Su altı fotoğrafçılığı, fotoğraf sanatının en zorlu ancak en büyüleyici dallarından biridir. Gövdesi, lensi ve tüm ekipmanı suyun basıncına, aşındırıcı tuzlu ortama ve değişken ışık koşullarına karşı korumak zorundadır. Bu disiplin, sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda dalış becerisi, deniz canlıları hakkında temel bilgiler ve sabır gerektirir. Su yüzeyinin hemen altında başlayan bu görsel yolculuk, tropikal resiflerden buzul altı mağaralarına, gece dalışlarından derin batıklara kadar uzanan geniş bir yelpazede, dünyanın en az keşfedilmiş ekosistemlerini kayıt altına alır. Tarihçesi 1856’ ya kadar uzansa da asıl devrim, Jacques-Yves Cousteau ve Émile Gagnan’ ın 1943′ te modern tüplü dalış ekipmanını (aqua-lung) icat etmesiyle başlar. 1950′ lerdeki ilk su geçirmez kamera gövdeleri ve flaş sistemleri, fotoğrafçıların daha derinlere inmesini ve doğal renkleri geri getirmesini sağladı. Günümüzde dijital teknoloji ve yüksek performanslı kompakt makineler, amatörlerin de bu alana adım atmasını kolaylaştırmıştır.
Su Altı Fotoğrafçılığında Temel Ekipman Şunlardan Oluşur
Su geçirmez gövde (housing): Kamera modeline özel üretilen, dayanıklı polikarbon veya alüminyum kasalar. Derinliğe göre 40m ila 200m+ basınç dayanımı sunar.
Objektifler: Geniş açı (balıkgözü veya 10-17mm) veya makro lensler (60mm, 100mm) yaygındır. Su altında görüş alanı daraldığından geniş açı tercih edilir.
Işıklandırma sistemleri: Bir veya iki adet su altı flaşı (strobe) veya video ışığı. Kırmızı dalga boylarının suda hızla emilmesi nedeniyle yapay ışık şarttır.
Kollar ve bağlantı aparatları:** Flaşların kameradan ayrı konumlandırılmasını sağlayan esnek veya sabit kollar.
Dalış ekipmanı: Regülatör, BCD (yüzdürme kontrol cihazı), derinlik ve zaman göstergeleri. Fotoğrafçılar genellikle nötr yüzdürme sağlamak için ağırlık sistemini hassas ayarlar.
Su Altı Fotoğrafçılığı İle Kara Fotoğrafçılığı Arasındaki Temel Farklar
Bu iki disiplin arasındaki ayrım, sadece ortamın sıvı olmasından çok daha derindir:
Işığın davranışı: Havada ışık neredeyse doğrusal yayılır ve renk sıcaklığı stabildir. Suda ise ışık; yansıma, kırılma ve emilime uğrar. Kırmızı, turuncu ve sarı renkler daha sığ derinliklerde kaybolur (5-10m’ de kırmızı tamamen emilir). 30m’ de sadece mavi ve yeşil kalır. Bu nedenle su altı fotoğrafları doğal ışıkta çekildiğinde tek renkli (mavimsi) görünür. Kara fotoğrafçısı renk düzeltmeyi sonradan yapabilirken, su altı fotoğrafçısı renkleri geri getirmek için su altında flaş kullanmak zorundadır.
Odak ve mesafe algısı: Işığın sudaki kırılma indisi havadan farklıdır (su için 1.33). Bu, bir su altı lensi havada kullanıldığında nesnelerin gerçekte olduğundan %25 daha yakın görünmesine neden olur. Fotoğrafçı, göz kararıyla mesafe ayarı yapmalıdır. Ayrıca suyun içindeki asılı partiküller (plankton, kum) flaş ışığında “backscatter” denilen istenmeyen ışık lekelerine yol açar. Bu sorun kara fotoğrafçılığında neredeyse hiç yaşanmaz.
Hareket ve kontrol: Dalgıç fotoğrafçı, tripod kullanamaz (bazı istisnalar hariç). Yüzdürme kontrolü, dalgalar ve akıntılarla mücadele ederken aynı anda netleme, pozlama ve kompozisyon yapmak zorundadır. Nefes alıp vermek bile kamerayı oynatır. Kara fotoğrafçısı sabit zeminde rahatça uzun pozlamalar yapabilir.
Erişim ve süre: Karada saatlerce aynı noktada kalabilirsiniz. Su altında ise hava tüpü süresi (ortalama 45-60 dakika), dekompresyon kuralları ve güvenlik payları ile kısıtlısınız. Derinlik arttıkça bu süre dramatik düşer. Ayrıca her dalıştan sonra ekipmanın tatlı suyla durulanması, kurutulması ve bakımı gerekir.
Konunun doğası: Karada manzara veya portre çekerken konu genellikle sabittir veya kontrol edilebilir. Su altında balıklar, kaplumbağalar veya köpekbalıkları anlık hareket eder; yaklaşmak için akıntıya karşı yüzmek, ani hareket yapmamak ve deniz canlısının davranışını bilmek şarttır. Ayrıca mercanlara veya hassas habitatlara dokunmak yasaktır.
Işık Kaynakları: Doğal ve Yapay
Su altı fotoğrafçılığında ışık, başarının en kritik bileşenidir. Üç ana ışık kaynağı türü vardır:
1. Doğal güneş ışığı (mevcut ışık): Sadece çok sığ sularda (0-5m) ve berrak suda (örneğin Maldivler, Kızıldeniz) kullanılabilir. Genellikle siluet çekimleri, sığ resif geniş açıları veya güneş ışınlarının sudaki dansını (sabah ve öğlen) yakalamak için tercih edilir. Beyaz dengesi “bulutlu” veya “su altı” moduna alınmalıdır. Ancak renk kaybını önleyemez.
Su altı flaşları (strobe): En yaygın yapay ışık kaynağı. Flaşlar, kameranın tetiklemesiyle senkronize olarak ışık üretir. Özellikleri;
Renk sıcaklığının gün ışığına yakın (5000-5500K) oluşu, böylece kaybolan kırmızılar ve sarılar geri gelir.
Güçleri GN (guide number) ile ölçülür; su altında ışık kaybı nedeniyle kara flaşlarına göre daha güçlü olmalıdır (GN 20-32 arası yaygın).
Işık dağılımını yumuşatmak için difüzör, yansıtıcı veya snoot (dar huzme aparatı) kullanılabilir.
İki flaş asimetrik yerleştirilerek (örneğin biri 45° sağ üst, diğeri sol alt) üç boyutlu aydınlatma ve gölgeler kontrol edilir. Tek flaş düz ve yapay görünür.
2.Sabit video ışıkları (LED / HID):** Sürekli ışık veren bu kaynaklar, video çekimi için idealdir. Aynı zamanda makro fotoğrafta odaklamaya yardımcı olur. Ancak güçleri flaşlara göre daha düşüktür, pili çabuk biter ve deniz canlılarını korkutabilir. Son yıllarda yüksek lümenli (10.000 lm+) LED’ ler popülerleşmiştir.
Işık yerleştirme tekniği: Su altında flaşlar genellikle kamera gövdesinden 20-40 cm uzağa, 45° açı ile konur. Doğrudan önden flaş kullanmak backscatter’a (su içindeki partiküllerin ışığı yansıtması) yol açar. Makro çekimde flaşlar lense çok yakın konumlanır, geniş açıda ise daha geriye alınır. Gece dalışlarında kırmızı ışık filtresi kullanan özel ışıklar, hayvanları rahatsız etmeden gözlem yapmayı sağlar.
Kompozisyon ve Teknik İpuçları
Başarılı bir su altı fotoğrafı için:
Yaklaş, daha da yaklaş: Su bulanıklığı nedeniyle en iyi sonuçlar konuya 10-50 cm mesafeden alınır.
Farklı açıdan çek: Alttan yukarıya doğru çekilen balık veya deniz kaplumbağası, daha etkileyici görünür ve yüzeyin dağınık ışığını arka plan olarak kullanabilirsiniz.
Basit arka plan: Karmaşık resif veya diğer dalgıçlar dikkat dağıtır. Mavi su fonu veya koyu kaya en iyisidir.
