlam dinamikleri daima zamanı konu ve içeriğin önüne çıkarmaktadır. Dolayısıyla fotoğrafta zihinsel ve düşünsel bir ifade yansıtmak, ancak güçlü bir dramatik etkiye sahip olan siyah-beyazlar sayesinde mümkün olmuştur. Aslında siyah-beyaz fotoğraflar renklerden arınmış olmasına rağmen, doğa üzerinde bir karşıtlık yaratmak için tercih edilmezler. Tam aksine, nesnel gerçeğe dayanan bir gerçekliği temel almak üzere benimsenmişlerdir. Bu bakımdan kamerasını siyahbeyaz bir bakışın emrine veren fotoğrafçının, gerçeğe dair bir söylem ve çaba içinde bulunduğu muhakkaktır. Çünkü doğaya ait renkli dünyadan soyutlayıp kendisini yepyeni bir düzen arayışına yönlendiren fotoğrafçının söyleyecek bir sözü var demektir.


Siyah-beyaz fotoğraflar, renkli fotoğraflara kıyasla daha kısır bir renk algısı ve seçimine sahip olsalar da, fotoğrafçının dramatik insancılığı ve doğaya karşı duran bir kompozisyon seçimine yönelmesi, siyahbeyaz fotoğrafların hayal ötesi bir dünya yaratmak için mantıklı bir seçim olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla siyah-beyaz, özünde doğanın renklerden arındırılarak konunun fantastik bir gerçekliğe taşınmasına olanak sağlamak için tercih edilmektedir. Gerçekten de siyah-beyazlar, fotoğrafta dönüştürülmüş bir doğayı ifade etmek amacıyla benimsenmektedir. Nitekim film fotoğrafçılığında gümüş bileşiklerinin yol açtığı ton ve kontrast dengesi, bugün dijital ortamın çok seçenekli ve yüksek kalitesiyle daha ileri bir noktaya ulaşmıştır. Dahası, siyah-beyaz fotoğraflar geliştirilen teknikler sayesinde, bugün renk tercihleri söz konusu olduğunda giderek daha fazla değer görmeye başlamıştır.


Siyah-beyaz fotoğrafların görsel etkisi; mesajı öne çıkaran ton kontrastları ve gerçek dünyaya koşut bir fotoğraf seçimine olanak vermesi, siyah-beyazın renkli fotoğraftan daha çekici bir görselliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan siyah-beyaz fotoğrafın özellikle ustalık isteyen bir dil olduğunu ve yaşamın yorumlanmasında renkli fotoğraftan bir adım önde bulunduğunu da söylemeden geçemeyiz. Çünkü siyah ve beyazlar, güçlü bir dengeye sahip bir fotoğrafta her zaman çarpıcı bir etki yaratırlar. Özellikle renklerin aldatıcı illüzyonlarından koparılan herhangi bir konunun, birtakım dayanaklardan yoksun kalması kaçınılmazdır. Fakat başarılı fotoğrafçılar, renk illüzyonlarının aldatıcı boyutlarını genellikle iyi tanıdıklarından, siyah-beyazın güçlü dinamizmi ve anıtsal görselliğini yansıtmakta pek zorlanmazlar.

Siyah-beyaz görüntüde konuya hâkim olan tonların her biri birbirinden farklı renklere karşılık geldiği için, siyah-beyaz bir fotoğrafta ton kontrolü oldukça güçtür. Bir bakıma renkli konu siyahbeyaza dönüştüğünde, konu içindeki her rengin fotoğrafta hangi gri tonda karşılık bulacağını iyi kavramak gerekir. Ansel Adams tarafından temelleri atılan Zone Sisteminin temel amacı, bir fotoğrafın çekim aşamasında fotoğrafçının doğru bir poz ölçümünü gerçekleştirerek fotoğrafın ton değerlerini kendi kontrolü altında tutmasıdır. Bu bakımdan bir konunun siyahbeyazla ifade edilmesinde, öncelikle renklerin hangi gri tonlara dönüşeceği ve bu dönüşümün güçlü bir fotoğrafta somutlaşması için görüntünün tonları ile kütlelerin kendi arasında nasıl bir denge kurabileceğini iyi değerlendirmek gerekir. Bir kompozisyon oluştururken, her rengin dalga boyunu ve dönüştüğü gri ton değerlerini tanımakta yarar vardır. Ayrıca fotoğrafta açık ve koyuluk değerleri ile aynı ton etkisini gösteren farklı renklerin yarattığı dizilimin titizlikle ele alınması gerekir. Aksi takdirde fotoğrafta oluşturulan dengesiz siyah-beyaz dağılımının, konunun özünü ve ruhunu perdelemesi kaçınılmaz olacaktır.


Görsel etkisi nasıl olursa olsun, bir fotoğrafta yoğunlaştırılmış olan siyah veya beyaz etkiden kaçınmak gerekir. Bunun nedeni, kompozisyondaki ağırlık noktasının giderek belirsizleşmesi ve anlam öğeleri arasında güç dengesinin yitirilme tehlikesidir. Benzer şekilde doğru değerlendirilmemiş beyaz bazı boşluklar da fotoğrafta aynı sakıncaları doğurmakta veya aynı monoton etkileri gündeme getirmektedir. Görsel etkisi güçlü bir siyah-beyaz fotoğrafa kavuşmanın yolu, görüntü çerçevesini zengin bir ton dağılımı gerçekleştirmek için iyi kontrol etmek ve denge unsuru olan siyah ve beyaz leke değerlerini uyumlu ve oranlı bir biçimde yerleştirmektir. Kuşkusuz siyah-beyaz etki, renkli fotoğraftaki renk etkisine bir alternatif olarak görülmemelidir. Kararlı bir fotoğrafçı için siyah-beyaz tercihi, tümüyle fotoğrafçının yaşamdan ne algıladığı ve hangi görsel dinamikleri bir gereklilik olarak baş tacı ettiği ile ilişkilidir. Gerçekten de siyah-beyaz bir fotoğrafın kurgusu, ifade ettikleri ve anlamlandırma dinamiklerine değin tüm varlığı, her zaman renkli fotoğrafla kıyaslanmayacak ölçülerde büyük bir farklılık göstermiştir. Çünkü bir konuyu siyahbeyazla algılamak demek, bir ölçüde yorumlamaktan ziyade gerçeği inşa etmek, oldu bittiler yerine olasılık ihtimalini gündeme getirmektir.


Siyah-beyaz fotoğraflar, nesneleri alışkanlıklarımızın bir parçası olmaktan kopararak kural dışı bir biçime kavuşturmuşlardır. Hem algı seçeneklerimizi artırmış hem de varlığına aşina olduğumuz şeyler konusunda yeniden düşünmemiz için, hayallerle birlikte gerçeklik tutumumuzu test etmemize yol açmışlardır. Günümüzde stüdyo fotoğraflarında siyahbeyaz fonların, konunun vurgulanması, belirsiz bir uzama taşınması ve dinamik bir etki yaratmasındaki rolü tartışılmazdır. Bundan dolayı reklam sektöründe genellikle güçlü siyah-beyaz fotoğraflara başvurulmaktadır. Amaç, izleyicinin zihinsel dünyasında bir şok yaratmak ve hayal dünyasının boşluklarını birtakım imgelerle doldurmaktır.

Doğada koyu renk tonuna sahip geri planların da bir uzam oluşturduğunu, dolayısıyla konunun vurgulanmasında güçlü bir dayanak yarattığını söyleyebiliriz. Aslında gerçek dediğimiz şey de renkli birtakım olguların görsel ifadesidir. Bu açıdan bakıldığında, siyahbeyaz görselliğin önemi, daha çok renkli dünyaya koşut bir gerçeklik yaratmasından kaynaklanmaktadır.

O hâlde siyah-beyaz fotoğraflar sadece nesnel gerçeği dönüştürmekle yetinmez, aynı zamanda hayal ve düş etkisini öne çıkarırlar. Özellikle portreler, bu farkındalığı güçlü şekilde ortaya koyan fotoğraflar olarak; hem gerçek bir insan yüzünü hem de elden geçirilmiş bir imgeyi bakışımıza sunduğundan, siyah-beyaz portreler güçlü bir yaşam gerçeğini dikkatimize sunan en çekici fotoğraf tarzı olmuştur.

