GÖKYÜZÜNE BAKAN GÖZ: ASTRONOMİ VE ASTROFOTOĞRAFÇILIĞIN SANATSAL YOLCULUĞU

İnsanlık, var olduğu günden bu yana gökyüzüne bakarak anlam aradı. Kimi zaman bir yön bulma aracı, kimi zaman bir mitoloji kaynağı, kimi zaman da bilimsel merakın kapısı oldu yıldızlar. Bugün ise gökyüzü, yalnızca bilim insanlarının değil; fotoğraf sanatçılarının da en büyüleyici ilham kaynaklarından biri. Astronomi ve astrofotoğrafçılık, bilimin soğuk kesinliği ile sanatın duygusal derinliğini aynı karede buluşturuyor.

Carina Nebula of Southern Hemisphere. 5 times short Explosure for LRGB Channels, 5 times long explosure for HII-alpha channel.

Astronomi: Evreni Anlama Çabası

Astronomi, evrenin kökenini, yapısını ve gelişimini inceleyen bilim dalıdır. Yıldızlardan gezegenlere, galaksilerden bulutsulara kadar gökyüzündeki tüm cisimleri anlamaya çalışır. Fizik, kimya ve matematikle iç içe ilerleyen bu disiplin, evrenin nasıl çalıştığını çözmeye odaklanır.

Astronominin temel dalları, gökyüzünü anlamanın farklı yollarını sunar:

  • Astrometri: Gök cisimlerinin konumlarını ölçer.
  • Astrofizik: Yıldızların ve diğer cisimlerin fiziksel–kimyasal yapısını inceler.
  • Kozmoloji: Evrenin büyük ölçekli yapısını ve tarihini araştırır.
  • Göksel Mekanik: Cisimlerin hareketlerini ve birbirleriyle etkileşimlerini açıklar.

Bu bilimsel temeller, astrofotoğrafçılığın da altyapısını oluşturur. Çünkü gökyüzünü fotoğraflamak, yalnızca bir görüntü yakalamak değil; aynı zamanda evrenin işleyişini anlamaktır.

Yıldız Işığının Dili

Yıldızlardan gelen ışık, evrenin bize gönderdiği bir mektup gibidir. Tayf analizi sayesinde bu ışığın içindeki her çizgi, bir elementin imzasını taşır. Bu yöntemle yıldızların sıcaklıkları, yaşları ve kimyasal bileşimleri belirlenebilir. Bir fotoğrafçı için bu bilgi, gökyüzüne bakarken gördüğü ışığın aslında milyonlarca yıllık bir yolculuğun sonucu olduğunu hatırlatır. Bu farkındalık, çekilen her kareye ayrı bir anlam katar.

Astrofotoğrafçılık: Bilim ile Sanatın Kesişimi

Astrofotoğrafçılık, gökyüzünün fotoğraflarla belgelenmesi ve yorumlanmasıdır. Teknik bilgi gerektirir; fakat aynı zamanda güçlü bir estetik bakış ister. Çünkü gökyüzü, yalnızca bir bilimsel veri alanı değil, aynı zamanda sonsuz bir sanat sahnesidir.

Astrofotoğrafçılığın Kökeni

Astrofotoğrafçılığın tarihi, fotoğrafçılığın tarihine neredeyse paralel ilerler.

  • 1840: İlk başarılı astrofotoğraf 1840 yılında çekildi. John William Draper, Ay’ın ilk başarılı fotoğrafını Daguerreotype tekniğiyle çekti.
  • 1845: Güneş’in ilk fotoğrafı kaydedildi.
  • 1850’ler: Yıldızların ilk net fotoğrafları elde edildi.

Bu erken girişimler, bugün derin uzay fotoğraflarının ulaştığı sanatsal ve teknik seviyenin temelini oluşturdu.

Analogdan Dijitale: Gökyüzünü Kaydetmenin Evrimi

Analog dönemde film seçimi, ışık toplama kapasitesi ve uzun pozlama teknikleri belirleyiciydi. Takip sistemleri, yıldızların kaymasını engellemek için zorunluydu. Bugün dijital sensörler, yüksek hassasiyet ve düşük gürültü seviyeleriyle astrofotoğrafçılığı daha erişilebilir hale getirdi. Görüntü işleme yazılımları sayesinde derin uzay nesnelerinin detayları ortaya çıkarılabiliyor.

Ancak bir gerçek değişmedi: Gökyüzünü fotoğraflamak sabır, teknik bilgi ve sanatsal sezgi ister.

Gökyüzünü Fotoğraflamanın Sanatsal Teknikleri

Ay Fotoğrafçılığı

Ay, yüksek kontrastlı yapısıyla fotoğrafçılar için hem kolay hem de öğretici bir hedeftir.

  • Güçlü bir telefoto lens tercih edilir.
  • Manuel odaklama en iyi sonucu verir.
  • Hızlı enstantane ve düşük ISO, yüzey detaylarını korur.
  • Pozlama, Ay’ın parlaklığına göre dikkatle ayarlanmalıdır.

Beypazarı semalarından yakalanmış saf detaylarla Ay’ın kusursuz yüzeyi. Hidrojen Alfa filtresiyle alınan bu özel veriler, Ay’ın yüzey özelliklerinin bilimsel bir estetikle sunulmasına imkân tanır.

Gezegen Fotoğrafçılığı

Gezegenler küçük ve parlak hedeflerdir.

  • Yüksek büyütme gerekir.
  • Büyük piksel boyutlu gezegen kameraları tercih edilir.
  • Atmosferik türbülansın etkisini azaltmak için yüksek kare hızlı videolar çekilir.
  • Bu videolar daha sonra istiflenerek net bir görüntü elde edilir.

Güneş Fotoğrafçılığı

Güneş fotoğrafçılığı, en dikkat gerektiren alandır.

  • Özel güneş filtreleri zorunludur.
  • Filtre olmadan yapılan gözlem veya çekim hem ekipmana hem göze ciddi zarar verebilir.
  • Güneş lekeleri ve patlamalar, özel filtrelerle detaylı şekilde görüntülenebilir.
  • Güneş tutulmaları için ayrı hazırlıklar gerekir.

Gökyüzünün tam kalbinde, 4.6 milyar yaşında bir yıldız: Güneş. Saniyede 600 milyon ton hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji saçar. Işığı, yaklaşık 8 dakika 20 saniyede bize ulaşır.

Bulutsu ve Galaksi Fotoğrafçılığı

Bulutsular ve galaksiler, astrofotoğrafçılığın en estetik konularındandır.

  • Uzun pozlama süreleri şarttır.
  • H-Alfa gibi dar bant filtreler renk zenginliğini artırır.
  • Takip sistemi, Dünya’nın dönüşünü telafi ederek yıldız kaymasını engeller.
  • Çoklu pozlamaların istiflenmesi, derin detayları ortaya çıkarır.

NGC 1365, gökbilimcilerin “Büyük Çubuklu Sarmal Galaksi” dediği, evrenin en etkileyici yapılardan biridir. Yaklaşık 56 milyon ışık yılı uzaklıkta, Fornax (Ocak) takımyıldızında bulunur.

Küresel Küme Fotoğrafçılığı

Küresel yıldız kümeleri yoğun ve parlaktır.

  • Yüksek büyütme gerektirir.
  • Çekirdek bölgesinin aşırı pozlanmaması için dikkatli ayar yapılmalıdır.
  • Uzun pozlama, yıldız yoğunluğunu ortaya çıkarır.
  • Takip sistemi burada da kritik önemdedir.

M27 Halter Bulutsusu, ömrünün son evresindeki bir yıldızın uzaya saçtığı renkli gazlardan oluşan etkileyici bir gezegenimsi bulutsudur. Parlak mavi ve kırmızı tonlarıyla, evrenin dönüşüm ve yeniden doğuş döngüsünü gözler önüne serer.

Sonuç: Gökyüzüne Uzanan Sanat

Astrofotoğrafçılık, yalnızca teknik bir uğraş değildir; aynı zamanda evrenle kurulan bir bağdır. Her kare, milyonlarca yıllık ışığın bir anlık kaydıdır. Fotoğraf sanatçısı için bu süreç hem bilimsel bir keşif hem de estetik bir yolculuktur. Gökyüzünü anlamak, onu fotoğraflamakla daha da derinleşir; fotoğraflamak ise anlamayı zorunlu kılar.

Gökyüzüne bakan her fotoğrafçı, aslında kendi iç dünyasına da bakar. Çünkü evrenin sonsuzluğu, insanın merakını ve yaratıcılığını besleyen en büyük kaynaktır.

Mart 2026

Emre ÖZDEN

FOTOĞRAFTA “ZITLIK”

ilk bakışta yalnızca ışık değerleri arasındaki bir ayrım gibi görünse de —ki çoğu zaman gözün alışkanlığı bu kolay açıklamaya sığınmayı tercih eder— aslında daha derinde, daha yavaş ve daha sessiz bir örgütlenmenin sonucudur bu.

Biçimlerin, mekânların ve anlamların birbirine değmeden temas ettiği, birbirini itmeden var ettiği o narin gerilim alanının içinden doğar. Çünkü fotoğrafça bakış, çoğu zaman kendini fark etmeden, gördüğü şeyin karşısına onun zıddını çağırır; ışığın yanında gölgeyi, kalabalığın ortasında yalnızlığı, hareketin içinde durgunluğu arar ve böylece görüntü, yalnızca görülenin değil, hatırlananın ve hissedilenin de sahnesi hâline gelir.