Göz teması: Balıkların veya ahtapotların gözüne odaklamak, portreyi güçlendirir.
Zorluklar ve Ödüller
Su altı fotoğrafçılığı pahalı bir hobi veya meslektir (başlangıç seti 2000-5000 USD). Ekipmanın su kaçırması, dalış sırasında pillerin bitmesi, akıntıya kapılmak veya denizanası gibi riskler her an vardır. Ayrıca dalış sonrası tüm ekipmanı tatlı suda yıkamak, contaları kontrol etmek ve kuru bir yerde saklamak zaman alır.
Ancak ödülü de büyüktür: Kimsenin görmediği anları, nesli tükenmekte olan bir türü, gecenin karanlığında çiftleşen ahtapotları veya 40 metrede bir batığın sessiz ihtişamını ölümsüzleştirmek… Su altı fotoğrafları, insanlara okyanusların korunması gereken değerini gösteren güçlü belgelerdir. Her kare, mavi gezegenin nefes kesen ama kırılgan güzelliğine bir aşk mektubudur.
Alp Can Kimdir?
Prof. Dr. Alp Can, 1987’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu ve halen aynı fakültenin Histoloji ve Embriyoloji AD’da öğretim üyesi olarak görev yapmakta. 1992’den bu yana dişi üreme sistemi hücreleri ve 2003’ten bu yana da insan kaynaklı erişkin kök hücre çalışmalarını da sürdürmekte. Stanford Üniversitesi ile Elsevier tarafından hazırlanan ve dünyanın en etkili bilim insanları ilk %2’lik listede iki kez yer almıştır. 2014 (ilk baskı) ve 2021’de (2. baskı) “Kök Hücre. Biyolojisi, Türleri ve Klinik Kullanımları”, ve 2018 yılında “Yaşam Bilimlerinde A’dan Z’ye Mikroskopi” adlı kitapları yayınlanmıştır. Bu kitap 2020 yılı TÜBA Telif Eserler Birincilik Ödülü almıştır. Üç adet patenti bulunmaktadır. Dr. Can Ankara Üniversitesi 2013 Yılı Bilim Ödülü’ne ve 2019 Yılı Sedat Simavi Ödülü (sağlık alanında) layık görülmüştür. Bilim Akademisi üyesidir.
Dr. Alp Can, uluslararası düzeyde tanınmış bir su altı fotoğrafçısıdır. 24 kişisel sergi, 46 karma sergi açmıştır. Bu alanda 200’ün üzerinde sunum yapmış olan Dr. Can’ın 5 adet fotoğraf kitabı bulunmaktadır. Ocak 2026’da, Birleşik Arap Emirliklerinden Şarika Emirliğinin düzenlediği ve dünyanın en büyük fotoğraf festivali olan Xposure 2026’da sergi açmış ve giderek yok olan mercan resifleri üzerinde bir konuşma ve eğitim seansı gerçekleştirmiştir. Alp Can’ın fotoğraf portfolyosunu görmek ve türler hakkında bilgi almak için www.alpcan.com adresi ve aqua.graphs instagram hesabı ziyaret edilebilir.
Bir fotoğraf çektiğimizde gerçekten neyi çekiyoruz? Bir sokağı mı… Bir insanı mı… Yoksa o anda dünyaya nasıl baktığımızı mı?
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
“Eğer birisi sizi sadece çektiğiniz fotoğraflardan tanıyacak olsaydı, sizin hakkınızda ne öğrenirdi?”
Şimdi çektiğiniz fotoğrafları gözünüzün önüne getirin, düşünün. Ben kimim?
İnsanlar kendilerini tanıdıklarını düşünürler ama gerçekte kendilerine bakmak için zaman ayırmazlar. Oysa bizim bir parçamız olduğunu düşündüğümüz alışkanlıklarımız, davranışlarımız ve yargılarımız zaman içinde oluşmuştur. Hatta çoğunluğu çocukluk dönemine ait olabilir. Kalıplarımız öğrenilen ve değiştirilebilen şeylerdir. Zamanla bu kalıplarımızı fark edip incelememiz gerekiyor.
Temel soru: Ben kimim, kim olmak istiyorum?
Çünkü sorgulanmayan bir hayat, gerçekten sizin değildir. Üzerinize zamanla yapışan düşünce kalıpları yok mu? Onları yarına bırakmayın. Çünkü bugün artık yarındır.
Fotoğraf çekmek bir nevi ayna gibidir. Ne gördüğümüz aslında kim olduğumuzu da gösterir. Somut veriler içerir. Kendimizi tanımaya çalıştığımızda genelde pozitif kayırmacılık yaparız. Mesela araba ile giderken bizden hızlı gidenler “deli mi bunlar?”, yavaş gidenler ise “araba kullanmayı bilmeyen” olur.
Mihenk taşı hep kendimiziz.
İşte bu yüzden gerçekten kendimize bakmak gerekir.
Peki kendimizi tanımak neden önemli?
Kendini tanıyan kişi:
Neyi sevdiğini bilir
Nelerden uzak durması gerektiğini bilir
Hangi ortamda daha iyi olduğunu bilir
Bu da daha doğru kararlar demektir.
Aynı zamanda:
Duygularını daha iyi yönetir
Neden öfkelendiğini anlar
Nasıl motive olduğunu keşfeder
Ve en önemlisi: Kendi potansiyelini fark eder.
Çünkü çoğu insan sahip olduğu gücün farkında değildir.
Kendini tanımak:
Güçlü yönleri keşfetmek
Gelişmesi gereken alanları görmek
Hayata anlam katmaktır
Yunus Emre bunu çok net ifade eder: “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.”
Gördüğümüz her şey beynimizin süzgecinden geçer. Gerçeklik, olduğu gibi değil, algılandığı gibidir.
Bu yüzden herkesin doğrusu farklıdır. Ve gerçeğe yaklaşmanın yolu, kendini tanımaktan geçer.
Kendimizi nasıl tanıyabiliriz? Bunun için iç gözlem yapabiliriz. İnsan bazen yalnızca düşünerek de kendini tanımaya başlayabilir. Ama insan kendine karşı her zaman objektif değildir.
Bu yüzden somut verilere ihtiyaç vardır:
Davranışlarımız
Seçimlerimiz
Deneyimlerimiz
Başkalarının geri bildirimleri
Ürettiklerimiz
Ve en güçlü araçlardan biri: Çektiğimiz fotoğraflar.Fotoğraflar Kişilik Hakkında Neler Söyleyebilir?
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
İnsan odaklı fotoğraflar Eğer bir kişi sürekli insan, yüz, etkileşim ve hikâye çekiyorsa, bu genellikle sosyal ilişkilere önem verdiğini gösterir.
Yalnızlık ve boşluk fotoğrafları Boş sokaklar, tek bir insan, uzak perspektif ve sessiz sahneler çeken kişiler genellikle daha gözlemci ve içe dönük bir bakışa sahip olabilir.
Detay fotoğrafları Sürekli doku, küçük detay, ışık ve minimal sahneler çeken kişiler genellikle yüksek dikkat ve estetik duyarlılık gösterir.
Hareket ve aksiyon fotoğrafları Hareket, enerji, spor ve dinamik sahneler içeren fotoğraflar, kişinin heyecan ve dinamizm aradığını gösterebilir.
Bunun yanında fotoğraflar, kişinin hangi konularla ilgilendiğini, hangi renkleri tercih ettiğini ve hangi anları durdurmak istediğini de gösterir. Kişinin bakış açısını ortaya çıkarır; ayrıntılara mı dikkat ediyor, genel sahneyi mi görmeyi tercih ediyor? Hangi duygular fotoğraflarını etkiliyor?
Ama bunun da ötesinde: Fotoğraflar, neyi önemli bulduğumuzu gösterir.
Bu noktada öncelikle bilinçaltımıza bakmamız gerekiyor. Farkında olmadığımız ama bizi yönlendiren birikimlerimiz nelerdir?
Fotoğraf, sadece “görüneni” değil; görünmeyeni, bilinçaltında kalan duyguları, arzuları, korkuları ve anlamları da açığa çıkarabilir.