Aralık 2025

Çerkes KARADAĞ

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: POSTA CADDESİ

Bizler Ankara sevdalılarının, Ali Vedat OYGÜR Hocamızla Ulus’ ta yaptığımız gezimizde Cumhuriyet Ankara’ sı gözümüzde canlanıyor. O coşkulu Türk Edebiyatı ruhu, değişen gelişen Türkiye gündemi ve inşaat şantiyesi görünümünde sürekli bir yapılanma yaşayarak ağını genişleten Ankara …

Toplanma alanımız Ulus Heykelinin önü ve karşımızda duran Koçzade Han 1932’ de Vehbi Koç tarafından yapılan bina ve hemen yanında 2 katlı Meydan Palas yer alıyor.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Anadolu Lokantası:

Günümüzde Sosyal Bilimler Üniversitesine ait olan beyaz binanın yerinde tek katlı Anadolu Lokantası vardır. Lokantayı 1923’ te Hariciye’ nin eski memurlarından Reşat Bey açar. Milletvekilleri öğlenleri burada yemek yerler aynı zamanda akşamları toplanma yeridir. Lokantanın müdavimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi ve Tunalı Hilmi gibi Kuvayi Milliyeciler ülke sorunlarını tartışırlar.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Ülke kalkınmasında başat rol oynayan aktörlerden biri olan İş Bankası, Kulüp Sinemaları’ nın ilk şubesini de Ulus’ ta açar.

Tabarin Bar;

Çok nezih bir lokantadır öyle ki düzgün kıyafetli olmayan müşteriler içeri alınmazlar. Yemek saatinde yemek müziği çalar, yemek bittikten sonra dans müzikleri başlar ve gece 12’ den sonra varyeteler sunulur. Tabarin Bar’ ın çok ünlü bir müşterisi vardır; Necip Fazıl Kısakürek. Her gece garsonlara büyük meblalar denilecek miktarda bahşişler dağıtır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Zevk Lokantası ise Vehbi Koç’un sürekli yemek yediği ve Ankara’ nın bütün ünlülerinin rağbet ettiği bir mekandır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

İstanbul Otel ve Pastanesi 2 katlı bir bina olup üstü otel altı pastanedir. Yahya Kemal Ankara’ ya geldikçe bu otelde kalır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel burada gelenekçi şairler toplantılarını sıklıkla yaparlar. Garip şiiri akımına karşıdırlar ve Hisar grubunu kurarak bir de dergi çıkarırlar.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Taşhan

Ankara’ nın ilk büyük hanı olan bina, Ankara’ ya tren geldiğinde otele dönüşür. Altındaki dükkanlardan Birinde Karpiç Lokantası açılır. İşletmecisi Karpoviç: “Ben Ankaralıya yemek yeme sanatını öğreteceğim” der. 1933’ te Taşhan yıkılınca Karpiç yolun karşısına taşınır.

Tarihi Çiçek Lokantası, Karaoğlan Çarşısında yer alır ve kuruluşu Osmanlıya kadar dayanır.

Günümüzde Merkez Bankası Eğitim Merkezi olarak hizmet veren bina, 1932 yılında hayatına İstanbul Palas olarak başlar. Viyana kübiği tarzında yapılan bu bina, Ankara’nın en lüks otelidir. Her akşam otelin terasında müzik eşliğinde akşam yemekleri yenilir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Cihan Palas

1938’te yapılan binanın giriş katında Turan Lokantası vardır. Çarşamba sofrası denilen günde Gelenekçi olarak tarif ettiğimiz pek çok şair, sanatçı ve ünlü insanın katıldığı muhteşem sofralar kurulur.

Merkez Postanesi

Binanın ilk yapısı 1.Ulusal mimari tarzındadır ve mimarı Vedat Tek’ dir. 1974’ te bu bina yıkılıp yerine yine Viyana kübiği tarzında bir bina yapılır. Önceden Kızılbey olan caddenin ismi Posta Caddesine dönüşür.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Kürdün Meyhanesi

Kudret Han’ ın girişinde 1936’ da açılmıştır. Ressam Fahir Aksoy’ un kitabı “Kürdün Meyhanesi” ile anıları ölümsüzleşmiştir. Şairlerin, yazarların akın ettiği bir mekandır. Mekanın gediklileri Orhan Veli ve Garip akımından arkadaşlarıdır. Ortada soba, üzerinde kızaran ekmekler, sobanın yanında uyuyan kedi ile tam bir aile ortamıdır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Tercüme Bürosu

Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı zamanında Yüzbaşıoğlu Hanı kiralar. Üst kat Talim Terbiye Kurulu, alt kat Tercüme bölümüdür. Sabahattin Eyüpoğlu, Nurullah Ataç, Adnan Ötüken gibi değerli şair ve yazarlar Dünya klasiklerini çevirip Türk Halkına armağan ederler. Milli Kütüphanenin ilk örneği de bu binada açılır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Başkent Eczanesi

1946’ da açılmıştır. İlginç olan hala günümüzde Başkent Eczanesinde o yıllardan kalan ecza dolapları, masalar, mobilyalar kullanılmaktadır.  

Palabıyık Meyhanesi diğer mekanlara göre fiyatları çok makul olan, fakir dostu bir mekandır.

Altan Öğmen’ in doğduğu aile yadigarı güzel binadan yukarı doğru yürüyoruz, karşımıza Şükran Lokantası çıkıyor. Lokantanın en ünlü müşterisi Cahit Sıtkı Tarancı. Şair 35 yaş şiirini burada yazar ve CHP’ nin şiir ödülünü kazanır. Kazandığı 2000 lirayı burada arkadaşlarıyla 1 haftada yer bitirir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Gündoğdu Han

Binanın mimarı Gazi Üniversitesinin çok değerli hocası Selçuk Milar’ dır. Bina hala mimarisi, giyotinli pençeleriyle göz kamaştırıyor. Bina aynı zamanda Mimarlar Odasının ilk kurulduğu mekandır.

1938’ de Mermercioğlu’ nun girişinde Şık Düğme ilk şubesini açar. Ankara’ lı kadınlara uzun yıllar hizmet veren mağaza günümüzde Kızılay’ da hayatını devam ettirmektedir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Osmanlı zamanında adı Tenekeciler Sokak olan günümüzün Sobacılar sokağından dolaşıp Suluhan’ ın aşağı kapısına ulaşmak istiyoruz. Suluhan’ ın günümüzdeki en işlek giriş kapısı ikinci kat hizasındaki kapısıdır. 1929 yangının enkazı, yolu hanın şimdiki giriş kapısı seviyesine kadar doldurmuştur.

Suluhan günümüze kadar ulaşabilen, Osmanlı Han mimarisini bizim gözlerimizin önüne seren çok değerli bir yapıdır. 1508’ de Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Avlunun ortasında bir Köşk Mescidi vardır. Günümüze kadar birden fazla restorasyon gören Han, özel gün ihtiyaçlarının satıldığı, çok renkli ürünlerin bulunabileceği Ankaralıların uğrak yeridir.

Hoca İbadullah Camisi Hoca Osmanlı’ da tüccara verilen isimdir. Hoca İbadullah Camisi onbeşinci yüzyılın sonunda yapılan bir camidir. Zaman içinde cami harap olunca, 1703 yılında Ankara’ nın zengin tüccarlarından Hacı Yusuf Ağa harap camiyi yıktırıp yerine yeni bir cami ve yanına Medrese yaptırır ama caminin adını değiştirmez. Hacı Yusuf Ağa’ nın vakfiyesinde özel bir durum vardır; cami yöneticilerinin muhakkak kadın olması kuralı bulunur.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Selma ÜNAL

Aralık 2025

MİNİMALİZM VE MİNİMALİST FOTOĞRAF

Bazı yazarlarımızın Türkçe “sadecilik” olarak da tanımladığı minimalizm, Fransızca “le minimum” sözcüğünden gelir. Anlam olarak “bir şey için gerekli olan en az şey” olarak tanımlanır. Modern sanatın uygulamalarından birisi olarak 1960’larda yaygın kullanılmaya başlamıştır.

Sadelik ve nesnelliği ön plana alan bu akım, soyut dışavurumculuğun biçime ve öznel anlatıma verdiği aşırı önem ile yaratılan karmaşaya karşı bir tepki olarak geliştiği söylenebilir.

Biçimde sadeliği ve nesnel yaklaşımı savunan bu anlayışı yaşam biçimine veya hayat felsefesine uyarlayan kişinin hayatında her şeyin minimumda olması önemli bir yaklaşımdır. Minimalist yaklaşımda hayatta ve sanatta aşırılığa, abartıya, fazlalığa yer yoktur. Öze yönelmeyi öne çıkaran bu akım, en az ile en çoğu anlatmak için biçimselliği gözetir. Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir estetik anlayış olarak da tanımlanabilir.