Bu yüzden zıtlık, fotoğrafın yüzeyinde duran bir karşıtlık değil, zamana yayılmış bir deneyimdir; izleyicinin bakışında yavaş yavaş açılan, çocuklukta unutulmuş bir sokağın kokusu gibi ansızın geri dönen bir duyguya benzer. Bir figürün sert konturu ile arka plandaki belirsiz yumuşaklık arasındaki fark, yalnızca biçimsel bir ayrım değil, belleğin içindeki katmanları harekete geçiren bir çağrıdır. İnsan, o farkı seyrederken aslında yalnızca görmez; kendi geçmişinin gölgeleriyle de karşılaşır. İşte bu yüzden zıtlık, yalnızca görülen şeylerin değil, görülme biçimlerinin de karşılaşmasıdır.

Mekânsal karşıtlıklar bu gerilimi daha da derinleştirir; uzak ile yakın, açık ile kapalı, iç ile dış arasındaki geçişler, fotoğrafın içinde zamansız bir dolaşım yaratır. Göz, bir yüzeyden diğerine geçerken yalnızca mesafe kat etmez; aynı zamanda bir ruh hâlinden diğerine süzülür. Bir pencerenin ardındaki ışık ile onun önündeki gölge arasında, fark edilmeden kurulan o ince bağ, izleyicinin kendi varlığını görüntüye katmasına izin verir. Böylece fotoğraf, yalnızca görülen bir dünya değil, içinde yaşanan bir anıya dönüşür.

Kavramsal zıtlıklar ise bu sessiz yapıyı tamamlar; eski ile yeni, kırılgan olan ile kalıcı olan, sessizlik ile gürültü arasındaki karşılaşma, görüntünün içine yerleşmiş bir düşünce gibi ağır ağır kendini açar. Bu karşılaşmalar çoğu zaman görünmezdir, fakat hissedilir; izleyici onları adlandırmadan tanır, çünkü onların kökü kendi deneyiminde saklıdır. Ve belki de tam bu yüzden, ‘fotoğraftaki zıtlık’ hiçbir zaman yalnızca gözle görülen bir düzenleme değildir; o, bakış ile hafıza, görüntü ile zaman, gerçek ile sezgi arasında kurulan uzun ve kesintisiz bir diyalogdur. Sonunda zıtlık, fotoğrafın içindeki sessiz nabız gibi atar; izleyici onu doğrudan fark etmese bile onun ritmiyle bakar, onun temposuyla düşünür. Ve böylece fotoğraf, yalnızca bir anın kaydı olmaktan çıkar; karşıtlıkların birbirine değdiği o görünmez noktada, varlığın en kırılgan ve en kalıcı hâline dönüşür.

Mart 2026

Gültekin ÇİZGEN

FOTOĞRAFTA “GÖLGE”

Fotoğrafta gölge, ışığın yokluğu değil, görüntünün varlığına işaret eder. Gölge, fotoğrafa, boyut, derinlik ve duygu katan en güçlü kompozisyon öğelerinden biridir. “Işık” bize nesneyi gösterir, “gölge” ise bize o nesnenin karakterini (duygusunu) anlatır. 

Fotoğraf iki boyutlu bir düzlemdir ama gölgeler, nesnelerin hacmini ve dokusunu ortaya çıkararak görüntüye üçüncü bir boyut kazandırır. Çünkü “ışık” gösterirken, “gölge” saklar ve fotoğrafa dramatik bir anlatım katar. Bu da izleyicide merak ve gizem oluşturur. Hatta bazen gölgenin kendisi, nesnenin önüne geçerek ana konu haline de gelebilir.

“Chiaroscuro” tekniğini hatırlayalım. Işık ve gölge arasındaki keskin kontrastı kullanarak dramatik bir atmosfer yaratma tekniğidir. Işık ve gölge arasındaki keskin karşıtlığı kullanır, odak noktasını vurgular ve izleyicinin gözünü doğrudan konuya yönlendirir.  Bu da ciddiyet, gizem, içsel çatışma veya kutsallık duygusu uyandırmak için kullanılır.

Mart 2026

Doç. Dr. A. Beyhan ÖZDEMİR

ENSTRÜMANTAL

Enstrümantal, Türk Dili Kurumu (TDK)’na göre ‘sözsüz’ veya ‘araç durumu’ anlamına geliyor.

Sergideki fotoğrafları izlerken, yaylılar grubunun yani Mozart (Mondrian)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz.

Sergideki fotoğrafları izlerken, üflemeliler grubunun yani Schubert (Maleviç)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz.

Sergideki fotoğrafları izlerken, vurmalılar grubunun yani Beethoven (Kandinski)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz. Fotoğraflarda, minimalizmi, geometriyi, renkleri, dokuyu, dengeyi ve en önemlisi dünyanın sorunları olan göç ve sürgünü; haneye, insanlığa ve ülkeye tecavüzleri; kimlik, sansür ve adalet sorgulamalarını, deha müzisyenlerin duymadığınız ‘Enstrümantal’ melodileri eşliğinde ve sanatta (resim) çığır açan ustaların eserlerine (ve Fovizm’e) göndermeler yaparak izleyeceksiniz.

“Ne çekmek istediğini o bilir, ben bilmem; ama ne çektiğini o bilmez, ben bilirim.” Sartre’den ilhamla Mehmet YILMAZ

Ocak 2026

Ali DURMAZ

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: ANAFARTALAR CADDESİ

Ulus Atatürk Heykeli’nin önündeyiz. Bugün kalabalık bir grubumuz var. Herkes dinlemeye çok hevesli. Hocamız, Anafartalar Mağazası’nın önündeki yolu göstererek anlatmaya başlıyor.

Cumhuriyet’ ten önce de burada bir yol vardı. Bunu 1924 yılı Ankara haritalarından biliyoruz. Bent Deresi kavşağından Çıkrıkçılar’ a uzanan bu yolun esas güzergâhı ise Kaleye doğru devam ediyordu.

O dönem burası bugünkü gibi değildi; daha çok bir kasaba meydanı görünümündeydi. Halk, çevredeki taş yapılar nedeniyle buraya “Taşhan Meydanı” diyordu. Resmî bir adı yoktu.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Anafartalar Caddesi ve Karaoğlan

Anafartalar Caddesi’nin yapımına 1926’ da başlanır, 1929’ a kadar sürer. İsmini ne zaman aldığı bilinmez. Osmanlı’ nın son dönemi ve Cumhuriyet’ in ilk yıllarında, 1935–1940’ a kadar Bent Deresi kavşağına uzanan bölgenin adı Karaoğlan’ dır. Yolun iki yanında çarşılar vardır; yol “Karaoğlan Yolu”, çarşı ise “Karaoğlan Çarşısı” olarak bilinir.

Karşıda alüminyum kaplamalı küçük bina Koçzade Hanı’ dır. Meydanda İl Özel İdaresi tarafından 1927’ de yaptırılmış yedi bitişik dükkân bulunur. Karşılarında ise Ankara’ nın ilk modern taş yapılarından biri olan Taşhan vardır. Taşhan’ ın yol cephesine sonradan dükkânlar eklenir. Mimar Hermann Jansen’ in itirazlarına rağmen Taşhan 1933’ te yıkılır; yerine 1936’ da Sümerbank binası yapılır.

Taşhan’ ın yanında Şakir Bey Hanı vardır. Altında Zeybekler Kıraathanesi, ilerisinde Çankaya Kitapçısı bulunur. Han, İş Bankası tarafından satın alınarak Yeni Sinemaya dönüştürülür. Mavi koltukları ve Atatürk için ayrılmış locasıyla dönemin en modern sinemalarındandır.

Sosyal Hayat ve Çarşı Kültürü

O dönem Ankara’ da sosyal ve kültürel hayat oldukça canlıdır. Lokantalar, pastaneler, kıraathaneler doludur. Zincirli Camii’ ne gelmeden Kayseri Han, Yeni Dünya Gazetesi, Kızılırmak Kıraathanesi ve Ankara’ nın ilk hazır giyim mağazası Karamürsel bu bölgede yer alır. Yeni Dünya Gazetesi 1922’ de kapanır.

İlerideki İstanbul Oteli’ nin girişindeki İstanbul Pastanesi, şairlerin ve edebiyatçıların buluşma noktasıdır. Hisarcılar şiir ekolü burada toplanır. Pastane 24 saat açıktır. Tüm bu yapılar eski fotoğraflar üzerinden tek tek okunur.

Karaoğlan Çarşısı bir yangın sonrası yok olur; yerine iş hanı yapılır. O dönemde Atatürk Heykeli bugünkü yerinde değil, caddenin ortasındadır. Platformu farklıdır; Ankara taşı kullanılmış, meydan Arnavut kaldırımıyla döşenmiştir.

Şehir Çarşısı ve Roma Caddesi

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

1928–1930 arasında dükkânlar yenilenir. 1924 mübadelesiyle gelen Tamer Bey, 1926’ da Uğrak Şarküteri’ yi açar. Heykelin karşısındaki, bugün park olan alanda Şehir Çarşısı vardır. 1944’ te Raşit Taner burada Uğrak Lokantası’ nı açar. Ankara’ da ilk “ekmek arası” burada başlar. Raşit Taner, Ankara’ ya ilk piliç çevirme dolabını da getiren kişidir.