Bilinçaltı Nedir?
Bilinçaltı, farkında olmadığımız ama bizi yönlendiren düşünceler, duygular ve anıların alanıdır.
Bilinç “seçer”, bilinçaltı “çeker”. Fotoğraf, bu çekim gücünü görünür kılar.
Fotoğraf bilinçaltına ayna tutar:
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
Yıkılmış binalar, paslı objeler çeken birisi geçmişe bağlılık ya da kayıp duygusu yaşıyor olabilir.
Işık oyunları, doğa detayları, çocuk yüzleri çekenlerde içsel neşe veya umut ihtiyacı olabilir.
Boş sokaklar yalnızlık ya da özgürlük temasını yansıtabilir.
Gölgeler, aynalar ve yansımalar “kendini görme” veya “gizli yanlarını fark etme” isteğini gösterebilir.
Teknik düşünmeden, sadece içsel yönelimle fotoğraf çekildiğinde, mantığın sustuğu ve bilinçaltının konuştuğu bir alan açılır.
Neden bu kareyi çektim?
Uygulama: “Bilinçaltının Kadrajı” Egzersizi
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
Bunu bireysel farkındalık için deneyebilirsiniz:
10 dakika boyunca hiçbir plan yapmadan, sadece “içinizden geldiği gibi” fotoğraflar çekin.
“Sizi çeken şeyi çekin — nedenini bilmek zorunda değilsiniz.”
Önerilen temalar: gölge, yansıma, kapı, yol, su, cam, boşluk, detay… Teknikten çok duygusal sezgi ve içsel çağrı ön plandadır.
Fotoğrafları temalarına göre gruplandırın:
Işık/gölge
Kalabalık/boşluk
Doğa/nesne
Kendinize sorun:
“Hayatımda tekrar eden temalar neler?”
“Kendimi hangi imgelerle anlatıyorum?”
En çok hangi tema öne çıkıyorsa, o sizin bilinçaltınızdaki hikâyeye işaret eder.
Fotoğraf makinesi bilinçaltının penceresidir.
Duygu Kadrajı Kendinizi çok mutlu hissettiğiniz bir günü düşünün. O gün hangi fotoğrafı çekerdiniz?
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
Duygular, bakış açımızı belirler. Mutlu hissettiğinde canlı renkler ve neşeli anlar gözüne çarpar; hüzünlü olduğunda daha sakin, loş veya dramatik sahneleri fark edersin. Fotoğraf çekmek de duyguları etkiler. Bu süreç, beynin dopamin ve ödül sistemini uyarabilir; odaklanma ve yaratıcı tatmin duygusu ortaya çıkar.
“Duygu ile Fotoğraf Deneyi”
Amaç: Farklı duyguların aynı sahneyi nasıl algıladığını ve çektiğin fotoğraflara nasıl yansıdığını gözlemlemek.
1. Sahne Seçimi
Evde, bahçede veya sokakta sabit bir sahne seç.
Örnek: Bir masa, pencere kenarı, bir ağaç veya park köşesi.
2. Duyguyu Belirle
Deney boyunca 3 farklı duygu ile fotoğraf çek:
Mutlu (neşeli, umutlu hisset)
Hüzünlü (düşünceli veya sakin hisset)
Sakin / nötr (rahat ve tarafsız hisset)
3. Çekim Sırasında Dikkat
Duyguya uygun olarak
bakış açını,
kadrajı,
ışığı,
kompozisyonu değiştir.
Mutlu iken: renkleri, hareketi ve geniş açıları; hüzünlü iken: loş ışığı, detayları, gölgeleri; sakin iken: dengeli ve minimalist kareleri keşfet.
Sonra çektiğin fotoğrafları incele. Çekimden sonra fotoğrafları yan yana koy ve kendine sor:
Hangi duygu hangi kareyi etkiledi?
Renk, ışık ve kadrajda ne gibi farklar var?
Hangi kare senin ruh hâlini daha iyi yansıtıyor?
Şimdi kendimizi tanımanın albüm üzerinden bir yoluna bakalım. Haydi, “Benim Dünyam” albümünü oluşturalım.
Fotoğraf: İlter Akınoğlu
1. Bir hafta boyunca seni etkileyen şeyleri fotoğraflamaya odaklan:
Sevdiğin köşeler, nesneler, manzaralar. Hafta sonunda albüme bak ve kendine şu soruyu sor: “Benim için gerçekten önemli olan şeyler neler?”
2. Duygu Günlüğü Her gün, o anki duyguna karşılık gelen bir kare çek (örneğin; huzurluysan bir gökyüzü, öfkelisin bir gölge). Zamanla bu fotoğraflar, duygusal dünyandaki tekrar eden desenleri ortaya çıkarır.
3. Aynadaki Ben Haftada bir kez kendini farklı biçimlerde fotoğraflamayı dene: yüzünü, gölgeni, ellerini, hatta sadece ayakkabılarını. Bu egzersiz, kendine nasıl baktığını fark etmeni sağlar.
4. Alışılmışın Dışına Çık Normalde fotoğraflamadığın şeylere yönel (örneğin; kalabalıklar, yabancılar, sıradan objeler). Bu, hayata farklı açılardan bakmanı ve kendi sınırlarını keşfetmeni sağlar.
5. Hikâyeni Anlat
“Ben kimim?” sorusuna sadece fotoğraflarla cevap vermeye çalış. Çektiğin fotoğraflardan küçük bir seri oluştur. Her kare senin bir yönünü temsil etsin.
Albümü incele. Bu albüm senin hikâyen. İstersen bu hikâyeyi değiştirebilirsin.
Şimdi bu iki soruyu düşün: Eğer hayatınızı yansıtan bir fotoğraf olsa, şu anda kadrajda ne olurdu? Bundan sonra neyi kadraja almak isterdiniz? Fotoğraf, hayata anlam katmanın ve her anın içindeki güzelliği fark edip onu görünür kılmanın güzel bir yoludur.
Öncelikle makro fotoğraf deyince ne anlıyoruz. Genel olarak objelerin insan gözüne göre büyütülerek fotoğraflanmasına makro (macro) ya da yakın plan (close up) fotoğraflar denilir.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Gül ve Yedi Noktalı Uğurböceği 2. Güzel Kızböceği
Teknik olarak bakıldığında 3 kategoride ayrım yapılabilir. Objenin boyutunun sensör üzerine birebirden (1:1) on kat büyük (10:1) orana kadar kaydedilmesine makro, on kattan fazla büyütmelerden oluşan görüntülerin kaydedilmesine mikro (micro) ya da mikroskopik fotoğraflar, birebirden daha küçük oranda büyütülüp kaydedilmesine yakın plan fotoğraflar denir. Unutulmamalıdır ki bu oranların bilimsel açıdan doğru algılanabilmesi ancak objelerin büyüklüklerinin karşılaştırılmasının yapılabileceği nesnelerle birlikte çekildiğinde olabilir.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Hançerli Sinek 2. Köpük
Makro çekimleri yapabilmek için kullanılacak makine, objektif ve ekipmanlar önemlidir. En başarılı sonuçların makine ile uyumlu, makro çekimler için üretilmiş makro objektifler ile alınabildiğini söylemek mümkün. Ayrıca kullandığımız objektiflerin önüne takılabilen ince kenarlı (close up) merceklerle, ya da makine ile objektifin arasını açan uzatma tüpleri (Extension tüp) veya objektifleri ters çevirerek makineye takılmasını sağlayan reverse ring ile yakın çekimler yapmak mümkündür. Ancak bu yöntemler kullanıldığında ışık, netlik ve alan derinliği kontrolü zorlaşacaktır.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Lampides 2. Mavi Bantlı Arı
Biz bu AFE yarışmasında genel olarak kabul edilen makro ve yakın plan çalışmalarını kabul edeceğiz. Amacımız makro fotoğraf çalışmaları atölyelerinde de belirttiğimiz gibi 3 temel hedefimize ulaşabilmektir. Birincisi: makro fotoğraf tekniklerini, ışık kullanımını, kompozisyon düzenlemelerini, net alan derinliği sorunlarını aşmayı başarabilmek. İkincisi; çevremizde normal bakış açısı ile göremediğimiz anlamlı detayları görebilmek, farkına varmak. Üçüncüsü; gördüğümüz detayları (özellikle doğada var olan minik canlıları) tanımlayabilmektir. Bu bakış açısı ile gönderilen fotoğraflar her yarışmada olduğu gibi önce fotoğraf teknikleri açısından değerlendirilecek. Netlik, ışık seçimi, bakış açısı, çekim anı, alan derinliği, arka plan kullanımı, düzenleme, sunum vb. yanı sıra fotoğrafların nadirliği, anlamlılığı yani içeriği göz önünde bulundurulacaktır.