Minimalist sanatçı, anlatmak istediğine katkısı olmayan ayrıntılardan ayıklanmış, sadelikten yana, doğallığa yatkın, abartıdan hoşlanmayan, yalın bir tarzı tercih edendir. Akımın ortaya koyduğu duru, arı, yalın estetik anlayışı, 60’larda “Sanat sanat içindir” düşüncesini öne çıkarmıştır. Bu sanat anlayışı, aşırı tüketmeye özendirilen bireylerin oluşturduğu toplum yönelimine karşı çıkan bir yaşam felsefesidir.

Bu yaklaşım resim, fotoğraf, heykel, müzik, sinema, mimari, edebiyat ve diğer sanat dalarında görülen bir anlayış olarak belirir. Performans sanatı, süreç sanatı, arazi sanatı ve yerleştirme sanatı gibi çeşitli uygulamaların da minimalizmden etkilenerek ortaya çıktığı söylenebilir.

Bu alandaki ilk örnekleri veren önemli isimler arasında Yves Klein, Carl Andre, Sol LeWitt, Robert Morris, Richard Serra, Donald Judd, Dan Flavin sayılabilir.

Minimal fotoğrafta da amaç ve düzenleme en sade şekilde en az obje ile en çoğu anlatmaktır. Boşlukları anlamlandırma sanatı olarak gereksiz olan tüm objeleri fotoğrafın dışında tutmaktır.

Minimalist estetik, yalın ve dolaysız olmayı amaçlar. Minimalist fotoğraf her anlamda dikkat çekici ve çarpıcı anlatım derdindedir. Anlatımı güçlendiren boşluklar, çizgiler, geometrik şekiller, renkler ve objeler yaratıcı özenle sunulur.

Minimalist Fotoğraf’ta anahtar kelime sadeliktir. Anlatım, yerinde ve uyumlu oranlarda kullanılan objelerle güçlendirilir. Karmaşa ve kalabalıktan kaçınmak, çoğu zaman tek bir nesneye odaklanmaktır. Fazlalıklar fazladır ayıklanmalıdır. Zor olan da budur.

Aralık 2025

Prof. Dr. Adnan ATAÇ

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: BANKALAR CADDESİ

Bu ay; “Ankara Kültür Rotaları Bir Bilenle Geziyoruz” etkinliği kapsamında 16 Kasım Pazar günü Zafer anıtı önünde arkadaşlarla buluşarak sevgili Hocamız Dr. Ali Vedat OYGÜR rehberliğinde Ankara Ulus’ ta Cumhuriyet dönemi yapılarının bulunduğu Bankalar Caddesi bölgesini, çok değerli tarihi bilgiler eşliğinde gezerek fotoğrafladık.

Zafer Anıtı

İlk durağımız Zafer Anıtı oldu. Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel’ e 1925 yılında sipariş edilen bu heykel, sanatçının Türkiye’ de gerçekleştirdiği en kapsamlı çalışmadır. Viyana’ da Birleşik Maden İşletmeleri’ nde döktürülen anıt, 24 Kasım 1927’ de o günkü adıyla Hâkimiyet-i Milliye olan Ulus Meydanı’ ndaki Sümerbank Genel Müdürlük Binası’ nın önüne yerleştirilmiştir. Anıt, daha sonra meydan genişletme çalışmaları sırasında ilk yeri değiştirilerek bugünkü konumuna taşınmıştır. “Yenigün” adıyla da bilinen anıt, Anıtkabir inşa edilinceye kadar, Ankara’ nın devlet merasimlerinin yapıldığı resmi olmayan bir simge görevi görmüştür.

Atatürk, anıtta asker kıyafetiyle, ismini Sakarya Muharebesi’ nden alan atının üzerinde bir komutan olarak değil; ileriyi gören bir önder olarak tasvir edilmiştir. Kaide üzerindeki kabartmalarda Türk halkının kökeni, kazandığı Türk Kurtuluş Savaşı, Atatürk’ ün Ankara’ ya gelişi gibi konular anlatılmıştır. Anıtın dört yanında taş kaideler üzerine bronz dökümden üç figür bulunmaktadır. Bunların ikisi ülkesini koruyan ve gözeten Mehmetçiği, diğer biri ise Türk kadınını, halk arasında ulusal dayanışma kahramanı Kara Fatma olarak bilinen mermi taşıyan kadın anayı simgeler. Bu karakterler halkın Kurtuluş Savaşı sırasındaki milli birliğini ve dayanışmasını temsil etmektedir. Kaide üzerindeki dört kitabe, Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin askeri ve siyasi koşulları hatırlatır.

Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi

Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi Binası, 1929 yılında İş Bankası’ nın 3. genel müdürlük binası olarak mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmıştır. Cephesinde Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin izleri görülmektedir. Genel müdürlüğün Kavaklıdere’ ye taşınmasının ardından bir süre Ulus Heykel Şubesi ve Banka Eğitim Birimi olarak kullanılmıştır. Ulus Meydanı ve çevresinin yeni bir anlayış içerisinde düzenlenmesi ve müzelerin bu alana nakledilmesi projesi kapsamında banka yönetim kurulu tarafından şubenin kapatılarak bir müze haline getirilmesine karar verilmiştir.

Müzenin bodrumunda kiralık kasa dairesi, giriş katında ise banko ve vezneler bulunmaktadır. Giriş katında ayrıca İş Bankası kitapları satılmaktadır. Toplantı odaları birinci katta yer alır. Toplantı odalarından biri 22 Ekim 1929 tarihinde Atatürk’ ün konuk edildiği odadır. Bu katta ayrıca bankanın eski Genel Müdürlük binalarının maket ve fotoğrafları da yer almaktadır. İkinci katta geçmiş yıllardaki banka reklamları ve banka faaliyetleri tanıtılmaktadır. Üçüncü kat sanat galerisi, dördüncü kat ise Türk Kurtuluş Savaşı’ na ait sergilere ayrılmıştır; beşinci kat çeşitli etkinlikler için kullanılmaktadır.

Eski Sümerbank Binası

Alman mimar Martin Elsaesser tarafından tasarlanan yapı, Türkiye İş Bankası Eski Genel Müdürlük Binası ile birlikte Ulus Meydanı’ nın en önemli yapılarındandır. Yapı, 100 odalı bir bina olan ve içinde Ankara’ nın ilk lokantası Karpiç’ i barındıran “Taşhan” ın yerine inşa edilmiştir. 1933’ te Sümerbank tarafından istimlak edilen Taşhan’ ın bulunduğu yere, inşa edilecek yapı için 1936’ da bir yarışma ve ihale açılmış ancak yarışmayı kazanan Seyfi Arkan’ ın projesi yerine Martin Elsaesser tarafından tasarlanan proje uygulanmıştır. Bina, büroların yer aldığı beş katlı üç bölümden oluşan bir blok ile satış mağazası ve banka şubesinin bulunduğu zemin üzerine bir katlı ön bölümden oluşmaktadır. Yapının giriş bölümü Ankara taşı ile kaplanmıştır. Günümüzde Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi olarak kullanılmaktadır.

Merkez Bankası Binası

Ulus’ta Eski Bankalar Caddesi (Atatürk Bulvarı) üzerinde bulunan bina, Avusturyalı Mimar Clemens Holzmeister tarafından tasarlanarak 1931- 33 tarihleri arasında inşa edilmiştir. Bodrum üzerinde beş katlı, taş, simetrik bir yapıdır. Kapı üzerinde içinde üç katta üçer pencereyi içine alan cepheden içeri çekilmiş bir kısım mevcuttur. Cephede içeri çekilmenin yapıldığı yerde pencerelerin arasından geçen iki siyah dikey bant, yapının ortasında yer alan giriş kapısının üzerinde ise rüzgarlık görevi gören yatay bir bant bulunmaktadır. Bodrum ve zemin kat pencereleri demirlidir. Üzerindeki dört kat ve tüm pencereler dikdörtgendir. Yapı yatay bordür oluşturan bir parapetle son bulur. Yapının kenarlarından başlamak üzere giyotin sistemli çalışan her pencerenin arasında altı siyah çizgi yer alır. Günümüzde Merkez Bankası Binası olarak kullanılmaktadır.

Ziraat Bankası Eski Genel Müdürlük Binası

Ulus Bankalar Caddesi üzerinde yer alan Ziraat Bankası’ nın ilk genel müdürlük binası İtalyan kökenli Türk vatandaşı bir mimar olan Giulio Mongeri tarafından tasarlanıp 1925 ile 1929 yılları arasında inşa edilmiştir. Bu yapı Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’ nın en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Ziraat Bankası Müzesi olarak hizmet veren yapı, halen genel müdürlük faaliyetlerini sürdürmektedir. Bina aynı zamanda Ziraat Bankası Müzesi ile Türkiye’ nin ilk bankacılık müzesine ev sahipliği yapmaktadır.