Şimdi Ulus Şehir Çarşısı binasının karşısındayız. Bu çarşı yapılmaya başlandığında temeller kazılınca Roma Caddesi ortaya çıkar. Cadde ortaya çıkınca Şehir Çarşısı projesi değiştirilir. Yine de çarşıdaki kafeler, Roma Caddesi’nin üzerine oturma alanları yapmış ve renkli mozaikler kapanmıştır. O caddenin üzerindeki sokak Bilen Sokak’ tır. Sokağın köşesinde Yıldız Lokantası vardır. Yanında Zevk Kıraathanesi, onun yanında Hürriyet Oteli bulunur. Otel 1908’ de yapılmıştır. Otelin yanında, meydana bakan Havuzlu Kahve vardır. Koç ailesi önce buraya yerleşmiş, alt katı dükkân, üst katı konut olarak kullanmıştır. Zevk Kıraathanesi’nin yerine 1923 yılında Zevk Lokantası açılır. Sahibi Çizmeci Mustafa’ dır. Lokanta, Ankara’nın ünlü lokantalarından biri olur.

Zincirli Camii ve Çevresi

Camiyi Ankaralı Mehmet Emin Efendi yaptırmıştır; 1685’ te Şeyhülislam olur. Caminin yanındaki bina da medrese olarak yapılmıştır. Şengül Hamamı, Suluhan ve Hasan Paşa Hamamı’ nı satın alıp onartır, Ankara’ da 20 çeşme yaptırır. Günümüzdeki restorasyonda kerpiç yerine kırmızı tuğla kullanılmıştır.

1960’ lı yıllarda burada bulunan dükkânlar artık yoktur; yıkılmışlardır. Bu sokağın meşhurlarından biri Akman Bozacısı’ ydı. Üçel Oyuncak Pazarı ve Şekerci Osman Nuri de buradaki dükkânlardandı. Osman Nuri ölünce oğlu Ali Uzun işi devam ettirmiştir. Saim Kohen’ in kundura dükkânı vardı; Atatürk’ ün ayakkabılarını onlar yapardı. Bursa Pazarı da bu cadde üzerindeydi. Çiçek Lokantası caminin karşısındaydı; şimdi Necatibey Caddesi’ nde hizmet vermeye devam etmektedir.

1967’ de buradaki dükkânlar yıkılmıştır. 1968’ de Anafartalar Çarşısı’ nın yapımına başlanmıştır. Ankara’ nın ilk yürüyen merdiveni buradadır. İç duvarları ve merdiven boşlukları Füreya Koral, Seniye Fenmen, Atilla Galatalı, Arif Kaptan, Cevdet Altuğ ve Nuri İyem’ in seramik panoları ve resimleriyle doludur. Burası adeta bir sanat galerisi gibidir.

Çarşının çapraz karşısında Kuyulu Cami ve Kuyulu Kahve bulunuyordu. Cami 13. yüzyılda yaptırılmıştır. Yaptıranı Hoca Paşa’ dır. “Hoca” ismi, Paşa’ nın Ahi Şerafettin Camii mütevelli heyetinde olmasından gelir. Ankaralılar bu nedenle ona Hoca der. İşin sürprizi şudur ki Paşa aslında bir erkek değil, kadındır. O tarihlerde Ankara’ da kadınlar oldukça faaldir.

Hocamız başka bir hikâyeyle devam eder. Çamlıhemşinli Kasım Bey, kardeşleri Ahmet ve Osman ile birlikte üç kardeş olarak Ankara’ ya gelirler. Ulus’ ta, eski Maliye’ nin arka tarafında, Hükümet Caddesi’ nde Karadeniz Lokantası’ nı açarlar. 1959 yılında Kocatepe yapılırken, dönemin yöneticileri “Hacı Bayram Camii’ nin avlusundan bakıldığında Kocatepe görünsün” diyerek aradaki bütün binaların yıkılmasını ister. Bu süreçte lokantanın da bulunduğu binalar ve cami yıkılır.

Kasım Bey’ in oğlu İrfan, Necatibey’ de 1961 yılında Karadeniz Lokantası’ nı açar. Daha sonra lokantayı Dost Kitabevi’ nin bulunduğu binada sürdürür. 1994’ te ise burayı da kapatır.

Tahtakale Çarşısı

Şimdi, Anafartalar Çarşısı’ nın biraz ilerisinde Tahtakale Çarşısı’ nın önündeyiz. Bu bölge, yangınlardan çok etkilenen bir bölgedir. Tahtakale ve çevresi tamamen yanmıştır. Çok önemli yapılar vardı, ancak hepsi yok olmuştur. Karşımızdaki sarı bina Erzurum Oteli’ dir. 1917 yılında yapılmıştır; o dönemde adı Abdullah Apartmanı’ dır. Mimarı Ali Rasim Cengiz’ dir. 1930’ lu yıllarda otel ihtiyacı ortaya çıkınca bina otele dönüştürülmüştür. 1964’ te adı Erzurum Oteli olur. Yandaki bina ise Avrupa Oteli’ dir; o da 1917 yılında yapılmıştır. Yolun karşısında, Hacı Bayram Camii tarafındaki sarı bina Berlitz Oteli’ dir. Otelin alt katında Ruşen Pastanesi vardı; hâlen pastane olarak hizmet vermektedir. Pastanenin sahibi Mustafa Bey, oteli satın alıp restore ettirmiştir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Berlitz Oteli’ nin yanındaki köşe binada 1956 yılında GİMA kurulmuştur. Günümüz AVM’ leri gibi, her şeyin bulunduğu bir alışveriş merkeziydi.

Yolumuza devam ediyoruz. Tahtakale Çarşısı’ nın caddeye bakan tarafında, eskiden kalma güzel bir binanın karşısındayız. Hocamız şimdi bu sıradaki binaları anlatacak.

Burada Üç Nal Meyhanesi vardı. İsminin neden Üç Nal olduğunu biliyor musunuz? Karşıda, yeşil tenteli Garanti Bankası’ nın olduğu yerde bir pasaj girişi var. O sokak Konak Sokak’ tır. Sokağın girişinde bir Ankara konağı bulunur. Bu konak, Şinasi Baray’ ın babaannesinin evidir. Daha sonra Şinasi Baray, konağın altındaki ahır kısmını restore ederek 1946 yılında meyhaneye dönüştürür ve kapısına üç nal çakar. Bu nedenle adını Üç Nal Meyhanesi koyar. Burası, şairlerin ve yazarların geldiği, kadınların da gidebildiği bir meyhanedir. Şairler, duvarlara kendi şiirlerini yazarlar. Orhan Veli, “Üç Nal’ a gelen dört nala gider” yazarak pahalılığına vurgu yapar. Garip Şairleri ve Hisarcılar şiir grubu da buraya gelirdi. Bu bina zaman içinde yıkılmıştır. Bu binanın yanında Akbak Kitabevi’ nin bir şubesi vardı. Dergi ve kitap satışları yaparlardı. Köşede, köşesi yuvarlak olan bina Paket Postanesi’ ydi. Onun yanındaki beyaz bina ise Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü’ ydü; 1964’ te Basın ve Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü adını almıştır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Karşımızdaki Büyük Apartman, Koç’ un dedesi tarafından iki katlı olarak yaptırılmıştır. Alt katında dört dükkân vardır. Vehbi Koç’ un ticarete başladığı yerler bu dükkânlardır. Anafartalar Caddesi yapılırken o konak yıkılır. Caddenin yapımı tamamlandıktan sonra Vehbi Koç bu büyük apartmanı yaptırır. Binanın ilk kiracıları Devlet Demiryolları ve Deniz Yolları’ dır. Daha sonra Ankara İmar Müdürlüğü buraya taşınır. Ardından VEKAM (Vehbi Koç Araştırma Merkezi) binayı restore ederek kullanmaya başlar.

Şimdi Eski Ankara Belediyesi Binası’ nın önündeyiz. Hocamız anlatmaya devam ediyor.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Buradan Posta Caddesi Kavşağı’ na kadar olan bölge Balık Pazarı olarak anılır. Belediyelerin kuruluşu 1871 Vilayetler Nizamnamesi ile olmuştur. Mimar Nezihi Erdem’ in tasarımıyla bu bina 1949 yılında yapılır. Binanın çaprazında eskiden Ankara Memurları Tüketim Kooperatifi vardı. 1950 yılında kooperatif binası yıkılır ve yerine köşedeki beyaz bina yapılır. Bu bina önce Yeni Yalova Oteli, daha sonra Alper Oteli olarak kullanılmıştır. Hâlen üzerinde Alper Oteli yazısı bulunmaktadır.