Fotoğraflar: Prof. Dr. Adnan ATAÇ – 1. Torbalı Güvelerden 2. Yusufcuk
İnsanlık, var olduğu günden bu yana gökyüzüne bakarak anlam aradı. Kimi zaman bir yön bulma aracı, kimi zaman bir mitoloji kaynağı, kimi zaman da bilimsel merakın kapısı oldu yıldızlar. Bugün ise gökyüzü, yalnızca bilim insanlarının değil; fotoğraf sanatçılarının da en büyüleyici ilham kaynaklarından biri. Astronomi ve astrofotoğrafçılık, bilimin soğuk kesinliği ile sanatın duygusal derinliğini aynı karede buluşturuyor.
Carina Nebula of Southern Hemisphere. 5 times short Explosure for LRGB Channels, 5 times long explosure for HII-alpha channel.
Astronomi: Evreni Anlama Çabası
Astronomi, evrenin kökenini, yapısını ve gelişimini inceleyen bilim dalıdır. Yıldızlardan gezegenlere, galaksilerden bulutsulara kadar gökyüzündeki tüm cisimleri anlamaya çalışır. Fizik, kimya ve matematikle iç içe ilerleyen bu disiplin, evrenin nasıl çalıştığını çözmeye odaklanır.
Astronominin temel dalları, gökyüzünü anlamanın farklı yollarını sunar:
Astrometri: Gök cisimlerinin konumlarını ölçer.
Astrofizik: Yıldızların ve diğer cisimlerin fiziksel–kimyasal yapısını inceler.
Kozmoloji: Evrenin büyük ölçekli yapısını ve tarihini araştırır.
Göksel Mekanik: Cisimlerin hareketlerini ve birbirleriyle etkileşimlerini açıklar.
Bu bilimsel temeller, astrofotoğrafçılığın da altyapısını oluşturur. Çünkü gökyüzünü fotoğraflamak, yalnızca bir görüntü yakalamak değil; aynı zamanda evrenin işleyişini anlamaktır.
Yıldız Işığının Dili
Yıldızlardan gelen ışık, evrenin bize gönderdiği bir mektup gibidir. Tayf analizi sayesinde bu ışığın içindeki her çizgi, bir elementin imzasını taşır. Bu yöntemle yıldızların sıcaklıkları, yaşları ve kimyasal bileşimleri belirlenebilir. Bir fotoğrafçı için bu bilgi, gökyüzüne bakarken gördüğü ışığın aslında milyonlarca yıllık bir yolculuğun sonucu olduğunu hatırlatır. Bu farkındalık, çekilen her kareye ayrı bir anlam katar.
Astrofotoğrafçılık: Bilim ile Sanatın Kesişimi
Astrofotoğrafçılık, gökyüzünün fotoğraflarla belgelenmesi ve yorumlanmasıdır. Teknik bilgi gerektirir; fakat aynı zamanda güçlü bir estetik bakış ister. Çünkü gökyüzü, yalnızca bir bilimsel veri alanı değil, aynı zamanda sonsuz bir sanat sahnesidir.
Astrofotoğrafçılığın Kökeni
Astrofotoğrafçılığın tarihi, fotoğrafçılığın tarihine neredeyse paralel ilerler.
1840: İlk başarılı astrofotoğraf 1840 yılında çekildi. John William Draper, Ay’ın ilk başarılı fotoğrafını Daguerreotype tekniğiyle çekti.
1845: Güneş’in ilk fotoğrafı kaydedildi.
1850’ler: Yıldızların ilk net fotoğrafları elde edildi.
Bu erken girişimler, bugün derin uzay fotoğraflarının ulaştığı sanatsal ve teknik seviyenin temelini oluşturdu.
Analogdan Dijitale: Gökyüzünü Kaydetmenin Evrimi
Analog dönemde film seçimi, ışık toplama kapasitesi ve uzun pozlama teknikleri belirleyiciydi. Takip sistemleri, yıldızların kaymasını engellemek için zorunluydu. Bugün dijital sensörler, yüksek hassasiyet ve düşük gürültü seviyeleriyle astrofotoğrafçılığı daha erişilebilir hale getirdi. Görüntü işleme yazılımları sayesinde derin uzay nesnelerinin detayları ortaya çıkarılabiliyor.
Ancak bir gerçek değişmedi: Gökyüzünü fotoğraflamak sabır, teknik bilgi ve sanatsal sezgi ister.
Gökyüzünü Fotoğraflamanın Sanatsal Teknikleri
Ay Fotoğrafçılığı
Ay, yüksek kontrastlı yapısıyla fotoğrafçılar için hem kolay hem de öğretici bir hedeftir.
Güçlü bir telefoto lens tercih edilir.
Manuel odaklama en iyi sonucu verir.
Hızlı enstantane ve düşük ISO, yüzey detaylarını korur.
Pozlama, Ay’ın parlaklığına göre dikkatle ayarlanmalıdır.
Beypazarı semalarından yakalanmış saf detaylarla Ay’ın kusursuz yüzeyi. Hidrojen Alfa filtresiyle alınan bu özel veriler, Ay’ın yüzey özelliklerinin bilimsel bir estetikle sunulmasına imkân tanır.
Gezegen Fotoğrafçılığı
Gezegenler küçük ve parlak hedeflerdir.
Yüksek büyütme gerekir.
Büyük piksel boyutlu gezegen kameraları tercih edilir.
Atmosferik türbülansın etkisini azaltmak için yüksek kare hızlı videolar çekilir.
Bu videolar daha sonra istiflenerek net bir görüntü elde edilir.
Güneş Fotoğrafçılığı
Güneş fotoğrafçılığı, en dikkat gerektiren alandır.
Özel güneş filtreleri zorunludur.
Filtre olmadan yapılan gözlem veya çekim hem ekipmana hem göze ciddi zarar verebilir.
Güneş lekeleri ve patlamalar, özel filtrelerle detaylı şekilde görüntülenebilir.
Güneş tutulmaları için ayrı hazırlıklar gerekir.
Gökyüzünün tam kalbinde, 4.6 milyar yaşında bir yıldız: Güneş. Saniyede 600 milyon ton hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji saçar. Işığı, yaklaşık 8 dakika 20 saniyede bize ulaşır.
Bulutsu ve Galaksi Fotoğrafçılığı
Bulutsular ve galaksiler, astrofotoğrafçılığın en estetik konularındandır.
Uzun pozlama süreleri şarttır.
H-Alfa gibi dar bant filtreler renk zenginliğini artırır.
Takip sistemi, Dünya’nın dönüşünü telafi ederek yıldız kaymasını engeller.
Çoklu pozlamaların istiflenmesi, derin detayları ortaya çıkarır.
NGC 1365, gökbilimcilerin “Büyük Çubuklu Sarmal Galaksi” dediği, evrenin en etkileyici yapılardan biridir. Yaklaşık 56 milyon ışık yılı uzaklıkta, Fornax (Ocak) takımyıldızında bulunur.
Küresel Küme Fotoğrafçılığı
Küresel yıldız kümeleri yoğun ve parlaktır.
Yüksek büyütme gerektirir.
Çekirdek bölgesinin aşırı pozlanmaması için dikkatli ayar yapılmalıdır.
Uzun pozlama, yıldız yoğunluğunu ortaya çıkarır.
Takip sistemi burada da kritik önemdedir.