Yunus Emre Enstitüsü (Eski Tekel Başmüdürlüğü Binası)

Ulus’ta eski Bankalar Caddesi (Atatürk Bulvarı) üzerinde bulunan Yunus Emre Enstitüsü 1928 yılında Mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanan yapı, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı içinde değerlendirilmektedir.  Bodrum ve zemin üzerine iki katlıdır. Sekizgen biçimli köşe yükseltilmiş ve üzeri kubbe ile örtülerek kule görünümü elde edilmiştir. Yapıda Osmanlı mimarisinden alınan geometrik ve floral desenli demir parmaklıklar, taş rozetler, üçgen sütun başlıkları yer almaktadır. Uzun yıllar Tekel Baş Müdürlük Binası olarak kullanılan yapı bugün Yunus Emre Enstitüsü olarak kullanılmaktadır.

Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi

Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, 1905 yılında “Mekteb-i Sanayi” adıyla kurulmuştur. İki yıl süreli eğitim veren Mekteb-i Sanayi; terzilik, kunduracılık, marangozluk dallarında faaliyet göstermiştir. Geçmişten günümüze Ankara Sanat Mektebi, Ankara Mıntıka Sanat Okulu, Ankara Bölge Sanat Okulu, Ankara Erkek Sanat Enstitüsü, Ankara Birinci Sanat Enstitüsü, Ulus Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, Ulus Teknik, Anadolu Meslek ve Endüstri Meslek Lisesi, Ulus Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi adlarıyla hizmet vermiştir. Son olarak okul, Ulus Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi adını almıştır.

PTT Pul Müzesi

PTT Pul Müzesi Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister tarafından neo-klasik tarzda tasarlanmıştır.  Yapımı ise 1934 yılında tamamlanan yapı, 5 katlı ve 6500 metrekarelik kullanım alanına sahiptir.  İlk inşa edildiği yıllarda Emlak ve Eytam Bankası tarafından kullanılmış fakat sonraki yıllarda uzun bir süre boyunca boş kalmıştır. Nihayetinde PTT tarafından alınan yapı, restore edildikten sonra 2013 yılında müze olarak hizmete açılmıştır.

Vakıf Kayıtlar Arşivi Binası

Kızılbey Vakfı arazisi üzerinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü mimarlarından Sami Arsev tarafından tasarlanıp 1935-1936 yılında yapılan bina, üç kütlenin birleşmesinden oluşmaktadır. Eğimli bir arazi üzerinde yerleşen binanın ön kütlesi Atatürk Bulvarı (Eski Bankalar Caddesi) üzerinde olup üç katlıdır. Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı (Vakıf Kayıtlar Arşivi) hizmet binası olarak kullanılmaktadır.

Eski Osmanlı Bankası Binası

Ulus’ta Eski Bankalar Caddesi ile Baruthane Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan Eski Osmanlı Bankası 1926 tarihinde İtalyan asıllı Türk vatandaşı Mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmıştır. Bir köşe yapısı olan bina, Birinci Ulusal Mimarlık üslubunda, taştan bodrum üzerine üç katlı olarak yapılmıştır. Osmanlı Bankası ilk olarak 1893 yılında “Bank-i Osmani” olarak Kale’de açılmış, daha sonra istasyona yakınlığı nedeniyle bu bina yapılmıştır. Yapı, halen banka binası olarak işlevini sürdürmektedir.

Ankara Vakıf Eserleri Müzesi

Ankara Vakıf Eserleri Müzesi geleneksel süslemelerin ve mimari elemanların kullanılmadığı, oldukça sade cephelere sahiptir ve I. Ulusal Mimarlık Dönemi anlayışına bağlı kalınarak 1927 yılında inşa edilmiştir. 1928-1941 yılları arasında Hukuk Mektebi olarak kullanılmış, sonraki dönemlerde bir süre Ankara Kız Sanat Mektebi ve Yükseköğrenim Vakfı’na bağlı kız öğrenci yurdu olarak hizmet etmiştir. Sonrasında 2004 yılına kadar Ankara Müftülüğü tarafından kullanılmıştır. 2004 yılının Nisan ayında boşaltılan bina Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından müze amaçlı kullanılmak üzere alınmış ve restorasyonu yapılarak Ankara Vakıf Eserleri Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Hariciye Vekâleti (Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı)

Hari̇ci̇ye Vekaleti Binası 1927 yılında Hariciye Vekaleti olarak Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanmıştır. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kamu yapılarında görülen özellikleri taşımaktadır. Dikdörtgen planlı, bodrum üzerine iki katlı yapıda; orta kısımda üstten aydınlanan geniş bir salon ve koridorlar üzerinde mekanlar bulunmaktadır.  Salonun iki yanında bulunan anıtsal merdivenle üst kata çıkılmaktadır. Ön cephe taş mermerle arka ve yan cepheler ise sıva ile kaplıdır. Yıllar içinde çeşitli bakanlıklarca kullanılan bina günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı binası olarak kullanılmaktadır.

Devlet Opera ve Balesi – Büyük Tiyatro

Devlet Opera ve Balesi, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti tarafından düzenlenen uluslararası bir yarışma projesidir. Şevki Balmumucu’ nun kazandığı yarışmada yapı “Sergievi” adıyla 1934 yılında Başbakan İsmet İnönü tarafından yerli mallar sergisiyle açılmıştır. Sonraki yıllarda hızla büyüyen Ankara’ nın opera, bale ve tiyatro binası ihtiyacını karşılamak amacıyla Mimar Paul Bonatz tarafından tiyatro binasına dönüştürülmüştür. Cumhuriyet İkinci Ulusal Mimari akımı örneklerinden olan yapı, 1949 yılında Büyük Tiyatro olarak açılmıştır. Günümüzde ise halen Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı opera, bale ve tiyatro binası olarak kullanılmaktadır.

II. Evkaf Apartmanı (1928–1930)

Mimar Kemaleddin tarafından Birinci Ulusal Mimarlık Akımı tarzında tasarlanan bu yapı, hem çok katlı apartman hem de kamu binası (Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü) olarak caddenin en simgesel yapısıdır. Cumhuriyet döneminin ilk memur konutlarının örneklerini teşkil eder. Ankara’ nın ilk büyük otellerinden olan Belle Vue (Belvü) Palas, Vakıf Memurin Evleri caddenin bir tarafını oluştururken caddenin diğer yanında 1940’ lı yıllarda yapımına başlanan Gençlik Parkı bulunmaktadır.

Bir sonraki rotada görüşmek üzere ayrılırken, hocamız Ali Vedat OYGÜR’ e ve bu gezileri düzenleyen Fotoğraf Sanatı Kurumu Derneği (FSK) ile bizleri yalnız bırakmayan tüm katılımcılarımıza çok teşekkür ederim.

Cengiz PAMUK

25 Kasım 2025

PORTRE ve PORTRENİN SANATSAL ANLATIMI

Yazıya başlarken geniş anlamlı portrenin tanımını yapmak doğru olacaktır.

Portre Nedir?

Portre, bir kişinin yüzünü, ifadelerini ve çoğu zaman karakterini yansıtan sanatsal bir anlatım biçimidir. Resim, heykel, fotoğraf ve edebiyat gibi birçok sanat dalında yer alan portreler, yalnızca fiziksel bir betimleme sunmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin ruhsal dünyasına, kişiliğine ve yaşam tarzına dair ipuçları da verir. Tarih boyunca portre sanatı, hem sanatçıların kendilerini ifade etme biçimi hem de toplumların önemli figürlerini ölümsüzleştirme aracı olmuştur.

Portreler, yalnızca tanınmış kişilerin değil, sıradan bireylerin de iç dünyalarını ortaya koyabilir. Bu yönüyle portre, insanı merkeze alan bir anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Her portrede bir bakış, bir duruş, bir yüz ifadesi vardır ki; izleyiciyle doğrudan bir bağ kurar. Bu bağ, portreyi sadece bir sanat eseri olmaktan çıkarır ve onu zamanlar arası bir iletişim aracına dönüştürür.

Portre Sanatının Tarihçesi

Portre sanatı, insanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren var olan bir ifade biçimidir. İnsanlar, kendilerini ve çevresindekileri tasvir etme arzusunu ilk tarih öncesi mağara resimlerinde göstermiştir. Ancak portre, gerçek anlamda insan yüzünün birebir betimlenmesi ve kimlik kazandırılması süreciyle birlikte, uygarlıkların gelişimiyle evrilmiştir.