Karşımızdaki sarı binayı kimin yaptırdığı bilinmemektedir. Yanındaki bina Mermercizade Han’ dır. Mimarı Hasan Hadi Bey’ dir. Yapıldığından beri bina aynı hâliyle korunmuştur.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Kuleli yapı Ali Bey Apartmanı’ dır. Mimarı Ali Rasim Cengiz’ dir. 1917 yıllarından kalma bir binadır. Bu bina eskiden doktorlar tarafından kullanılırmış. Günümüzde ise Sağlık Bakanlığı tarafından kullanılmaktadır. Sarı bina Toygar Apartmanı’ dır. Toygarlar, Ankara’ nın eski ailelerindendir. Toygarzade Naşit Bey tarafından yaptırılmıştır. Apartmanın altında Apa Kundura bulunuyordu.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Karşıda gördüğümüz bina Köklü Han’ dır. 1930’ lu yıllarda yapılmıştır. Üçel Manifatura bu binadaydı. Daha sonra 1969’ da Kızılay’ a, Ayhan Mağazası olarak taşınmıştır. Binanın tepesindeki odaya “kuşgözü” ya da “cihannüma” denir.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Karşısındaki bina Vakıf Han’ dır. Eskiden bu binanın yerinde Karmen Meyhanesi vardı. Burası sanatçıların toplandığı bir yerdi. Bina yıkılarak yerine Vakıf Han yapılmıştır. Hanın altında Ülkü Mağazası bulunur, kadın ve çocuk kıyafetleri satılırdı. Yine karşıda Hanif Han vardı. 1930’ ların başında yapılmıştır. İlk adı Çankırı’ nın Halk Pazarı’ dır, daha sonra Hanif Han adını alır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Sarı bina Anafartalar Apartmanı’ dır. Binanın cephesi, caddeye uyumlu olacak şekilde yuvarlatılmıştır. Yanındaki bina Caferoğlu Apartmanı’ dır. Onun da farklı bir mimarisi vardır; balkonları kapatılmıştır.

Yolun sol tarafında Uzun Çarşı vardı. Yol, arka taraftan Ahi Elvan Camii’ ne kadar uzanır. Osmanlı döneminde büyük kentlerde uzun çarşılar bulunurdu. Karşıda “Taşçıoğlu” yazan kahverengi binanın iki katının mimarisi farklıdır. Birinci kattaki çıkma bölüm moda terzihanesidir. Üst katı ise bir dişçi ve bir avukat tarafından yazıhane olarak kullanılmıştır. Günümüzde bina Taşçıoğlu’ na aittir.

Yolun sağındaki binaların arkasında Aziz Klemens Kilisesi kalıntıları vardır. Ankara Piskoposu olduğu söylenen Klemens, önemli bir din adamıdır. Roma, Hristiyanlığı 314 yılında kabul etmiştir. Daha önceki yasaklar döneminde, 303 yılında Roma idaresi Aziz Klemens’ i öldürür. 5. yüzyılda Hristiyanlar, onun anısına burada bir kilise yapar. 23 Ocak’ ta Hristiyanlar Klemens’ i anarlar. Kilise, 1917’ deki yangında yanmıştır.

Karşımızdaki kuleli bina Ankara Pasta Salonu’ dur. 1960’ lı yıllara kadar  bütün bina pasta salonu olarak hizmet vermiştir. Pembe bina, Nuri Conker tarafından 1923 yılında yaptırılmıştır. Adı Sakarya Apartmanı’ dır. Nuri Conker, Atatürk’ ün sınıf arkadaşıdır. Apartmanın altında Eyüp Sabri Kolonyaları dükkânı vardı. Eyüp Sabri, Veteriner Fakültesi’ nde teknik eleman olarak çalışmıştır. Emekli olduktan sonra kolonya işine başlamıştır. Yandaki dükkân ise “Dikiş Dünyası” olarak bilinir ve Ankara’ nın ilk Singer bayisidir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Biraz yürüdükten sonra gösterişli bir binanın önüne geldik. Bina, ilk yapıldığında Adalet Bakanlığı olarak kullanılmıştır. Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’ne özgü özellikler taşıyan yapı, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’ nun imzasını taşır. Üç katlı bina, karşılıklı iki blok hâlinde yükselir. Bloklar arasındaki bağlantı, görkemli merdivenler ve bina içindeki koridorlarla sağlanır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Şimdi Denizciler Caddesi’ nin başındayız. Burada Boğaziçi Lokantası’ nı konuşacağız. Anafartalar Caddesi’nden Denizciler Caddesi’ ne döndüğünüzde, hemen soldaki binada bulunur. Lokanta, babası Arnavutluk’ tan göç eden Mehmet Raci Boyacıoğlu tarafından 1956 yılında açılmıştır. Mehmet Raci, ailesinin mesleği gereği İstanbul’ da aşçılığa başlar ve burada ustalaşır. Çiçek Lokantası’ nın sahibi Arnavut Hüsamettin, Mehmet Raci’ nin eniştesidir. Mehmet Raci’ yi Ankara’ ya çağırır. Eniştesiyle birlikte çalışmaya başlar ancak sürdüremez; kendi lokantasını açmaya karar verir ve Boğaziçi Lokantası’ nı kurar. Günlük menüsünde 50–60 çeşit yemek bulunur. Lokanta hâlen hizmet vermektedir.

Lokantanın bulunduğu bina da yine tarihi bir binadır.

Burası, ilk Maliye Bakanı Fehmi Ataç Bey’ in apartmanıdır. Fehmi Ataç, Birinci Meclis’ ten itibaren sekiz dönem milletvekilliği yapmıştır ve 1924’ e kadar Maliye Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Tüm harcamaları kayda aldırmış; dönemin savaş finansmanını ve subay maaşlarını aksatmadan ödetmiştir. Binanın mimarı Hasan Hadi Bey’ dir. Arif Hikmet Koyunoğlu ise inşaatın yüklenicisidir. İnşaat 1925’ te başlar, 1927’ de tamamlanır. Bina 1950 yılında Büyük Otele dönüştürülür ve Ankara’ nın ilk modern oteli olur. Daha sonra kısa bir süre iş hanı olarak kullanılır. 1992’ de Nedim Bey  tarafından satın alınır ve binanın adı  Babasının, annesinin ve kendisinin isimlerinin ilk iki harflerinin birleşimiyle ortaya çıkan isim  “Gülhane” olur.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Şimdi, altı dükkânı bulunan, üstünde üç kat daire ve en üstte “kuşgözü” denilen odalar yer alan, köşeleri yuvarlak pembe bir binanın önündeyiz.

Bina 1925–1928 yılları arasında yapılmıştır. Mimarı Yahya Ahmet’ tir. Yahya Ahmet, Birinci Meclis binasının da mimarıdır. Bazıları bu binanın mimarının Mimar Kemalettin olduğunu söyler; ancak Mimar Kemalettin’ in bu yapıda inşaat yüklenicisi olduğu düşünülmektedir. Dairelerin sahipleri genellikle doktordur.

Bu binada “Ankara Cinayeti” işlenmiştir. O sırada İstanbul’da bulunan Agatha Christie, bu cinayet nedeniyle Ankara’ ya gelir ve “Bu cinayet tam bir roman konusu” der. 16 Ekim 1945 günü, akşam saat 19.00 civarında silah sesleri duyulur. Üçüncü katta, beş numaralı dairede bir göğüs hastalıkları doktoru yaşamaktadır. Doktorun hizmetini yapan kadın, “Yetişin, doktor beyi öldürdüler!” diye bağırarak daireden fırlar. İki gün sonra Reşit Mercan gelip teslim olur ve “Ben öldürdüm” der. Ancak kaçarken bıraktığı şapka kendisine uymaz ve anlattıkları çelişkilidir. Dava çözülemez; Ankara’ da davaya müdahaleler olunca dosya Bolu’ ya taşınır. Sonradan ortaya çıkar ki Reşit Mercan’ ın Robert Kolej’ den sınıf arkadaşı Haşim Orbay cinayeti işlemiştir. Haşim Orbay, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ ın oğludur. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ ın, cinayeti üstlenmesi için Reşit Mercan’ a baskı yaptığı da ortaya çıkar. Nevzat Tandoğan, mahkeme tarafından ifadeye çağrıldığında intihar eder. Bir hafta sonra Kazım Orbay da Genelkurmay Başkanlığı’ ndan istifa eder. Cinayetin nedeni ise hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Yemek konusundan eğitim konusuna geçiyoruz. Karşıda yine görkemli bir bina var. 1924 yılında yapılmıştır. Yapıldığında adı Gazi ve Latife Hanım Numune Mektepleri’ dir. Mimarı Muhsin Kemal Paksoy’ dur. Atatürk boşandıktan sonra okulun adı Gazi İlkokulu olur. 1934’ te Atatürk İlkokulu adını alır. Daha sonra Anafartalar Lisesi’ ne dönüşür; günümüzde ise Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi olarak kullanılmaktadır.