M27 Halter Bulutsusu, ömrünün son evresindeki bir yıldızın uzaya saçtığı renkli gazlardan oluşan etkileyici bir gezegenimsi bulutsudur. Parlak mavi ve kırmızı tonlarıyla, evrenin dönüşüm ve yeniden doğuş döngüsünü gözler önüne serer.
Sonuç: Gökyüzüne Uzanan Sanat
Astrofotoğrafçılık, yalnızca teknik bir uğraş değildir; aynı zamanda evrenle kurulan bir bağdır. Her kare, milyonlarca yıllık ışığın bir anlık kaydıdır. Fotoğraf sanatçısı için bu süreç hem bilimsel bir keşif hem de estetik bir yolculuktur. Gökyüzünü anlamak, onu fotoğraflamakla daha da derinleşir; fotoğraflamak ise anlamayı zorunlu kılar.
Gökyüzüne bakan her fotoğrafçı, aslında kendi iç dünyasına da bakar. Çünkü evrenin sonsuzluğu, insanın merakını ve yaratıcılığını besleyen en büyük kaynaktır.
ilk bakışta yalnızca ışık değerleri arasındaki bir ayrım gibi görünse de —ki çoğu zaman gözün alışkanlığı bu kolay açıklamaya sığınmayı tercih eder— aslında daha derinde, daha yavaş ve daha sessiz bir örgütlenmenin sonucudur bu.
Biçimlerin, mekânların ve anlamların birbirine değmeden temas ettiği, birbirini itmeden var ettiği o narin gerilim alanının içinden doğar. Çünkü fotoğrafça bakış, çoğu zaman kendini fark etmeden, gördüğü şeyin karşısına onun zıddını çağırır; ışığın yanında gölgeyi, kalabalığın ortasında yalnızlığı, hareketin içinde durgunluğu arar ve böylece görüntü, yalnızca görülenin değil, hatırlananın ve hissedilenin de sahnesi hâline gelir.
Bu yüzden zıtlık, fotoğrafın yüzeyinde duran bir karşıtlık değil, zamana yayılmış bir deneyimdir; izleyicinin bakışında yavaş yavaş açılan, çocuklukta unutulmuş bir sokağın kokusu gibi ansızın geri dönen bir duyguya benzer. Bir figürün sert konturu ile arka plandaki belirsiz yumuşaklık arasındaki fark, yalnızca biçimsel bir ayrım değil, belleğin içindeki katmanları harekete geçiren bir çağrıdır. İnsan, o farkı seyrederken aslında yalnızca görmez; kendi geçmişinin gölgeleriyle de karşılaşır. İşte bu yüzden zıtlık, yalnızca görülen şeylerin değil, görülme biçimlerinin de karşılaşmasıdır.
Mekânsal karşıtlıklar bu gerilimi daha da derinleştirir; uzak ile yakın, açık ile kapalı, iç ile dış arasındaki geçişler, fotoğrafın içinde zamansız bir dolaşım yaratır. Göz, bir yüzeyden diğerine geçerken yalnızca mesafe kat etmez; aynı zamanda bir ruh hâlinden diğerine süzülür. Bir pencerenin ardındaki ışık ile onun önündeki gölge arasında, fark edilmeden kurulan o ince bağ, izleyicinin kendi varlığını görüntüye katmasına izin verir. Böylece fotoğraf, yalnızca görülen bir dünya değil, içinde yaşanan bir anıya dönüşür.
Kavramsal zıtlıklar ise bu sessiz yapıyı tamamlar; eski ile yeni, kırılgan olan ile kalıcı olan, sessizlik ile gürültü arasındaki karşılaşma, görüntünün içine yerleşmiş bir düşünce gibi ağır ağır kendini açar. Bu karşılaşmalar çoğu zaman görünmezdir, fakat hissedilir; izleyici onları adlandırmadan tanır, çünkü onların kökü kendi deneyiminde saklıdır. Ve belki de tam bu yüzden, ‘fotoğraftaki zıtlık’ hiçbir zaman yalnızca gözle görülen bir düzenleme değildir; o, bakış ile hafıza, görüntü ile zaman, gerçek ile sezgi arasında kurulan uzun ve kesintisiz bir diyalogdur. Sonunda zıtlık, fotoğrafın içindeki sessiz nabız gibi atar; izleyici onu doğrudan fark etmese bile onun ritmiyle bakar, onun temposuyla düşünür. Ve böylece fotoğraf, yalnızca bir anın kaydı olmaktan çıkar; karşıtlıkların birbirine değdiği o görünmez noktada, varlığın en kırılgan ve en kalıcı hâline dönüşür.
Fotoğrafta gölge, ışığın yokluğu değil, görüntünün varlığına işaret eder. Gölge, fotoğrafa, boyut, derinlik ve duygu katan en güçlü kompozisyon öğelerinden biridir. “Işık” bize nesneyi gösterir, “gölge” ise bize o nesnenin karakterini (duygusunu) anlatır.
Fotoğraf iki boyutlu bir düzlemdir ama gölgeler, nesnelerin hacmini ve dokusunu ortaya çıkararak görüntüye üçüncü bir boyut kazandırır. Çünkü “ışık” gösterirken, “gölge” saklar ve fotoğrafa dramatik bir anlatım katar. Bu da izleyicide merak ve gizem oluşturur. Hatta bazen gölgenin kendisi, nesnenin önüne geçerek ana konu haline de gelebilir.
“Chiaroscuro” tekniğini hatırlayalım. Işık ve gölge arasındaki keskin kontrastı kullanarak dramatik bir atmosfer yaratma tekniğidir. Işık ve gölge arasındaki keskin karşıtlığı kullanır, odak noktasını vurgular ve izleyicinin gözünü doğrudan konuya yönlendirir. Bu da ciddiyet, gizem, içsel çatışma veya kutsallık duygusu uyandırmak için kullanılır.
Enstrümantal, Türk Dili Kurumu (TDK)’na göre ‘sözsüz’ veya ‘araç durumu’ anlamına geliyor.
Sergideki fotoğrafları izlerken, yaylılar grubunun yani Mozart (Mondrian)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz.
Sergideki fotoğrafları izlerken, üflemeliler grubunun yani Schubert (Maleviç)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz.
Sergideki fotoğrafları izlerken, vurmalılar grubunun yani Beethoven (Kandinski)’ın eserlerini duymanızı istiyoruz. Fotoğraflarda, minimalizmi, geometriyi, renkleri, dokuyu, dengeyi ve en önemlisi dünyanın sorunları olan göç ve sürgünü; haneye, insanlığa ve ülkeye tecavüzleri; kimlik, sansür ve adalet sorgulamalarını, deha müzisyenlerin duymadığınız ‘Enstrümantal’ melodileri eşliğinde ve sanatta (resim) çığır açan ustaların eserlerine (ve Fovizm’e) göndermeler yaparak izleyeceksiniz.
“Ne çekmek istediğini o bilir, ben bilmem; ama ne çektiğini o bilmez, ben bilirim.” Sartre’den ilhamla Mehmet YILMAZ
Ulus Atatürk Heykeli’nin önündeyiz. Bugün kalabalık bir grubumuz var. Herkes dinlemeye çok hevesli. Hocamız, Anafartalar Mağazası’nın önündeki yolu göstererek anlatmaya başlıyor.
Cumhuriyet’ ten önce de burada bir yol vardı. Bunu 1924 yılı Ankara haritalarından biliyoruz. Bent Deresi kavşağından Çıkrıkçılar’ a uzanan bu yolun esas güzergâhı ise Kaleye doğru devam ediyordu.
O dönem burası bugünkü gibi değildi; daha çok bir kasaba meydanı görünümündeydi. Halk, çevredeki taş yapılar nedeniyle buraya “Taşhan Meydanı” diyordu. Resmî bir adı yoktu.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Anafartalar Caddesi ve Karaoğlan
Anafartalar Caddesi’nin yapımına 1926’ da başlanır, 1929’ a kadar sürer. İsmini ne zaman aldığı bilinmez. Osmanlı’ nın son dönemi ve Cumhuriyet’ in ilk yıllarında, 1935–1940’ a kadar Bent Deresi kavşağına uzanan bölgenin adı Karaoğlan’ dır. Yolun iki yanında çarşılar vardır; yol “Karaoğlan Yolu”, çarşı ise “Karaoğlan Çarşısı” olarak bilinir.