Antik Dönemlerde Portre

Eski Mısır’da portre, özellikle firavunlar ve soylular için kullanılırdı. Bu dönemdeki portreler, bireyin tanrısal veya kutsal statüsünü yüceltmek amacıyla idealize edilerek yapılırdı. Yunan ve Roma uygarlıklarında ise portre sanatında daha gerçekçi bir yaklaşım görülmeye başlandı. Özellikle Roma portreleri, kişinin yaşını, yüz çizgilerini ve mimiklerini yansıtan detaylı çalışmalar içermekteydi.

Orta Çağ’da Portre

Orta Çağ’da sanat genellikle dini temalar etrafında şekillendiğinden, bireysel portrelere fazla yer verilmedi. İnsanlar daha çok dinsel figürlerin gölgesinde, sembolik olarak betimlendi. Ancak bazı el yazmalarında ve ikonografik çalışmalarda kişisel portre izlerine rastlanabilmektedir.

Rönesans Dönemi ve Portre Sanatının Yükselişi

15. yüzyılda başlayan Rönesans, portre sanatında büyük bir dönüm noktası oldu. Bu dönemde insan merkezli düşünce yapısı (hümanizm) sanatçıları bireyin iç dünyasına, duygularına ve karakterine yöneltti. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa eseri, bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biridir. Rönesans’la birlikte portre sadece bir kişiyi tanıtmak için değil, aynı zamanda bir sanatçının teknik becerilerini ve yorum gücünü yansıttığı bir alan haline de gelmiştir.

Barok ve Rokoko Dönemleri

17. ve 18. yüzyıllarda Barok ve Rokoko dönemlerinde portreler daha dramatik, gösterişli ve detaylı hale geldi. Bu dönemde portre, yalnızca bireyin değil, sosyal statüsünün de bir ifadesiydi. Özellikle kraliyet ailesi üyeleri ve aristokratlar için yapılmış büyük boyutlu portreler dikkat çekmektedir.

19. ve 20. Yüzyılda Değişen Yaklaşımlar

Sanat anlayışının çeşitlenmesiyle birlikte portreye olan yaklaşım da değişti. Empresyonizm, ve kübizm gibi akımlarla birlikte sanatçılar artık sadece yüzü değil, duyguyu ve içsel durumu da soyut biçimlerle yansıtmaya başladılar. Vincent van Gogh’un otoportreleri buna güzel bir örnektir.

Günümüzde Portre

Günümüzde portre sanatı hem geleneksel hem dijital ortamda sürmektedir. Fotoğrafçılığın gelişmesiyle portre kavramı genişlemiş; sosyal medyada herkesin kendi portresini paylaşabildiği bir çağ başlamıştır.  

Günümüzde teknolojik gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte, fotoğraf yalnızca bir görüntü kaydetme aracı olmaktan çıkmış; sanatın ifade biçimleri arasında kendine özgün ve güçlü bir yer edinmiştir. Fotoğrafik görüntü üzerinde geliştirilen tekniklerin çeşitlenmesi, sanatın biçimsel yapısını dönüştürmekte ve sanatçılara yeni anlatım olanakları sunmaktadır.

Nasıl ki her dönemin sanatı, çağının teknolojik, kültürel ve düşünsel altyapısından etkilenmişse; günümüzde de dijitalleşmenin, yapay zekânın, artırılmış gerçekliğin ve gelişmiş görüntü işleme tekniklerinin etkisiyle sanatın üretim süreçleri yeniden şekillenmektedir. Bu dönüşümle birlikte fotoğraf, yalnızca bir araç değil, aynı zamanda birçok çağdaş sanat eserinin temel üretim malzemesi haline gelmiş; yapıtın estetik biçiminden anlam dünyasına kadar pek çok yönünü yeniden tanımlamıştır.

Bu bağlamda sanatsal portre, fotoğrafçının bir sanatçı olarak bakış açısı ve içsel vizyonu doğrultusunda; fotoğrafı yalnızca gerçeği belgeleyen bir araç olarak değil, duyguların, düşüncelerin ve sezgisel anlatımın güçlü bir aracı olarak kullanmasıdır. Sanatsal portrede amaç, yalnızca estetik açıdan “güzel” bir yüz ya da kompozisyon sunmak değil; izleyicide bir düşünce, duygu ya da farkındalık yaratabilecek anlam katmanları oluşturmaktır.

Fotoğraf çekmeden önce, sanatçı kendi iç dünyasına dönerek, ona ait olan bir tema, bir fikir ya da duygusal durum belirler. Bu belirlenen konu etrafında kurgulanan görsel anlatı, yalnızca görüntü üretmekten ibaret değildir; aynı zamanda bir hikâye kurmak, bir sorgulama başlatmak ya da izleyiciyle güçlü bir bağ kurmayı amaçlar. Sanatsal portre, işte tam da bu noktada, belgesel ve estetik kaygıların ötesine geçerek, izleyeni düşünmeye, hissetmeye ve belki de kendi iç dünyasına dönüp bakmaya davet eder. Yüzdeki ifade, kompozisyonun dili, kullanılan ışık ve renk paleti; hepsi birlikte, sanatçının içsel dünyasını izleyiciye tercüme eden bir görsel dil haline gelir.

Mayıs 2025

Murat BERKYÜREK

NECMETTİN KÜLAHÇI YAZI DİZİSİ 2. BÖLÜM

Fotoğraf: Fikret ÖZKAPLAN- Necmettin KÜLAHÇI

Necmettin Külahçı’nın Dağcılık Sporu ile Tanışması

Necmettin Külahçı, Şinasi Barutçu ile tanıştıktan sonra ufku genişler. Bir taraftan Anadolu’yu keşfederken, bir taraftan da yeni tanışıklıklar, dağlara adım atmasına vesile olur. Bu isimlerin başında Muvaffak Uyanık, Latif Osman Çıkıgil, Tayfun Tercan, Mümtaz Çankaya ve hemşehrisi İsmet Ülker gibi dağcılık dünyasının önemli isimleri gelir.

Tayfun TERCAN
Mümtaz ÇANKAYA
Muvaffak UYANIK
İsmet ÜLKER

Kontrast Dergisi’nin 43. Sayısında, 1950’ li yıllarda Şinasi Barutçu ile tanışmalarının ardından, Hakkari Cilo – Sat Dağları’ na gittiğinden de bahseder. ‘’Latif Osman Çıkıgil, Muzaffer Uyanık, Şinasi Barutçu ile birlikte Hakkâri, Cilo, Sat dağlarına gittik.’’ (Muvaffak Uyanık, yazım hatası nedeniyle Muzaffer yazılmıştır.) Yine kendi ifadesiyle ‘’1964 yılında tekrar Hakkari, Cilo ve Sat Dağlarına gitmeye karar verdim. Zap Suyunu, belimize kadar suyun içinde, kimi zaman yürüyerek geçtik, Beyazsu Vadisine, oradan Yüksekova’ ya, dağları gezerek bir seyahat daha gerçekleştirdim.’’ Bu dönem çekmiş olduğu fotoğrafları FSK’ da izleme olanağım oldu. 1966 yılında üçüncü ve son kez Sıtkı Fırat ile Cilo Dağları’ na giderler.

Şinasi BARUTÇU

Yıllar içerisinde hem dağcılık hem de fotoğrafçılık camiasında birçok arkadaş edinir. 1994’ te Mümtaz Çankaya’ yı Aladağlar’ da, 1995’ te de Tayfun Tercan’ ı da Kaçkar Dağları’ nda dağ kazaları nedeniyle yitirir. Mümtaz Çankaya ile dağları fotoğraflayıp birlikte kitap yapacaklarmış, kısmet olmamış. Kendisinin ifadesiyle Mümtaz Çankaya sonrası onun için dağcılık defteri kapanmış. Yufka yüreklidir Külahçı, yakınında görmeye alıştığı kişilerin bir kazaya uğraması, onu çok derinden etkiler. FSK’ da Ender Gürcan arkadaşımızın Akçakoca’ da denizde kaybolmasıyla, dikkatler benim üzerime de çevrilmişti. Başka bir arkadaşımdan duydum ki; Külahçı benim için de endişeleniyormuş. ‘’Fikret’ e söyleyin kendisine dikkat etsin’’ demiş. Fotoğraf uğruna ağaçlara mı çıkmadım, azgın derelerden mi geçmedim, uçurumlardan yuvarlanma pahasına çıkmadım mı? Hepsini yaptım ama dikkati de elden bırakmadım. Tıpkı kıdemli dağcı İsmet Ülker’ in nasihati gibi ‘’Bir tutamak iki basamak, iki tutamak bir basamak’’ kuralına uymaya gayret ettim.