Akba Yayınevi’ nin merkezi de karşıdaki dükkânların arasındaydı. Adresi Anafartalar Caddesi 69 numaraydı. Aka Gündüz, Kemal Salih Sel, Bilal Akba ve Adil Akbay ortaklarıydı. O dönemde yerli ve yabancı kitap ile gazete dağıtımı ve satışı yapıyorlardı. İsmi, ortaklarının isimlerinin baş harflerinden oluşmaktaydı. Fotoğraf ve resim malzemeleri de satarlardı. Kedi kafalı bir amblemleri vardı. Çok sayıda kitap yayımladılar. Ortaklarının ölmesi üzerine faaliyetleri durdu. Sonradan ortak olan İhsan Uras Bey, 1963–64 yıllarında kitabevini yeniden canlandırdı.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Karşıdaki bina Çocuk Esirgeme Kurumu binasıdır. Mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu’ dur. Üç blok halinde yapılmıştır. Kare pencereler başlangıçta boşluktu, sonradan bu boşluklar kapatılmıştır. Şimdi karşıda İl Müdürlüğü denilen yerde bir blok daha vardı; il müdürlüğü yapımı için o blok yıkılmıştır. Caddeye Anafartalar ismi verilmeden önce burası Çocuk Sarayı Caddesi olarak bilinirdi.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Bu bina, Ankara İkinci Dönem İstiklal Mahkemesi binasıdır. Şeyh Sait İsyanı nedeniyle görevi 1927 tarihine kadar devam etmiştir. İstiklal Mahkemesi’ nin nezarethanesi de Şengül Hamamı’ nın oradaki eski Rum Çocuk Yuvası’ ydı. Bina şimdi Ankara Üniversitesi’ ne aittir. Bu otoparkın yerinde Cumhuriyet’ in ilk yıllarında Rus Büyükelçiliği vardı. 15 Ağustos 1922’ de Fransızlar tarafından yakıldığı ortaya çıkar. Yangın sırasında 21 bina ve bir cami de yanmıştır. Yangın, Büyük Taarruz’ dan hemen önce çıkarılmıştır. Bina yeri hâlen boş olarak durmaktadır. İlk Rus Büyükelçisi’ nin adı Medivani’ dir. Büyükelçi, manzara nedeniyle caminin şerefiyesine çıktığı bir gün oradan düşerek hayatını kaybeder.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Kurşunlu Camii 16. yüzyılda yapılmıştır. 1921 depreminde zarar görmüş ve onarılmıştır. Şimdi caminin yanındaki meydandayız; burası Samanpazarı’ dır. Burada Cehabiye Medresesi ve Camii vardı. Yine burada Nakşibendi Kocadoğulu Medresesi,   Şeyh Hüseyin Türbesi vardı. Medrese, Millî Mücadele’ nin Ankara’ da ilk başlatıldığı yerdir. Müderrisi Sadullah Efendi’ dir. Aynı zamanda Nakşibendi şeyhidir. Sadullah Hoca, Millî Mücadele için eski bir asker komutasında bir çete kurar. İzmir işgal edildiğinde ilk miting de Ankara’ da yapılır.

Abidin Paşa, Ankara’ ya ilk suyu getirdiğinde Samanpazarı’ nda çok büyük bir çeşme yaptırmıştır. Çeşmenin 12 lülesi varmış, daha sonra o da yıkılmıştır.

Samanpazarı Meydanı’ na daha sonra Samanpazarı Parkı yapılır. 1935–40 yıllarında İnci Gazinosu park alanına inşa  edilir. Meydan rüzgârlı olduğu için Ankaralılar buraya Esen Park derdi. Gazinonun alt tarafında dükkânlar vardı; gündüzleri gazinonun bir kısmı çay bahçesi olarak kullanılırdı.

Meydanın karşı tarafında PTT binası vardır. 1935 yılından beri kullanılmaktadır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Bir gezimiz daha bitti, şimdi çay keyfi zamanı. Gezdiğimiz yerleri yeniden konuşacak, tarihin derinliklerinde gezimize çay sohbetiyle devam edeceğiz. Ankara’ yı gezmeye devam edeceğiz. Gelecek ayki gezimize sizleri de bekleriz.

İlter AKINOĞLU

Şubat 2026

BEYAZ

Beyaz, fotoğrafta yalnızca bir renk değil; ışığın özü, sessizliğin ve arınmanın görsel karşılığıdır. Tüm renkleri içinde barındıran ama aynı zamanda onları görünmez kılan bu ton, fotoğrafçı için en zorlayıcı ve en dürüst alanlardan biridir. Beyaz, hatayı affetmez; ışıkla kurulan ilişkinin, ton geçişlerinin ve kompozisyon disiplininin ne kadar sağlam olduğunu hemen ortaya koyar.

Sanatsal açıdan bakıldığında beyaz; boşlukla, sadelikle ve minimalizmle güçlü bir bağ kurar. İzleyiciyi detaydan çok duyguya, anlatıdan çok sezgiye yönlendirir. Bir yüzey, bir kar manzarası, bir duvar ya da bir ten tonunda beliren beyaz; doğru kullanıldığında fotoğrafa zamansızlık, dinginlik ve şiirsel bir derinlik kazandırır. Beyazı başarıyla kullanan fotoğraf, yüksek sesle konuşmaz; ama uzun süre akılda kalır.

Şubat 2026

İzzet KERİBAR

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: HERGELE MEYDANI VE YAHUDİ MAHALLESİ

Yağmurlu bir gündü. Ama öyle romantik, hafif bir yağmur değil! Ankara’nın özlemini çektiği bir yağmur yağıyordu. Biz Ankara sevdalıları, hocamız Vedat Oygür önderliğinde Ankara’yı keşfetmeye devam ediyoruz. Bu sefer rotamız Hergele Meydanı, Yahudi Mahallesi ve civarı.

Gençlik Parkı’nın karşısındaki Melike Hatun Camii önünde arkadaşlarımızla buluştuk. Hocamız anlatmaya başladı. Melike Hatun, Ankara tarihindeki önemli kadınlardan biridir. Adı verilen bu cami 2017 yılında yapılmıştır, mezarı ise biraz ileridedir. Oraya gideceğiz.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Caminin avlusundan karşıya bakarak hocamız anlatmaya başladı:
“Bu meydan Hergele Meydanı’ dır. Kibarlık olsun diye bir dönem Hergelen Meydanı da denilmiştir. Aslında burada eskiden büyükbaş hayvanlar satılırdı; hergele de onlara denilirdi. İsmi buradan gelmektedir. Caminin de bulunduğu çevre eskiden Kanlıgöl denilen, yer yer bataklık ve çayırlık bir alandı. Bir göl kalıntısıydı. Gençlik Parkı’nın bulunduğu alan tamamen bataklıktı, cami çevresi ise çayırlıktı. Bu çevre Ankara halkı tarafından Celali isyanlarından korunmak için surlarla çevrilmişti. Halk büyükbaş hayvanlarını buradaki kapıda çobanlara teslim eder, akşam da geri alırdı. Bu nedenle buranın adı Hergele Meydanı olmuştur.”

Daha sonra buraya Sultan Meydanı ve Abdil Meydanı da denilmiştir. Cumhuriyet döneminde bu bölgeye itfaiye merkezi kurulması nedeniyle İtfaiye Meydanı adını almıştır. Daha sonra Opera Meydanı denilmiş, günümüzde ise Necmettin Erbakan Meydanı olarak anılmaktadır. Caminin avlusunun karşısından geçen caddenin adı Adnan Saygun Caddesidir. Çevredeki İstiklal Mahallesi’ndeki evler için yıkım kararı alınmıştır; yıkılmadan önce bu bölgeyi anlatmak istedik.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Yürüyüşümüze devam ettik. Karyağdı Hatun Türbesi’ ne geldik. Karyağdı Hatun, Eskicizadelerden Selahattin Ağa’ nın kızıdır. Bahadır Efe ile evlenmiştir. Ağustos ayında, hamileyken aşermiş ve kar istemiştir. Eskiden kar, pekmezle karıştırılarak yenirdi. Tarih 1700’ lerin başlarıdır. Efe dağa kar getirmeye gider. Bu sırada karısı o kadar çok dua eder ki şehre de kar yağmaya başlar. Kadın bu heyecanla dışarı çıkar, üşütüp hastalanır ve vefat eder. Türbe, Karyağdı Hatun’ un babası tarafından yaptırılır.

Çerkes Sokak’ a doğru ilerliyoruz. Her yer yağmur; yollardan sular akıyor. Çerkes Sokak’ taki çarşı, Ankara’ nın en eski çarşılarından biridir. Çarşının içinden Melike Hatun Türbesi’ ne doğru yürüdük.

Hocamız anlatmaya devam etti; Melike Hatun Türbesi eskiden bahçe içindeydi; çevresinde ağaçlar vardı. Günümüzde ise türbenin etrafı betonla çevrilmiştir. Melike Hatun, Selçuklu Hükümdarı III. Alaaddin Keykubat’ ın kızıdır. O dönemde Ankara’ da ticaretle uğraşan kadınlardan biridir. O yıllarda kadınlar, erkekler kadar ticaret hayatının içindedir. Türbenin karşısında eskiden camisi bulunmaktaydı. Bu caminin kapıları bugün Etnografya Müzesi’ ndedir. Sokağın diğer tarafında Kara Medrese (Sevdaviye Medresesi) vardır. Hacı Bayram Veli burada müderrislik yapmıştır. 1405 yılında Eynebey Hamamı yapılmıştır; hamamın yapımında Melike Hatun da ortaktır. Bu mahalleye Cumhuriyet’ e kadar Melike Hatun’ dan dolayı Hatuniye Mahallesi denmiştir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Şimdi Eynebey Hamamı’ nın önündeyiz. Eynebey, I. Murat’ın subaşısıdır. Hamam sadece erkekler içindir. Girişinde bir havuz bulunmaktadır. Hamam, 1700’ lerden sonra tamamen harap olur. 1924’ ten sonra belediye tarafından gaz deposu olarak kullanılır. 1992’ de onarılır ve yeniden işletmeye açılır.

Karşısında Gazi Lisesi vardır. Lisenin yapılış tarihi 1936’ dır ve Ernst Egli tarafından yapılmıştır. Okulun önünde geniş bir avlu bulunmaktaydı; bu avluda dört adet özgürlük heykeli vardı. Günümüzde bu heykellerin nerede olduğu bilinmemektedir. Okulun bulunduğu yerde eskiden Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykavus’ un konağı vardı. Keykavus’ un koltuğu bugün Etnografya Müzesi’ ndedir. Konağın son sahibi Celalettin Karaca Bey’ dir. Konak, 1936’ da okul yapılmak üzere yıkılmıştır.