Karşıda alüminyum kaplamalı küçük bina Koçzade Hanı’ dır. Meydanda İl Özel İdaresi tarafından 1927’ de yaptırılmış yedi bitişik dükkân bulunur. Karşılarında ise Ankara’ nın ilk modern taş yapılarından biri olan Taşhan vardır. Taşhan’ ın yol cephesine sonradan dükkânlar eklenir. Mimar Hermann Jansen’ in itirazlarına rağmen Taşhan 1933’ te yıkılır; yerine 1936’ da Sümerbank binası yapılır.
Taşhan’ ın yanında Şakir Bey Hanı vardır. Altında Zeybekler Kıraathanesi, ilerisinde Çankaya Kitapçısı bulunur. Han, İş Bankası tarafından satın alınarak Yeni Sinemaya dönüştürülür. Mavi koltukları ve Atatürk için ayrılmış locasıyla dönemin en modern sinemalarındandır.
Sosyal Hayat ve Çarşı Kültürü
O dönem Ankara’ da sosyal ve kültürel hayat oldukça canlıdır. Lokantalar, pastaneler, kıraathaneler doludur. Zincirli Camii’ ne gelmeden Kayseri Han, Yeni Dünya Gazetesi, Kızılırmak Kıraathanesi ve Ankara’ nın ilk hazır giyim mağazası Karamürsel bu bölgede yer alır. Yeni Dünya Gazetesi 1922’ de kapanır.
İlerideki İstanbul Oteli’ nin girişindeki İstanbul Pastanesi, şairlerin ve edebiyatçıların buluşma noktasıdır. Hisarcılar şiir ekolü burada toplanır. Pastane 24 saat açıktır. Tüm bu yapılar eski fotoğraflar üzerinden tek tek okunur.
Karaoğlan Çarşısı bir yangın sonrası yok olur; yerine iş hanı yapılır. O dönemde Atatürk Heykeli bugünkü yerinde değil, caddenin ortasındadır. Platformu farklıdır; Ankara taşı kullanılmış, meydan Arnavut kaldırımıyla döşenmiştir.
Şehir Çarşısı ve Roma Caddesi
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
1928–1930 arasında dükkânlar yenilenir. 1924 mübadelesiyle gelen Tamer Bey, 1926’ da Uğrak Şarküteri’ yi açar. Heykelin karşısındaki, bugün park olan alanda Şehir Çarşısı vardır. 1944’ te Raşit Taner burada Uğrak Lokantası’ nı açar. Ankara’ da ilk “ekmek arası” burada başlar. Raşit Taner, Ankara’ ya ilk piliç çevirme dolabını da getiren kişidir.
Şimdi Ulus Şehir Çarşısı binasının karşısındayız. Bu çarşı yapılmaya başlandığında temeller kazılınca Roma Caddesi ortaya çıkar. Cadde ortaya çıkınca Şehir Çarşısı projesi değiştirilir. Yine de çarşıdaki kafeler, Roma Caddesi’nin üzerine oturma alanları yapmış ve renkli mozaikler kapanmıştır. O caddenin üzerindeki sokak Bilen Sokak’ tır. Sokağın köşesinde Yıldız Lokantası vardır. Yanında Zevk Kıraathanesi, onun yanında Hürriyet Oteli bulunur. Otel 1908’ de yapılmıştır. Otelin yanında, meydana bakan Havuzlu Kahve vardır. Koç ailesi önce buraya yerleşmiş, alt katı dükkân, üst katı konut olarak kullanmıştır. Zevk Kıraathanesi’nin yerine 1923 yılında Zevk Lokantası açılır. Sahibi Çizmeci Mustafa’ dır. Lokanta, Ankara’nın ünlü lokantalarından biri olur.
Zincirli Camii ve Çevresi
Camiyi Ankaralı Mehmet Emin Efendi yaptırmıştır; 1685’ te Şeyhülislam olur. Caminin yanındaki bina da medrese olarak yapılmıştır. Şengül Hamamı, Suluhan ve Hasan Paşa Hamamı’ nı satın alıp onartır, Ankara’ da 20 çeşme yaptırır. Günümüzdeki restorasyonda kerpiç yerine kırmızı tuğla kullanılmıştır.
1960’ lı yıllarda burada bulunan dükkânlar artık yoktur; yıkılmışlardır. Bu sokağın meşhurlarından biri Akman Bozacısı’ ydı. Üçel Oyuncak Pazarı ve Şekerci Osman Nuri de buradaki dükkânlardandı. Osman Nuri ölünce oğlu Ali Uzun işi devam ettirmiştir. Saim Kohen’ in kundura dükkânı vardı; Atatürk’ ün ayakkabılarını onlar yapardı. Bursa Pazarı da bu cadde üzerindeydi. Çiçek Lokantası caminin karşısındaydı; şimdi Necatibey Caddesi’ nde hizmet vermeye devam etmektedir.
1967’ de buradaki dükkânlar yıkılmıştır. 1968’ de Anafartalar Çarşısı’ nın yapımına başlanmıştır. Ankara’ nın ilk yürüyen merdiveni buradadır. İç duvarları ve merdiven boşlukları Füreya Koral, Seniye Fenmen, Atilla Galatalı, Arif Kaptan, Cevdet Altuğ ve Nuri İyem’ in seramik panoları ve resimleriyle doludur. Burası adeta bir sanat galerisi gibidir.
Çarşının çapraz karşısında Kuyulu Cami ve Kuyulu Kahve bulunuyordu. Cami 13. yüzyılda yaptırılmıştır. Yaptıranı Hoca Paşa’ dır. “Hoca” ismi, Paşa’ nın Ahi Şerafettin Camii mütevelli heyetinde olmasından gelir. Ankaralılar bu nedenle ona Hoca der. İşin sürprizi şudur ki Paşa aslında bir erkek değil, kadındır. O tarihlerde Ankara’ da kadınlar oldukça faaldir.
Hocamız başka bir hikâyeyle devam eder. Çamlıhemşinli Kasım Bey, kardeşleri Ahmet ve Osman ile birlikte üç kardeş olarak Ankara’ ya gelirler. Ulus’ ta, eski Maliye’ nin arka tarafında, Hükümet Caddesi’ nde Karadeniz Lokantası’ nı açarlar. 1959 yılında Kocatepe yapılırken, dönemin yöneticileri “Hacı Bayram Camii’ nin avlusundan bakıldığında Kocatepe görünsün” diyerek aradaki bütün binaların yıkılmasını ister. Bu süreçte lokantanın da bulunduğu binalar ve cami yıkılır.
Kasım Bey’ in oğlu İrfan, Necatibey’ de 1961 yılında Karadeniz Lokantası’ nı açar. Daha sonra lokantayı Dost Kitabevi’ nin bulunduğu binada sürdürür. 1994’ te ise burayı da kapatır.
Tahtakale Çarşısı
Şimdi, Anafartalar Çarşısı’ nın biraz ilerisinde Tahtakale Çarşısı’ nın önündeyiz. Bu bölge, yangınlardan çok etkilenen bir bölgedir. Tahtakale ve çevresi tamamen yanmıştır. Çok önemli yapılar vardı, ancak hepsi yok olmuştur. Karşımızdaki sarı bina Erzurum Oteli’ dir. 1917 yılında yapılmıştır; o dönemde adı Abdullah Apartmanı’ dır. Mimarı Ali Rasim Cengiz’ dir. 1930’ lu yıllarda otel ihtiyacı ortaya çıkınca bina otele dönüştürülmüştür. 1964’ te adı Erzurum Oteli olur. Yandaki bina ise Avrupa Oteli’ dir; o da 1917 yılında yapılmıştır. Yolun karşısında, Hacı Bayram Camii tarafındaki sarı bina Berlitz Oteli’ dir. Otelin alt katında Ruşen Pastanesi vardı; hâlen pastane olarak hizmet vermektedir. Pastanenin sahibi Mustafa Bey, oteli satın alıp restore ettirmiştir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Berlitz Oteli’ nin yanındaki köşe binada 1956 yılında GİMA kurulmuştur. Günümüz AVM’ leri gibi, her şeyin bulunduğu bir alışveriş merkeziydi.