Necmettin Külahçı ile Anadolu’yu Tanımak

Elazığ gezisi Harput güneş tutulması

Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 9’ da Necmettin Külahçı, İsmet Sakarya ve Zeynep Özcan ile beraber Elazığ’ da güneş tutulmasını fotoğraflamak üzere seyahat ettiğimizden bahsetmiştim. Külahçı bu tür yerlere yalnız gitmez mutlaka yanına uyumlu birilerini de alırdı. 2000’ li yılların başında Yerköprü Şelalesi yakınlarında (Mut veya Hadim) bir şelaleye ve kanyona da götürdü. Belki onlarca yıl öncesinde gelmişti buralara. Yerel rehber ya da harita kullanmadan sanki dün oradaymış gibi yolunu kaybetmezdi. Şimdi bana sorsanız ne şelaleyi ne de kanyonu bulabilirim. Bazen merak ediyorum nereye gittik, bu fotoğraflar nerede çekildi diye.

İlginç yerleri bulup çıkarmakta üstüne yoktur. Bunlardan birisi de Kayseri, Adana, Niğde üçgenindeki Milli Park statüsündeki Aladağlar’ daki Barazama ya da bilinen adıyla Kapuzbaşı Şelalesi’ dir. Külahçı’ nın Kapuzbaşı Şelalesi’ ne ilk gidişinin tam tarihini (1960’lar) bilemiyoruz ancak, doğaya tutkulu arkadaşı Orman Mühendisi İsmet Vursavuş, bu şelalelerden kendisine bahseder. Meraklanan Külahçı, Adana’ da İsmet Vursavuş ile buluşur ve şelalenin yoluna koyulurlar. Karşılaştığı güzellikten çok etkilenen Külahçı, muhteşem fotoğraflarla Ankara’ ya döner. Heyecanını hocası Şinasi Barutçu ile paylaşır ve çok zaman geçmeden bu ikili Kapuzbaşı Şelalelerine tekrar giderler. Şinasi Barutçu şelaleleri görünce çok heyecanlanır. ‘’…Hoca bu şelaleleri görünce, oturup sadece seyretti. Yaklaşık yarım saat sonra bana dönüp; ‘’Bu Amerika’ da bile yok.’’ dedi…’’ (Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1’ de s.64-65-67) Külahçı bu şelalenin ilk defa fotoğraflandığını ve keşfi kendilerinin yaptığından bahseder. Uzun yıllar burayı kimseye söylemez, sadece dost sohbetlerinde meraklıları ile paylaşır.

Belki otuz yıl sonrasında 1996-2000 yılları arasında bu keşfini bizimle paylaştığını da hatırlıyorum. 2000 yılında Milli Parkların düzenlediği Aladağlar fotomaratonuna katıldığımızda Külahçı 68 yaşındaydı. Sokullupınar’ dan Kapuzbaşı Şelalesi’ ne üç günde geçtik. Külahçı, Yedigöller Bölgesi’ ne gelmeden evvel eğimi çok dik olan Çelikbuyduran denilen yerin sırtına doğru çıkarken çok zorlanmış. Ben önde ilerlediğimden haberim olmadı. Gruptaki İsmet Sakarya ağabeyimiz çarşak taşlar arasından akan sudan matarasını doldurup Külahçı’ ya yetiştirmiş, can suyu vermişti.

Zerdus Dağı Karlıova

1970 yılında, Külahçı ve Şinasi Barutçu, Bingöl Karlıova’ ya “Siyah Güneş” i fotoğraflamaya giderler. Bu doğa olayı, o tarihlerde Meydan Larousse ansiklopedisi için 4 yıl boyunca (1969-1973) Türkiye’ nin tarihi ve doğası üzerine fotoğraflar çeken Nurettin Erkılıç tarafından Külahçı’ ya not edilir. Kendisinin (yuruyoruz.com) adlı sitedeki anlatımıyla ‘’…1969′ da Meydan Larousse ansiklopedisinin fotoğraflarını hazırlayan rahmetli Nurettin Erkılıç’ tan birçok not aldım. Bu notlar hala durur bende. Bu notların birisi benim için çok önemli… Bingöl’ de Zerduş dağında güneşin siyah doğmasıydı…’’ Külahçı bu notu alınca çok heyecanlanır. Şinasi Barutçu’ yu da yanına alarak Bingöl’ ün yolunu tutarlar. Anlatılan bu olay, Himalayalar’ da da gerçekleşiyormuş. ’’Bingöl Karlıova’ da Temmuz ayında olan bu hadise, yüzlerce gölcüklerden oluşan bir alanda, tamamen ışık yansıması sonucu güneşin koyu görünme hadisesiydi.’’ (Kontrast Sayı:43) Siyah güneşi ne bu gidişlerinde ne de sonraki dört seferde fotoğraflayamamışlar.

O zamanlarda ‘’Siyah Güneş’’ i fotoğraflamak hayaline Sıtkı Fırat da katılır. Anılarını anlattığı ‘’Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında Altmışbeş Yıl’’ adlı kitabının ‘’Güneşin Siyah Doğduğu Bingöl Dağları’’ bölümünde, Siyah Güneş’ i okul yıllarında hocası Şinasi Barutçu’ dan duyduğunu ve 1960’ lı yıllarda fotoğraflamak üzere Bingöl’ e gittiğinden bahseder. O zamanın koşullarında binbir zorluklarla Karlıova’ nın zirvesine ulaşmışlar. Siyah Güneş’ i beklemişler ancak, bulutlar fırsat vermemiş. Hayal kırıklığı ile geri dönmek zorunda kalmış. Ustanın dediği gibi ‘’…güneşin siyah doğma hikayesi böylece hayallerimden sıyrılıp gitti…’’ Bu arayış günümüz fotoğrafçılarına da ilham kaynağı olmuştur. Belki yirmi yıl öncesinde FSK’ dan bir subayın Bingöl’ de görevli iken Karlıova’ da kamp kurduğunu ve gün doğumunu bir asker silüeti eşliğinde çektiğini görmüştüm. Siyah güneş ile ilgili hafızamdaki tek fotoğraf budur.

Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1’ de Necmettin Külahçı ile yapılan röportajda kendisine sorulan soru sonrasında ’’…Herkes beni doğa fotoğrafçısı olarak tanır. Oysa öyle değil. Hatta iyi bir doğa fotoğrafçısı olup olmadığım tartışılır. Ama iyi bir doğacı, bir doğa tutkunu olduğumu söyleyebilirim.’’ sözleriyle cevap verir. Külahçı’ nın doğa sevgisi onu doğa ile ilgilenen bir dernek kurmaya kadar götürür. Birlikte yol arkadaşlığı yapacağı kişiyi ararken, Ziraat Fakültesi’ nden Yücel Aşkın ile tanışırlar ve 1989 yılında DASK Derneği’ ni birlikte kurarlar. Önce Yücel Aşkın sonra Necmettin Külahçı başkanlığı üstlenir. İki sayı dergi çıkarılır, sualtı fotoğraf yarışmaları yapılır. 1999 Adapazarı Depremi yaşandıktan kısa süre sonra derneğin üye profili de değişmeye başlar. Derneğe yeni üye olan doktorların, dağcıların, mağaracıların ve fotoğrafçıların varlığı güç katar.

Benim DASK ile tanışıklığım 1996 yılında Kastamonu Azdavay’ daki Çatak Kanyonu’ nda başladı. Bir yıl önce yapılan Bolu Aladağ’ daki DASK DOGAY’ dan haberdar değildim. Fotoğrafçılık yaşamımın ilk ödülünü DOGAY gibi prestijli bir fotoğraf yarışmasında almak beni çok mutlu etmişti. Üstelik ödülü İzzet Keribar’ ın elinden almak da hatırlamak isteyeceğim bir anı oldu. Geçen bu zaman içinde 14 kez katıldığımı bilirim. DOGAY’ a on yıl katılarak bir ödül alma onuruna da sahip oldum.

Şinasi Barutçu yaşasaydı DASK’ ı kurduğu için Necmettin Külahçı ile gurur duyardı. Tam da onun düşüncesi ile uyuşan işler yapılıyordu. Nasıl ki, 1952-1958 yılları arasında Öğretici Filmler Merkezi’ nde birlikte çalışırlarken hayata geçirdikleri ‘’Bir Dilim Ekmeğin Masalı’’ ya da ‘’Anadolu’nun Tarihi ve Doğal Güzellikleri’’ adlı slayt gösterilerini hazırlarken Anadolu coğrafyasını gezerek öğreniyorlardı, DOGAY’ a gelen katılımcılar da gezerek ve fotoğraf çekerek öğreniyorlardı. 1998’ den bugünlere DASK, DOGAY sayesinde çok önemli bir arşiv elde etti. Antalya Kaş’ tan Sinop’ a, Rize Hemşin’ den Kırklareli İğneada’ ya, Sakarya Taraklı’ dan Kaz Dağları’ na kadar ülkemizin en güzel yerlerini gezerek, yörenin fotoğraf yoluyla belgelenmesi sağlanmış oldu.