Yolumuza devam ediyoruz ve 15. Yıl Kıraathanesi’ nin önüne geliyoruz. Günümüzde burada bir cami bulunmaktadır. Kıraathane, Cumhuriyet’ in 15. yılında yani 1938’ de açıldığı için bu adı almıştır. O dönemlerde burası bürokrasinin merkezidir; gazeteciler, yazarlar burada toplanır. Kahvehaneler birer kültür ortamıdır. 1945 yılında burada “Ankara Cinayeti” olarak bilinen olay yaşanır. Katil Haşmet Orbay, silahı bu kıraathaneden aldığını itiraf eder. Haşmet Orbay, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ ın oğludur.

Bit Pazarı’ nda dolaşmaya devam ediyoruz ve Yenice Camii’ nin önüne geliyoruz. Caminin 1700’ lü yıllardan kaldığı tahmin edilmektedir. Caminin bulunduğu yer, 1924’ lerde şehrin sınırıdır; buradan sonra yerleşim yoktur.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Şimdi Kağnıcıoğlu Camii’ nin önündeyiz. Bu meydan Kağnı Pazarı Meydanı olarak anılır. Burada kağnılar satılmaz; kağnılarla çevreden getirilen odunlar satılırdı. Caminin yanında Mermerzade Medresesi bulunmaktadır.

Ardından Leblebicioğlu Camii’ nin önüne geliyoruz. Cami, 1713 yılında Ankara Müftüsü için oğlu tarafından yaptırılmıştır. Leblebiciler, Ankara’ nın önde gelen ailelerindendir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Bit Pazarı’nın içinden geçerek Eskicioğlu Camii’ nin önüne geldik. Buradan Yahudi Mahallesi başlar. Osmanlı döneminde Yahudiler vatanlarını terk ederek geldikleri için mahallenin adı Öksüzce olarak anılmıştır. Cami, o dönemlerde Öksüzce Mahalle Mescidi olarak bilinmektedir. 1572’ de Yeniçeri Bölükbaşı Ali Ağa mescidi onarır ve minber koyarak camiye çevirir. 1806–1807 yıllarında Eskicizadelerden Hacı Emin Efendi tarafından onarılır ve adı Eskicioğlu Camii olur. Caminin kapısı, yapılışından bu yana özgün hâliyle korunmuştur.

Yahudi Galatlar, MÖ 200’ lü yıllarda Ankara’ ya gelmeye başlamıştır. Bunlara Romanyotlar denir. 1346 yılında Orta Avrupa’da veba salgını çıkınca Katolikler salgının sorumlusu olarak Yahudileri gösterir; Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınır. Bunların bir kısmı Ankara’ya gelir ve Aşkenazlar olarak adlandırılır. Aşkenaz, Orta Çağ İbranicesinde Almanya anlamına gelir. 1492’ de Endülüs Emevi Devleti yıkılınca İspanya ve Portekiz’ deki Yahudiler sürgün edilir; II. Bayezid döneminde Osmanlı topraklarına, bir kısmı da Ankara’ ya getirilir. Bunlara Sefarad Yahudileri denir. Sefarad, İbranice’ de İberya anlamına gelir. Son olarak 1800’ lü yıllarda Kırım’ dan gelen Karay Yahudileri yerleşir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Yahudi Mahallesinin girişinde Vedat Bey anlatmaya devam eder; Burada eskiden Yahudi kız mektebi bulunmaktaydı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ yla okulun adı Ravzai Terakki Türk Musevi Karma Mektebi olur. Bu okula Ermeniler, Yahudiler ve Müslümanlar birlikte devam eder. Okul 1936’ ya kadar eğitim verir, daha sonra yıkılır ve yerine park yapılır.

Öksüzce Mahalle Hamamı 1465 yılında yapılmıştır. Yanında bir medrese bulunmaktadır; çevresi eskiden ağaçlıktır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Albayrak İlkokulu çok eskidir. Bir yangın sonrası  yıkılır ve sonra 1956’ da Sakalar İlkokulu yapılır. Mahallenin adı da Öksüzce’ den Sakalar’ a dönüşür.

Otistik sanatçı Muhammed’ in evinin yanından geçerek gezimize devam ediyoruz. Hundi Hoca Mescidi’ nin önüne geldik. “Hundi” Arapçada kaynak anlamına gelir. Mescidin tavanını tutan iki ahşap sütun vardır; üzerlerinde sütun başlıkları bulunur. Tavan hatılları ve kirişleri mavi, kırmızı ve sarı renkli gül ve lale motifleriyle süslenmiştir. Mihrabı özgündür. 14. yüzyıla ait bir eserdir.

Mahalle içinde yürüyüşe devam ediyoruz. Eski bir Ankara evinin önünden geçiyoruz; hocamız bu evin Albükrekler’ e ait olduğunu söylüyor. Biraz ileride çeşmesi bulunmaktadır. Daha ileride Yahudi Mektebi Müdürü David Kresler’ in evi vardır. Günümüzde bu evler boştur. Bir başka evin en üst katında  balkon gibi çıkıntılı oda vardır; bu tarz, binanın en üst katında bulunan balkonlu odaya  cihannüma, Ankaralıların deyimiyle kuş gözü denilirmiş.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Biraz ileride restore edilmiş beyaz bir bina görüyoruz. Burası Araf Albükrek’ in evidir. Bakanlık tarafından satın alınarak onarılmıştır. Evin çaprazında Ankara Sinagogu bulunmaktadır. Eskiden düğün ve cenazelerde açılırken, artık kullanılmamaktadır. Sinagogun ana binası 1907 yılında İtalyan mimarlar tarafından restore edilmiştir. Biraz ilerisinde 1899’ da yapılan beş sınıflı Musevi erkek mektebi vardı. 1924’ te karma okula dönüştürülmüş, daha sonra yıkılmıştır.

Yürüyüşe devam ediyoruz. Beyaz bir binanın önündeyiz; burası Himaye-i Etfal Binasıdır. Kurtuluş Savaşı’ nda şehit olanların çocuklarıyla ilgilenilmesi için kurulmuştur. İleride Şengül Hamamı vardır ve hâlâ faaliyettedir. Karşısında eskiden Rum Erkek Mektebi ve Rum Çocuk Yuvası bulunmaktaydı. Rum Erkek Mektebi, Millî Mücadele sırasında Ankara’ya gelen İttihatçıların yatakhanesi olur. 1923’ te Türk Ocağı’ na dönüştürülür. Arkasındaki kız mektebi I. Dünya Savaşı’ nda hastane olarak kullanılmış, Cumhuriyet döneminde ortaokul olmuştur. Çocuk yuvası ise İstiklal Mahkemesi’ nin nezarethanesi olarak kullanılmıştır. 1955’ te bu binaların tamamı yıkılarak yerine Anafartalar Lisesi yapılmıştır. Günümüzde bina yine okul amaçlı  olarak  kullanılmaktadır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Şimdi meşhur Şengül Hamamı’ nın kadınlar girişindeyiz. Hamam hâlâ kullanılmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’ in Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa tarafından yaptırılmıştır. Acıçeşme Sokağı tarafındaki erkekler girişine geldik. Girişin karşısındaki merdivenlerin yerinde eskiden evler varmış; bu evlerden birinde Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım kalmıştır.

Artık yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Ancak gezi programımızı hiç aksatmadan tamamlamıştık. Şimdi gezinin son ritüelinin zamanı: birlikte bir yere oturup çay içerek sohbete devam edeceğiz. Bu kez buna bir soba başı keyfi de diyebiliriz.

Bir sonraki gezimizde buluşmak üzere, hoşça kalın.

İlter AKINOĞLU

Ocak 2026

SİYAH VE BEYAZ DEĞERLER

Siyah-beyaz fotoğrafın, fotoğraf tarihiyle yaşıt, özdeş hatta yol arkadaşı olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu bakımdan fotoğrafın gerçek kimliğini ve sanatsal bir dil olarak rüştünü siyah-beyaz ile ispat ettiğini söylemek mümkündür. Fotoğrafın başlangıçtan itibaren teknik nedenlerden dolayı gerçek dünyanın renklerinden uzak kalması ve tümüyle siyahbeyaz ve grilerle ifade edilmesi, bu süreçte insanların gerçeklik anlayışı üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Ayrıca fotoğraf sayesinde fotoğraf dışı sanatların da bu süreçte fotoğraftan büyük oranda etkilendiği görülmüştür. Siyahbeyaz fotoğrafların gerçeklikle özdeşleştirilmesi ve nesnel gerçeği kendi renklerinden soyutlayarak tümüyle siyahbeyaz tonlara dönüştürmesi, en çok da sürrealist ressamların dikkatini çekmiştir. Gerçekten de siyah-beyazın dönüştürücü gücü yalnızca gerçeküstü bir atmosfer yaratmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda konu ve olayları dramatize ederek gerçeklik ilişkileri açısından teatral ve söylevsel bir dinamizm de yaratmıştır.


Siyah-beyaz fotoğraflar, içinde bulunduğumuz zamandan çok geçmişe dönük bir zaman algısı yarattığı için, görüntünün anlam dinamikleri daima zamanı konu ve içeriğin önüne çıkarmaktadır. Dolayısıyla fotoğrafta zihinsel ve düşünsel bir ifade yansıtmak, ancak güçlü bir dramatik etkiye sahip olan siyah-beyazlar sayesinde mümkün olmuştur. Aslında siyah-beyaz fotoğraflar renklerden arınmış olmasına rağmen, doğa üzerinde bir karşıtlık yaratmak için tercih edilmezler. Tam aksine, nesnel gerçeğe dayanan bir gerçekliği temel almak üzere benimsenmişlerdir. Bu bakımdan kamerasını siyahbeyaz bir bakışın emrine veren fotoğrafçının, gerçeğe dair bir söylem ve çaba içinde bulunduğu muhakkaktır. Çünkü doğaya ait renkli dünyadan soyutlayıp kendisini yepyeni bir düzen arayışına yönlendiren fotoğrafçının söyleyecek bir sözü var demektir.