Yolumuza devam ediyoruz. Tahtakale Çarşısı’ nın caddeye bakan tarafında, eskiden kalma güzel bir binanın karşısındayız. Hocamız şimdi bu sıradaki binaları anlatacak.
Burada Üç Nal Meyhanesi vardı. İsminin neden Üç Nal olduğunu biliyor musunuz? Karşıda, yeşil tenteli Garanti Bankası’ nın olduğu yerde bir pasaj girişi var. O sokak Konak Sokak’ tır. Sokağın girişinde bir Ankara konağı bulunur. Bu konak, Şinasi Baray’ ın babaannesinin evidir. Daha sonra Şinasi Baray, konağın altındaki ahır kısmını restore ederek 1946 yılında meyhaneye dönüştürür ve kapısına üç nal çakar. Bu nedenle adını Üç Nal Meyhanesi koyar. Burası, şairlerin ve yazarların geldiği, kadınların da gidebildiği bir meyhanedir. Şairler, duvarlara kendi şiirlerini yazarlar. Orhan Veli, “Üç Nal’ a gelen dört nala gider” yazarak pahalılığına vurgu yapar. Garip Şairleri ve Hisarcılar şiir grubu da buraya gelirdi. Bu bina zaman içinde yıkılmıştır. Bu binanın yanında Akbak Kitabevi’ nin bir şubesi vardı. Dergi ve kitap satışları yaparlardı. Köşede, köşesi yuvarlak olan bina Paket Postanesi’ ydi. Onun yanındaki beyaz bina ise Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü’ ydü; 1964’ te Basın ve Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü adını almıştır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Karşımızdaki Büyük Apartman, Koç’ un dedesi tarafından iki katlı olarak yaptırılmıştır. Alt katında dört dükkân vardır. Vehbi Koç’ un ticarete başladığı yerler bu dükkânlardır. Anafartalar Caddesi yapılırken o konak yıkılır. Caddenin yapımı tamamlandıktan sonra Vehbi Koç bu büyük apartmanı yaptırır. Binanın ilk kiracıları Devlet Demiryolları ve Deniz Yolları’ dır. Daha sonra Ankara İmar Müdürlüğü buraya taşınır. Ardından VEKAM (Vehbi Koç Araştırma Merkezi) binayı restore ederek kullanmaya başlar.
Şimdi Eski Ankara Belediyesi Binası’ nın önündeyiz. Hocamız anlatmaya devam ediyor.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Buradan Posta Caddesi Kavşağı’ na kadar olan bölge Balık Pazarı olarak anılır. Belediyelerin kuruluşu 1871 Vilayetler Nizamnamesi ile olmuştur. Mimar Nezihi Erdem’ in tasarımıyla bu bina 1949 yılında yapılır. Binanın çaprazında eskiden Ankara Memurları Tüketim Kooperatifi vardı. 1950 yılında kooperatif binası yıkılır ve yerine köşedeki beyaz bina yapılır. Bu bina önce Yeni Yalova Oteli, daha sonra Alper Oteli olarak kullanılmıştır. Hâlen üzerinde Alper Oteli yazısı bulunmaktadır.
Karşımızdaki sarı binayı kimin yaptırdığı bilinmemektedir. Yanındaki bina Mermercizade Han’ dır. Mimarı Hasan Hadi Bey’ dir. Yapıldığından beri bina aynı hâliyle korunmuştur.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Kuleli yapı Ali Bey Apartmanı’ dır. Mimarı Ali Rasim Cengiz’ dir. 1917 yıllarından kalma bir binadır. Bu bina eskiden doktorlar tarafından kullanılırmış. Günümüzde ise Sağlık Bakanlığı tarafından kullanılmaktadır. Sarı bina Toygar Apartmanı’ dır. Toygarlar, Ankara’ nın eski ailelerindendir. Toygarzade Naşit Bey tarafından yaptırılmıştır. Apartmanın altında Apa Kundura bulunuyordu.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Karşıda gördüğümüz bina Köklü Han’ dır. 1930’ lu yıllarda yapılmıştır. Üçel Manifatura bu binadaydı. Daha sonra 1969’ da Kızılay’ a, Ayhan Mağazası olarak taşınmıştır. Binanın tepesindeki odaya “kuşgözü” ya da “cihannüma” denir.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Karşısındaki bina Vakıf Han’ dır. Eskiden bu binanın yerinde Karmen Meyhanesi vardı. Burası sanatçıların toplandığı bir yerdi. Bina yıkılarak yerine Vakıf Han yapılmıştır. Hanın altında Ülkü Mağazası bulunur, kadın ve çocuk kıyafetleri satılırdı. Yine karşıda Hanif Han vardı. 1930’ ların başında yapılmıştır. İlk adı Çankırı’ nın Halk Pazarı’ dır, daha sonra Hanif Han adını alır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Sarı bina Anafartalar Apartmanı’ dır. Binanın cephesi, caddeye uyumlu olacak şekilde yuvarlatılmıştır. Yanındaki bina Caferoğlu Apartmanı’ dır. Onun da farklı bir mimarisi vardır; balkonları kapatılmıştır.
Yolun sol tarafında Uzun Çarşı vardı. Yol, arka taraftan Ahi Elvan Camii’ ne kadar uzanır. Osmanlı döneminde büyük kentlerde uzun çarşılar bulunurdu. Karşıda “Taşçıoğlu” yazan kahverengi binanın iki katının mimarisi farklıdır. Birinci kattaki çıkma bölüm moda terzihanesidir. Üst katı ise bir dişçi ve bir avukat tarafından yazıhane olarak kullanılmıştır. Günümüzde bina Taşçıoğlu’ na aittir.
Yolun sağındaki binaların arkasında Aziz Klemens Kilisesi kalıntıları vardır. Ankara Piskoposu olduğu söylenen Klemens, önemli bir din adamıdır. Roma, Hristiyanlığı 314 yılında kabul etmiştir. Daha önceki yasaklar döneminde, 303 yılında Roma idaresi Aziz Klemens’ i öldürür. 5. yüzyılda Hristiyanlar, onun anısına burada bir kilise yapar. 23 Ocak’ ta Hristiyanlar Klemens’ i anarlar. Kilise, 1917’ deki yangında yanmıştır.
Karşımızdaki kuleli bina Ankara Pasta Salonu’ dur. 1960’ lı yıllara kadar bütün bina pasta salonu olarak hizmet vermiştir. Pembe bina, Nuri Conker tarafından 1923 yılında yaptırılmıştır. Adı Sakarya Apartmanı’ dır. Nuri Conker, Atatürk’ ün sınıf arkadaşıdır. Apartmanın altında Eyüp Sabri Kolonyaları dükkânı vardı. Eyüp Sabri, Veteriner Fakültesi’ nde teknik eleman olarak çalışmıştır. Emekli olduktan sonra kolonya işine başlamıştır. Yandaki dükkân ise “Dikiş Dünyası” olarak bilinir ve Ankara’ nın ilk Singer bayisidir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Biraz yürüdükten sonra gösterişli bir binanın önüne geldik. Bina, ilk yapıldığında Adalet Bakanlığı olarak kullanılmıştır. Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’ne özgü özellikler taşıyan yapı, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’ nun imzasını taşır. Üç katlı bina, karşılıklı iki blok hâlinde yükselir. Bloklar arasındaki bağlantı, görkemli merdivenler ve bina içindeki koridorlarla sağlanır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Şimdi Denizciler Caddesi’ nin başındayız. Burada Boğaziçi Lokantası’ nı konuşacağız. Anafartalar Caddesi’nden Denizciler Caddesi’ ne döndüğünüzde, hemen soldaki binada bulunur. Lokanta, babası Arnavutluk’ tan göç eden Mehmet Raci Boyacıoğlu tarafından 1956 yılında açılmıştır. Mehmet Raci, ailesinin mesleği gereği İstanbul’ da aşçılığa başlar ve burada ustalaşır. Çiçek Lokantası’ nın sahibi Arnavut Hüsamettin, Mehmet Raci’ nin eniştesidir. Mehmet Raci’ yi Ankara’ ya çağırır. Eniştesiyle birlikte çalışmaya başlar ancak sürdüremez; kendi lokantasını açmaya karar verir ve Boğaziçi Lokantası’ nı kurar. Günlük menüsünde 50–60 çeşit yemek bulunur. Lokanta hâlen hizmet vermektedir.