Kaynakça:

  1. Ertuğ, Tekin, Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 1, FSK Fotoğraf Sanatı Kitapları, Ankara, 2012.
  2. Ertuğ Tekin, Tekin Ertuğ Atölyesi Fotoğraf Ustaları – 9, FSK Fotoğraf Sanatı Kitapları, Ankara, 2014.
  3. www.yuruyoruz.com – Necmettin Külahçı – Bir Fotoğrafçı
  4. Kontrast Fotoğraf Dergisi, AFSAD, Anılarımla Fotoğraf (Röportaj), Kontrast Sayı:43, Eylül-Ekim 2014.
  5. Fırat, Sıtkı, Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında Altmışbeş Yıl, Koza yayın, Ankara, 2013.

Kasım 2025

Fikret ÖZKAPLAN

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: ESKİ MECLİSLER VE ULUS MEYDANI

Günlerden 26 Ekim 2025, Birinci Meclis binasının önündeyiz.  Bu ayki gezi rotamız eski Meclisler ve çevresi. Birinci Meclis’in önü buluşma noktamız. Arkadaşlarımızı beklemeye başlıyoruz. Bugün Birinci Meclis’e gelenler   o kadar çok ki, içeriye girebileceğimizi zannetmiyoruz. Binanın çevresi sıra halinde Meclis’e girmek için bekleyen gençlerle dolu.

Bu ayki gezimizin binaların dışından olacağı anlaşılıyor. Vedat Hocamız ve arkadaşlarımız geliyor.  Binaların tarihini hocamız anlatmaya başlıyor.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

I. Meclis;

Bu yapı 1915’ te İttihat ve Terakki Cemiyeti kulüp binası olarak inşa edilmeye başlanmıştır. İnşaatın yapılışını Memduh Şevkat Esendal,  İttihak ve Terakki adına takip etmiştir.  Mimarı Vedat Tek’ tir. İnşaat parasızlık ve çeşitli nedenlerle bitirilememiş, çatısı açık  kalmıştır. Meclis yapılmasına karar verildikten sonra çatısı Ulucanlar Mektebi için gelen ve fazla olan kiremitlerle kapatılmıştır.  İlk Meclis Binası 1. Ulusal Mimari özelliklerini taşımaktadır.

27 Aralık 1919’da Mustafa  Kemal Atatürk Ankara’ya  gelir. İngilizler bu gelişmelerden rahatsız olup 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal ederler. Birçok milletvekili tutuklanır veya sürgüne gönderilir.

Böylece, Meclissiz kalan millet için yeni bir meclis açmak zorunlu hale gelir. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920’de yayınladığı bir bildiriyle, Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis toplanacağını duyurur. Halktan, her sancaktan (il düzeyinde) 5 milletvekili seçilmesi istenir. Bu seçimler, halkın kendi iradesiyle, bağımsız bir şekilde yapılır.  İlk toplantıya  seçim sonuçlarına göre 414 kişinin gelmesi  beklenir ancak  381’i gelebilmiştir.  

Meclisin oturma yerleri Ankara’ daki  öğretmen okulundan alınan sıralardan oluşur. Başkanlık ve divan kürsüleri de Ankaralı marangozlar tarafından  Milli Mücadeleye katkı olarak yapılmıştır.

Milletvekilleri, o zaman rahat bir ortamda çalışmıyorlardı,  kazan kurup, kendi yemeklerini kendileri yapıyorlar,  okullardan yatakhaneye çevrilen  sınıflarda yerlerde yatıyorlardı.  Aynı zamanda milletvekilleri her an cepheye gidecek gibi hazırlardı.

23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara’ da, bugün “Birinci Meclis Binası” olarak bilinen yapıda, Hacı Bayram Camiinde kılınan  namazdan sonra TBMM açılır. Mustafa Kemal Atatürk, bütün vekillerin oyuyla Meclis Başkanı seçilir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında tüm önemli kararlar ( Misak-ı Milli, İstiklal Marşı’ nın kabulü, saltanatın kaldırılması vb.) burada alınmıştır.   1952’ den itibaren “Kurtuluş Savaşı Müzesi” olarak hizmet vermektedir. Binanın taş mimarisi ve sade süslemeleri dönemin millî mimarlık akımını yansıtır. Meclis, 21 Şubat 1921’ de kanunla Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alır.

O  tarihlerde, Meclis çalışmalarına Mayıs ayında ara verir ve Ekim ayında yeni çalışma dönemine başlardı.

Fotoğraflar: Cengiz PAMUK – 1. Meclis Binası

II. Meclis;

1925 yılında Meclis çalışmalarına  yeni binada, II. Meclis binasında başlıyor.

II. Meclis binası inşaatı 1923 yılında başlıyor. Mimar olarak Vedat Tek başlar, 1924 yılında da Meclisin karşısındaki binanın da yapımına başlar. 1925 yılında Meclis binasının büyük  bölümü bitmiştir, karşıdaki binanın temeli atılmıştır.  Vedat Tek ile yaşanılan anlaşmazlık sonucunda Mimar Ahmed Kemalettin Bey inşaatlara devam eder ve bitirir.

Bina, 27 Mayıs 1960’ tan sonra CENTO binası olur, 1979 yılında müze haline getirilir. Meclis 1961 yılında Bakanlıklardaki yeni binada faaliyetlerine devam eder.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK – 2. Meclis Binası

Ankara Palas;

İkinci Meclis’ in karşısındaki bina Ankara Palastır.  1924’ de Sağlık Bakanlığı olarak projelendirilir. Sonra, vekiller için kalacak yer sağlanması amacıyla  Ankara Vakıf oteli adıyla otele dönüştürülür. Bina, Mimar Ahmed Kemalettin  Beyin vefatı üzerine  Arif Hikmet  Koyunoğlu tarafından bitirilmiştir.

Bina, 1961 yılında Ticaret ve Sanayi Bakanlığına devredilmiş, 1982’de Dışişleri Bakanlığı bünyesine geçmiş ve konuk evi olarak kullanılmıştır.

Bina, 2018’ de Cumhurbaşkanlığı Müzeler ve saraylar dairesine devredilerek 2023’ de de müze olarak ziyarete açılmıştır.

Bir ek bilgi olarak; Mimar Ahmed Kemalettin Bey, şimdi Merkez Bankası binası olan yere bir otel yapmıştı. Çok güzel bir oteldi. Zeki Müren Ankara’ ya geldiğinde o otelde kalırdı.

Fotoğraflar: Cengiz PAMUK – Ankara Palas

Sayıştay Binası;

1925 yılında  inşaatı başlıyor. Mimarı Nazım Bey, müteahhiti de  Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’ dur. Bina I. Ulusal Mimarı tarzında yapılmış, daha sonra Alman Avusturya tarzı olan Viyana kübiğine dönülmüştür. Binanın dış cephesi tamamen yıkılarak yeni mimari anlayış uygulanmıştır. Bu uygulamayı Mimar Ernst Arnold Egli yapmıştır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK – Sayıştay Binası

Şehir (Millet) Bahçesi;

Abidin Paşa 1886’ da Ankara’ ya vali olur. Eski 100. Yıl Çarşısının bulunduğu alanı o zamanlar boş tabi; millet bahçesi yapar, ağaçlar dikilir, havuz yapılır. Ayaş Kaymakamı Mustafa Tevfik Bey, bahçenin köşesine han yaptırır. Üst katta 38 oda vardır. Altında da 8 dükkan vardır.  Bir tanesi lokanta, bir tanesi kahvedir. Ankara’nın ilk sineması Milli Sinema da bu hanın altındadır. Yine bahçenin ön tarafına Fresko’ nun Lokantası olarak tanınan lokanta açılır. Bu lokanta, Millet Bahçesi civarında açılan erken Cumhuriyet dönemi eğlence/yiyecek mekânlarından biridir. 1926 yılında bir yangında bu bahçedeki her şey yanar. Robert Oerley tarafından 1931- 32 yıllarında  ilk şehir çarşısı yapılır. Daha sonra 1969 yılında o da yıkılır yerine 1971 de 100.Yıl Çarşısı yapılır. O da yıkılıp günümüzde şimdiki park alanına dönüştürülür.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK – Millet Bahçesi Parkı

Ulus Meydanı;

Şimdi Ulus Meydanına geldik. Osmanlı döneminde burada meydan yoktur. Arka taraf Müslüman mezarlığıdır. Millet bahçesinin olduğu yer de Müslüman mezarlığıdır. Sümerbank binası yerinde bulunan kötü binalar Abidin Paşa tarafından yıktırılır ve oraya 1887’ de Taşhan  yaptırılır. Taşhan yapılınca halk buraya Taşhan meydanı demeye başlar. Taşhan 100 odalı bir oteldir. Meydan, Milli mücadele yıllarında Ulusal Egemenlik Meydanı adını alır, 1932’ de ise  adı Ulus meydanı olur. Bugün bulvar olan yollar  o zaman toprak yollardır. 1937’ de bütün yollar asfalt olarak bitmiştir. Meydan tam bir kent meydanı olarak ortaya çıkar.