Siyah-beyaz fotoğraflar, renkli fotoğraflara kıyasla daha kısır bir renk algısı ve seçimine sahip olsalar da, fotoğrafçının dramatik insancılığı ve doğaya karşı duran bir kompozisyon seçimine yönelmesi, siyahbeyaz fotoğrafların hayal ötesi bir dünya yaratmak için mantıklı bir seçim olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla siyah-beyaz, özünde doğanın renklerden arındırılarak konunun fantastik bir gerçekliğe taşınmasına olanak sağlamak için tercih edilmektedir. Gerçekten de siyah-beyazlar, fotoğrafta dönüştürülmüş bir doğayı ifade etmek amacıyla benimsenmektedir. Nitekim film fotoğrafçılığında gümüş bileşiklerinin yol açtığı ton ve kontrast dengesi, bugün dijital ortamın çok seçenekli ve yüksek kalitesiyle daha ileri bir noktaya ulaşmıştır. Dahası, siyah-beyaz fotoğraflar geliştirilen teknikler sayesinde, bugün renk tercihleri söz konusu olduğunda giderek daha fazla değer görmeye başlamıştır.


Siyah-beyaz fotoğrafların görsel etkisi; mesajı öne çıkaran ton kontrastları ve gerçek dünyaya koşut bir fotoğraf seçimine olanak vermesi, siyah-beyazın renkli fotoğraftan daha çekici bir görselliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan siyah-beyaz fotoğrafın özellikle ustalık isteyen bir dil olduğunu ve yaşamın yorumlanmasında renkli fotoğraftan bir adım önde bulunduğunu da söylemeden geçemeyiz. Çünkü siyah ve beyazlar, güçlü bir dengeye sahip bir fotoğrafta her zaman çarpıcı bir etki yaratırlar. Özellikle renklerin aldatıcı illüzyonlarından koparılan herhangi bir konunun, birtakım dayanaklardan yoksun kalması kaçınılmazdır. Fakat başarılı fotoğrafçılar, renk illüzyonlarının aldatıcı boyutlarını genellikle iyi tanıdıklarından, siyah-beyazın güçlü dinamizmi ve anıtsal görselliğini yansıtmakta pek zorlanmazlar.

Siyah-beyaz görüntüde konuya hâkim olan tonların her biri birbirinden farklı renklere karşılık geldiği için, siyah-beyaz bir fotoğrafta ton kontrolü oldukça güçtür. Bir bakıma renkli konu siyahbeyaza dönüştüğünde, konu içindeki her rengin fotoğrafta hangi gri tonda karşılık bulacağını iyi kavramak gerekir. Ansel Adams tarafından temelleri atılan Zone Sisteminin temel amacı, bir fotoğrafın çekim aşamasında fotoğrafçının doğru bir poz ölçümünü gerçekleştirerek fotoğrafın ton değerlerini kendi kontrolü altında tutmasıdır. Bu bakımdan bir konunun siyahbeyazla ifade edilmesinde, öncelikle renklerin hangi gri tonlara dönüşeceği ve bu dönüşümün güçlü bir fotoğrafta somutlaşması için görüntünün tonları ile kütlelerin kendi arasında nasıl bir denge kurabileceğini iyi değerlendirmek gerekir. Bir kompozisyon oluştururken, her rengin dalga boyunu ve dönüştüğü gri ton değerlerini tanımakta yarar vardır. Ayrıca fotoğrafta açık ve koyuluk değerleri ile aynı ton etkisini gösteren farklı renklerin yarattığı dizilimin titizlikle ele alınması gerekir. Aksi takdirde fotoğrafta oluşturulan dengesiz siyah-beyaz dağılımının, konunun özünü ve ruhunu perdelemesi kaçınılmaz olacaktır.


Görsel etkisi nasıl olursa olsun, bir fotoğrafta yoğunlaştırılmış olan siyah veya beyaz etkiden kaçınmak gerekir. Bunun nedeni, kompozisyondaki ağırlık noktasının giderek belirsizleşmesi ve anlam öğeleri arasında güç dengesinin yitirilme tehlikesidir. Benzer şekilde doğru değerlendirilmemiş beyaz bazı boşluklar da fotoğrafta aynı sakıncaları doğurmakta veya aynı monoton etkileri gündeme getirmektedir. Görsel etkisi güçlü bir siyah-beyaz fotoğrafa kavuşmanın yolu, görüntü çerçevesini zengin bir ton dağılımı gerçekleştirmek için iyi kontrol etmek ve denge unsuru olan siyah ve beyaz leke değerlerini uyumlu ve oranlı bir biçimde yerleştirmektir. Kuşkusuz siyah-beyaz etki, renkli fotoğraftaki renk etkisine bir alternatif olarak görülmemelidir. Kararlı bir fotoğrafçı için siyah-beyaz tercihi, tümüyle fotoğrafçının yaşamdan ne algıladığı ve hangi görsel dinamikleri bir gereklilik olarak baş tacı ettiği ile ilişkilidir. Gerçekten de siyah-beyaz bir fotoğrafın kurgusu, ifade ettikleri ve anlamlandırma dinamiklerine değin tüm varlığı, her zaman renkli fotoğrafla kıyaslanmayacak ölçülerde büyük bir farklılık göstermiştir. Çünkü bir konuyu siyahbeyazla algılamak demek, bir ölçüde yorumlamaktan ziyade gerçeği inşa etmek, oldu bittiler yerine olasılık ihtimalini gündeme getirmektir.


Siyah-beyaz fotoğraflar, nesneleri alışkanlıklarımızın bir parçası olmaktan kopararak kural dışı bir biçime kavuşturmuşlardır. Hem algı seçeneklerimizi artırmış hem de varlığına aşina olduğumuz şeyler konusunda yeniden düşünmemiz için, hayallerle birlikte gerçeklik tutumumuzu test etmemize yol açmışlardır. Günümüzde stüdyo fotoğraflarında siyahbeyaz fonların, konunun vurgulanması, belirsiz bir uzama taşınması ve dinamik bir etki yaratmasındaki rolü tartışılmazdır. Bundan dolayı reklam sektöründe genellikle güçlü siyah-beyaz fotoğraflara başvurulmaktadır. Amaç, izleyicinin zihinsel dünyasında bir şok yaratmak ve hayal dünyasının boşluklarını birtakım imgelerle doldurmaktır.

Doğada koyu renk tonuna sahip geri planların da bir uzam oluşturduğunu, dolayısıyla konunun vurgulanmasında güçlü bir dayanak yarattığını söyleyebiliriz. Aslında gerçek dediğimiz şey de renkli birtakım olguların görsel ifadesidir. Bu açıdan bakıldığında, siyahbeyaz görselliğin önemi, daha çok renkli dünyaya koşut bir gerçeklik yaratmasından kaynaklanmaktadır.

O hâlde siyah-beyaz fotoğraflar sadece nesnel gerçeği dönüştürmekle yetinmez, aynı zamanda hayal ve düş etkisini öne çıkarırlar. Özellikle portreler, bu farkındalığı güçlü şekilde ortaya koyan fotoğraflar olarak; hem gerçek bir insan yüzünü hem de elden geçirilmiş bir imgeyi bakışımıza sunduğundan, siyah-beyaz portreler güçlü bir yaşam gerçeğini dikkatimize sunan en çekici fotoğraf tarzı olmuştur.

Aralık 2025

Çerkes KARADAĞ

ANKARA KÜLTÜR ROTALARI BİR BİLENLE GEZİYORUZ: POSTA CADDESİ

Bizler Ankara sevdalılarının, Ali Vedat OYGÜR Hocamızla Ulus’ ta yaptığımız gezimizde Cumhuriyet Ankara’ sı gözümüzde canlanıyor. O coşkulu Türk Edebiyatı ruhu, değişen gelişen Türkiye gündemi ve inşaat şantiyesi görünümünde sürekli bir yapılanma yaşayarak ağını genişleten Ankara …

Toplanma alanımız Ulus Heykelinin önü ve karşımızda duran Koçzade Han 1932’ de Vehbi Koç tarafından yapılan bina ve hemen yanında 2 katlı Meydan Palas yer alıyor.

Fotoğraf: İlter AKINOĞLU

Anadolu Lokantası:

Günümüzde Sosyal Bilimler Üniversitesine ait olan beyaz binanın yerinde tek katlı Anadolu Lokantası vardır. Lokantayı 1923’ te Hariciye’ nin eski memurlarından Reşat Bey açar. Milletvekilleri öğlenleri burada yemek yerler aynı zamanda akşamları toplanma yeridir. Lokantanın müdavimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi ve Tunalı Hilmi gibi Kuvayi Milliyeciler ülke sorunlarını tartışırlar.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Ülke kalkınmasında başat rol oynayan aktörlerden biri olan İş Bankası, Kulüp Sinemaları’ nın ilk şubesini de Ulus’ ta açar.

Tabarin Bar;

Çok nezih bir lokantadır öyle ki düzgün kıyafetli olmayan müşteriler içeri alınmazlar. Yemek saatinde yemek müziği çalar, yemek bittikten sonra dans müzikleri başlar ve gece 12’ den sonra varyeteler sunulur. Tabarin Bar’ ın çok ünlü bir müşterisi vardır; Necip Fazıl Kısakürek. Her gece garsonlara büyük meblalar denilecek miktarda bahşişler dağıtır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Zevk Lokantası ise Vehbi Koç’un sürekli yemek yediği ve Ankara’ nın bütün ünlülerinin rağbet ettiği bir mekandır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

İstanbul Otel ve Pastanesi 2 katlı bir bina olup üstü otel altı pastanedir. Yahya Kemal Ankara’ ya geldikçe bu otelde kalır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel burada gelenekçi şairler toplantılarını sıklıkla yaparlar. Garip şiiri akımına karşıdırlar ve Hisar grubunu kurarak bir de dergi çıkarırlar.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Taşhan

Ankara’ nın ilk büyük hanı olan bina, Ankara’ ya tren geldiğinde otele dönüşür. Altındaki dükkanlardan Birinde Karpiç Lokantası açılır. İşletmecisi Karpoviç: “Ben Ankaralıya yemek yeme sanatını öğreteceğim” der. 1933’ te Taşhan yıkılınca Karpiç yolun karşısına taşınır.

Tarihi Çiçek Lokantası, Karaoğlan Çarşısında yer alır ve kuruluşu Osmanlıya kadar dayanır.

Günümüzde Merkez Bankası Eğitim Merkezi olarak hizmet veren bina, 1932 yılında hayatına İstanbul Palas olarak başlar. Viyana kübiği tarzında yapılan bu bina, Ankara’nın en lüks otelidir. Her akşam otelin terasında müzik eşliğinde akşam yemekleri yenilir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Cihan Palas

1938’te yapılan binanın giriş katında Turan Lokantası vardır. Çarşamba sofrası denilen günde Gelenekçi olarak tarif ettiğimiz pek çok şair, sanatçı ve ünlü insanın katıldığı muhteşem sofralar kurulur.

Merkez Postanesi

Binanın ilk yapısı 1.Ulusal mimari tarzındadır ve mimarı Vedat Tek’ dir. 1974’ te bu bina yıkılıp yerine yine Viyana kübiği tarzında bir bina yapılır. Önceden Kızılbey olan caddenin ismi Posta Caddesine dönüşür.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Kürdün Meyhanesi

Kudret Han’ ın girişinde 1936’ da açılmıştır. Ressam Fahir Aksoy’ un kitabı “Kürdün Meyhanesi” ile anıları ölümsüzleşmiştir. Şairlerin, yazarların akın ettiği bir mekandır. Mekanın gediklileri Orhan Veli ve Garip akımından arkadaşlarıdır. Ortada soba, üzerinde kızaran ekmekler, sobanın yanında uyuyan kedi ile tam bir aile ortamıdır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Tercüme Bürosu

Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı zamanında Yüzbaşıoğlu Hanı kiralar. Üst kat Talim Terbiye Kurulu, alt kat Tercüme bölümüdür. Sabahattin Eyüpoğlu, Nurullah Ataç, Adnan Ötüken gibi değerli şair ve yazarlar Dünya klasiklerini çevirip Türk Halkına armağan ederler. Milli Kütüphanenin ilk örneği de bu binada açılır.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Başkent Eczanesi

1946’ da açılmıştır. İlginç olan hala günümüzde Başkent Eczanesinde o yıllardan kalan ecza dolapları, masalar, mobilyalar kullanılmaktadır.  

Palabıyık Meyhanesi diğer mekanlara göre fiyatları çok makul olan, fakir dostu bir mekandır.

Altan Öğmen’ in doğduğu aile yadigarı güzel binadan yukarı doğru yürüyoruz, karşımıza Şükran Lokantası çıkıyor. Lokantanın en ünlü müşterisi Cahit Sıtkı Tarancı. Şair 35 yaş şiirini burada yazar ve CHP’ nin şiir ödülünü kazanır. Kazandığı 2000 lirayı burada arkadaşlarıyla 1 haftada yer bitirir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Gündoğdu Han

Binanın mimarı Gazi Üniversitesinin çok değerli hocası Selçuk Milar’ dır. Bina hala mimarisi, giyotinli pençeleriyle göz kamaştırıyor. Bina aynı zamanda Mimarlar Odasının ilk kurulduğu mekandır.

1938’ de Mermercioğlu’ nun girişinde Şık Düğme ilk şubesini açar. Ankara’ lı kadınlara uzun yıllar hizmet veren mağaza günümüzde Kızılay’ da hayatını devam ettirmektedir.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Osmanlı zamanında adı Tenekeciler Sokak olan günümüzün Sobacılar sokağından dolaşıp Suluhan’ ın aşağı kapısına ulaşmak istiyoruz. Suluhan’ ın günümüzdeki en işlek giriş kapısı ikinci kat hizasındaki kapısıdır. 1929 yangının enkazı, yolu hanın şimdiki giriş kapısı seviyesine kadar doldurmuştur.

Suluhan günümüze kadar ulaşabilen, Osmanlı Han mimarisini bizim gözlerimizin önüne seren çok değerli bir yapıdır. 1508’ de Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Avlunun ortasında bir Köşk Mescidi vardır. Günümüze kadar birden fazla restorasyon gören Han, özel gün ihtiyaçlarının satıldığı, çok renkli ürünlerin bulunabileceği Ankaralıların uğrak yeridir.

Hoca İbadullah Camisi Hoca Osmanlı’ da tüccara verilen isimdir. Hoca İbadullah Camisi onbeşinci yüzyılın sonunda yapılan bir camidir. Zaman içinde cami harap olunca, 1703 yılında Ankara’ nın zengin tüccarlarından Hacı Yusuf Ağa harap camiyi yıktırıp yerine yeni bir cami ve yanına Medrese yaptırır ama caminin adını değiştirmez. Hacı Yusuf Ağa’ nın vakfiyesinde özel bir durum vardır; cami yöneticilerinin muhakkak kadın olması kuralı bulunur.

Fotoğraf: Cengiz PAMUK

Selma ÜNAL

Aralık 2025

MİNİMALİZM VE MİNİMALİST FOTOĞRAF

Bazı yazarlarımızın Türkçe “sadecilik” olarak da tanımladığı minimalizm, Fransızca “le minimum” sözcüğünden gelir. Anlam olarak “bir şey için gerekli olan en az şey” olarak tanımlanır. Modern sanatın uygulamalarından birisi olarak 1960’larda yaygın kullanılmaya başlamıştır.

Sadelik ve nesnelliği ön plana alan bu akım, soyut dışavurumculuğun biçime ve öznel anlatıma verdiği aşırı önem ile yaratılan karmaşaya karşı bir tepki olarak geliştiği söylenebilir.

Biçimde sadeliği ve nesnel yaklaşımı savunan bu anlayışı yaşam biçimine veya hayat felsefesine uyarlayan kişinin hayatında her şeyin minimumda olması önemli bir yaklaşımdır. Minimalist yaklaşımda hayatta ve sanatta aşırılığa, abartıya, fazlalığa yer yoktur. Öze yönelmeyi öne çıkaran bu akım, en az ile en çoğu anlatmak için biçimselliği gözetir. Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir estetik anlayış olarak da tanımlanabilir.

Minimalist sanatçı, anlatmak istediğine katkısı olmayan ayrıntılardan ayıklanmış, sadelikten yana, doğallığa yatkın, abartıdan hoşlanmayan, yalın bir tarzı tercih edendir. Akımın ortaya koyduğu duru, arı, yalın estetik anlayışı, 60’larda “Sanat sanat içindir” düşüncesini öne çıkarmıştır. Bu sanat anlayışı, aşırı tüketmeye özendirilen bireylerin oluşturduğu toplum yönelimine karşı çıkan bir yaşam felsefesidir.

Bu yaklaşım resim, fotoğraf, heykel, müzik, sinema, mimari, edebiyat ve diğer sanat dalarında görülen bir anlayış olarak belirir. Performans sanatı, süreç sanatı, arazi sanatı ve yerleştirme sanatı gibi çeşitli uygulamaların da minimalizmden etkilenerek ortaya çıktığı söylenebilir.

Bu alandaki ilk örnekleri veren önemli isimler arasında Yves Klein, Carl Andre, Sol LeWitt, Robert Morris, Richard Serra, Donald Judd, Dan Flavin sayılabilir.

Minimal fotoğrafta da amaç ve düzenleme en sade şekilde en az obje ile en çoğu anlatmaktır. Boşlukları anlamlandırma sanatı olarak gereksiz olan tüm objeleri fotoğrafın dışında tutmaktır.

Minimalist estetik, yalın ve dolaysız olmayı amaçlar. Minimalist fotoğraf her anlamda dikkat çekici ve çarpıcı anlatım derdindedir. Anlatımı güçlendiren boşluklar, çizgiler, geometrik şekiller, renkler ve objeler yaratıcı özenle sunulur.

Minimalist Fotoğraf’ta anahtar kelime sadeliktir. Anlatım, yerinde ve uyumlu oranlarda kullanılan objelerle güçlendirilir. Karmaşa ve kalabalıktan kaçınmak, çoğu zaman tek bir nesneye odaklanmaktır. Fazlalıklar fazladır ayıklanmalıdır. Zor olan da budur.

Aralık 2025

Prof. Dr. Adnan ATAÇ