Milli Mücadele zamanında Taşhan Cemal Taşhan tarafından  modern bir otele dönüştürülür. Yola bakan odalar da dükkana dönüştürülür. 1933’ de kamulaştırma planı çerçevesinde Taşhan kamulaştırılır. Ankara imar planını hazırlayan Jansen itiraz eder ama plan uygulanır. 1933’ de bina yıkılır ve   şimdiki bina yapılır.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi yanında Koç ailesinin yaptırdığı Koç işhanı vardı.

1920–30’ lu yıllarda yapılan ve Ankara’ da modern mimarinin erken örneklerinden sayılan Koç Han, o dönemin ticari yapılarından biridir; Koç ailesinin adıyla anılan ve Cumhuriyetin ilk yıllarına yakın bir dönemde inşa edilmiş binalardan biridir.

Koç’ un binasının yanında da Kulüp sineması vardı. O  da  sonra yıkıldı.

İş bankasının olduğu yerde Redif kışlası vardır. Bu kışlanın olduğu yere daha sonra  İş bankası binası yapılır. 1924 yılında  kurulan İş bankası Genel Müdürlüğü buraya taşınır.  Bina, İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmıştır.  Yapım yılı genellikle 1929 olarak belirtilmektedir. Bina uzun yıllar Banka’ nın “3. Genel Müdürlük” binası olarak işlev görmüş ve daha sonra müzeye dönüştürülmüştür.

2 Mayıs 2019 tarihinde binada yer alan müze, Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi adıyla açılmıştır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

İlk Başbakanlık Binası;

İlk Başbakanlık binamızın önüne geldik. Bu bina 1937 yılına kadar Başbakanlık binası olarak  hizmet vermiştir. Bina, Mimar Yahya Ahmet Bey tarafından 1925 yılında inşa edilmiştir. Daha sonra farklı kamu kurumlarına devredilmiştir; binanın bir dönem Maliye Bakanlığı olarak kullanıldığı bilgisi vardır. Günümüzde Üniversite tarafından kullanılmaktadır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Başbakanlığın karşısındaki bina Defderdarlık  binasıdır, Başbakanlığın yanındaki mahalle de İsmet  Paşa mahallesidir. İsmet Paşa mahallesi, 1912 Balkan harbinde gelen göçmenler için kurulmuştu. O zamanki adı Hamidiye mahallesidir. Orada bir de  Hamidiye mescidi vardır.

Fotoğraflar: Cengiz PAMUK

Zafer Heykeli;

Şimdi, Ulus’un simgesi olan Atatürk heykeline   gidiyoruz.   Yapım yılı 1927’ dir. Heykel, 1955’ de küçük bir yer değişikliği ile  şu an bulunduğu yere nakledilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşundan sonra, Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’ ndaki mücadelesini ve Atatürk’ ün önderliğini simgelemek amacıyla yapılmıştır. Heykelin yapımı  bir gazetenin  önderliğinde Ankara halkının katkılarıyla yapılmıştır.   Heykeltıraş Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel’ dir.

Atatürk’ün yüz ifadesi kararlı ve ileriye dönüktür; bu, Türk milletinin geleceğe güvenle bakmasını simgeler. Atatürk’ün yüzü batıya doğrudur. Ankara’ daki Atatürk heykellerinden birinin yüzü doğuya dönük diğerleri batıya dönüktür.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Bugünkü gezimiz yine geleneksel çay keyfi ve sohbetle bitti. Diğer gezide buluşmak üzere esen kalın.

İlter AKINOĞLU

Ekim 2025

ZAMANIN SESSİZ TANIĞI, SESSİZLİĞİN ŞİİRSEL ANLATISI: NATÜRMORT FOTOĞRAF

Natürmort fotoğraf, sessizliğin estetiğini araştıran bir sanat biçimi olarak, hem geçmişe hem bugüne ait bir dil konuşur.

Natürmort, kelime anlamı olarak “Ölü Doğa” olarak tanımlanır.  Sanat tarihinde çoğu zaman durağanlığın sembolü olarak anılsa da, özünde hareketin en derin biçimini taşır: Zamanın içsel akışı

Fotoğraf, bu akışı sabitleyen, ışıkla zamanı mühürleyen bir araçtır. Işığın kırıldığı her yüzey, gölgenin dokunduğu her nesne, izleyiciye bir şey söyler. Çoğu zaman sözcüklerle değil, sessizliğin diliyle.

Bu sessizlik, aynı zamanda güçlü bir dirençtir.

Günümüzün hızla akan görsel dünyasında natürmort, yavaşlamanın ve farkındalığın bir çağrısına dönüşür. Her objenin ardında bir hikâye, bir varoluş sorusu gizlidir. Bir fotoğrafçı için bu sahneler yalnızca estetik bir düzen değil; bir içsel denge arayışı, bir zamansızlık meditasyonudur.

Dolayısıyla natürmort, fotoğrafçının yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de kaydeder.
Bir kompozisyonun içinde ışığın yönü, gölgenin derinliği, renklerin sessiz uyumu… Bunların her biri, sanatçının iç dünyasının bir yankısıdır. Böylece fotoğraf, nesnelerin ötesine geçer; izleyiciyi kendi belleğine, kendi sessizliğine davet eder.

Bir odanın içinde sessizce duran bir masa…
Üzerinde bir fincanın bıraktığı yarım daire şeklinde iz, solmuş bir kitap sayfası, cam vazonun içinde son demlerini yaşayan bir gelincik.
Natürmort fotoğraf, işte bu sessizliğin dilidir — gündelik olanın içindeki ebediyeti kaydetme çabasıdır.

Akademik bağlamda natürmort, resim geleneğinden miras aldığı bir estetik ve anlam dünyasını fotoğrafın ışıkla yazılan yüzeyine taşır. 17. yüzyıl Hollanda resminde “vanitas” temasıyla ölümün kaçınılmazlığını simgeleyen çürük meyveler, solmuş çiçekler ve eriyen mumlar, modern fotoğraf sanatında da benzer bir ontolojik sorgulamayı sürdürür: Zamanın geçiciliği, nesnenin kalıcılığına nasıl tutunur?
Her fotoğraf, bir yitip gidişin ardından geriye kalan tortudur; bir hafıza biçimi, bir memento mori’dir.

Ancak natürmort fotoğraf yalnızca kaybın değil, varoluşun kırılgan güzelliğinin de şiiridir.
Fotoğrafçı, objeleri bir araya getirirken aslında bir sessizlik bestesi kurar:
ışığın kadifemsi dokunuşu, gölgelerin usulca çekilişi, yüzeylerde gezinen toz zerrecikleri…
Bu küçük evrenlerde insanın içsel dünyası, gündelik hayatın sıradan nesnelerinde yankı bulur.
Bir su bardağındaki yansıma bile, varlıkla yokluk arasındaki o ince çizgiyi görünür kılar.

Bugünün hız çağında, natürmort fotoğraf yavaşlığın ve dikkatin direnişidir.
Her kare, bir nefes aralığıdır; bakmayı hatırlatan, unutuşa karşı duran bir görsel şiir.
Bir çiçeğin eğilişinde tevazu, bir eski daktiloda hatıra, bir mum alevinde geçiciliğin sıcak izi saklıdır.

Natürmort, aslında fotoğrafın kendisine sorduğu bir sorudur:
“Yaşam, yok oluşun eşiğinde dururken bile nasıl bu kadar güzel olabilir?”

Fotoğrafçının yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de kaydettiği,
kompozisyonun içinde ışığın yönü, gölgenin derinliği, renklerin ve nesnelerin sessiz uyumu ile bütünleşen fotoğraf kareleri değerlendirme yaparken dikkate alacağım hususlar arasında olacaktır. Çünkü bu saydıklarımın her biri, sanatçının iç dünyasının bir yankısıdır.

Böylece fotoğraf, nesnelerin ötesine geçerek  izleyiciyi kendi belleğine, kendi sessizliğine davet edecek ve estetik bakış açısını güçlendirecektir.

                    

Kasım 2025

Seda FELEKOĞLU