Lokantanın bulunduğu bina da yine tarihi bir binadır.
Burası, ilk Maliye Bakanı Fehmi Ataç Bey’ in apartmanıdır. Fehmi Ataç, Birinci Meclis’ ten itibaren sekiz dönem milletvekilliği yapmıştır ve 1924’ e kadar Maliye Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Tüm harcamaları kayda aldırmış; dönemin savaş finansmanını ve subay maaşlarını aksatmadan ödetmiştir. Binanın mimarı Hasan Hadi Bey’ dir. Arif Hikmet Koyunoğlu ise inşaatın yüklenicisidir. İnşaat 1925’ te başlar, 1927’ de tamamlanır. Bina 1950 yılında Büyük Otele dönüştürülür ve Ankara’ nın ilk modern oteli olur. Daha sonra kısa bir süre iş hanı olarak kullanılır. 1992’ de Nedim Bey tarafından satın alınır ve binanın adı Babasının, annesinin ve kendisinin isimlerinin ilk iki harflerinin birleşimiyle ortaya çıkan isim “Gülhane” olur.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Şimdi, altı dükkânı bulunan, üstünde üç kat daire ve en üstte “kuşgözü” denilen odalar yer alan, köşeleri yuvarlak pembe bir binanın önündeyiz.
Bina 1925–1928 yılları arasında yapılmıştır. Mimarı Yahya Ahmet’ tir. Yahya Ahmet, Birinci Meclis binasının da mimarıdır. Bazıları bu binanın mimarının Mimar Kemalettin olduğunu söyler; ancak Mimar Kemalettin’ in bu yapıda inşaat yüklenicisi olduğu düşünülmektedir. Dairelerin sahipleri genellikle doktordur.
Bu binada “Ankara Cinayeti” işlenmiştir. O sırada İstanbul’da bulunan Agatha Christie, bu cinayet nedeniyle Ankara’ ya gelir ve “Bu cinayet tam bir roman konusu” der. 16 Ekim 1945 günü, akşam saat 19.00 civarında silah sesleri duyulur. Üçüncü katta, beş numaralı dairede bir göğüs hastalıkları doktoru yaşamaktadır. Doktorun hizmetini yapan kadın, “Yetişin, doktor beyi öldürdüler!” diye bağırarak daireden fırlar. İki gün sonra Reşit Mercan gelip teslim olur ve “Ben öldürdüm” der. Ancak kaçarken bıraktığı şapka kendisine uymaz ve anlattıkları çelişkilidir. Dava çözülemez; Ankara’ da davaya müdahaleler olunca dosya Bolu’ ya taşınır. Sonradan ortaya çıkar ki Reşit Mercan’ ın Robert Kolej’ den sınıf arkadaşı Haşim Orbay cinayeti işlemiştir. Haşim Orbay, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ ın oğludur. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ ın, cinayeti üstlenmesi için Reşit Mercan’ a baskı yaptığı da ortaya çıkar. Nevzat Tandoğan, mahkeme tarafından ifadeye çağrıldığında intihar eder. Bir hafta sonra Kazım Orbay da Genelkurmay Başkanlığı’ ndan istifa eder. Cinayetin nedeni ise hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Yemek konusundan eğitim konusuna geçiyoruz. Karşıda yine görkemli bir bina var. 1924 yılında yapılmıştır. Yapıldığında adı Gazi ve Latife Hanım Numune Mektepleri’ dir. Mimarı Muhsin Kemal Paksoy’ dur. Atatürk boşandıktan sonra okulun adı Gazi İlkokulu olur. 1934’ te Atatürk İlkokulu adını alır. Daha sonra Anafartalar Lisesi’ ne dönüşür; günümüzde ise Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi olarak kullanılmaktadır.
Akba Yayınevi’ nin merkezi de karşıdaki dükkânların arasındaydı. Adresi Anafartalar Caddesi 69 numaraydı. Aka Gündüz, Kemal Salih Sel, Bilal Akba ve Adil Akbay ortaklarıydı. O dönemde yerli ve yabancı kitap ile gazete dağıtımı ve satışı yapıyorlardı. İsmi, ortaklarının isimlerinin baş harflerinden oluşmaktaydı. Fotoğraf ve resim malzemeleri de satarlardı. Kedi kafalı bir amblemleri vardı. Çok sayıda kitap yayımladılar. Ortaklarının ölmesi üzerine faaliyetleri durdu. Sonradan ortak olan İhsan Uras Bey, 1963–64 yıllarında kitabevini yeniden canlandırdı.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Karşıdaki bina Çocuk Esirgeme Kurumu binasıdır. Mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu’ dur. Üç blok halinde yapılmıştır. Kare pencereler başlangıçta boşluktu, sonradan bu boşluklar kapatılmıştır. Şimdi karşıda İl Müdürlüğü denilen yerde bir blok daha vardı; il müdürlüğü yapımı için o blok yıkılmıştır. Caddeye Anafartalar ismi verilmeden önce burası Çocuk Sarayı Caddesi olarak bilinirdi.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Bu bina, Ankara İkinci Dönem İstiklal Mahkemesi binasıdır. Şeyh Sait İsyanı nedeniyle görevi 1927 tarihine kadar devam etmiştir. İstiklal Mahkemesi’ nin nezarethanesi de Şengül Hamamı’ nın oradaki eski Rum Çocuk Yuvası’ ydı. Bina şimdi Ankara Üniversitesi’ ne aittir. Bu otoparkın yerinde Cumhuriyet’ in ilk yıllarında Rus Büyükelçiliği vardı. 15 Ağustos 1922’ de Fransızlar tarafından yakıldığı ortaya çıkar. Yangın sırasında 21 bina ve bir cami de yanmıştır. Yangın, Büyük Taarruz’ dan hemen önce çıkarılmıştır. Bina yeri hâlen boş olarak durmaktadır. İlk Rus Büyükelçisi’ nin adı Medivani’ dir. Büyükelçi, manzara nedeniyle caminin şerefiyesine çıktığı bir gün oradan düşerek hayatını kaybeder.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Kurşunlu Camii 16. yüzyılda yapılmıştır. 1921 depreminde zarar görmüş ve onarılmıştır. Şimdi caminin yanındaki meydandayız; burası Samanpazarı’ dır. Burada Cehabiye Medresesi ve Camii vardı. Yine burada Nakşibendi Kocadoğulu Medresesi, Şeyh Hüseyin Türbesi vardı. Medrese, Millî Mücadele’ nin Ankara’ da ilk başlatıldığı yerdir. Müderrisi Sadullah Efendi’ dir. Aynı zamanda Nakşibendi şeyhidir. Sadullah Hoca, Millî Mücadele için eski bir asker komutasında bir çete kurar. İzmir işgal edildiğinde ilk miting de Ankara’ da yapılır.
Abidin Paşa, Ankara’ ya ilk suyu getirdiğinde Samanpazarı’ nda çok büyük bir çeşme yaptırmıştır. Çeşmenin 12 lülesi varmış, daha sonra o da yıkılmıştır.
Samanpazarı Meydanı’ na daha sonra Samanpazarı Parkı yapılır. 1935–40 yıllarında İnci Gazinosu park alanına inşa edilir. Meydan rüzgârlı olduğu için Ankaralılar buraya Esen Park derdi. Gazinonun alt tarafında dükkânlar vardı; gündüzleri gazinonun bir kısmı çay bahçesi olarak kullanılırdı.
Meydanın karşı tarafında PTT binası vardır. 1935 yılından beri kullanılmaktadır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Bir gezimiz daha bitti, şimdi çay keyfi zamanı. Gezdiğimiz yerleri yeniden konuşacak, tarihin derinliklerinde gezimize çay sohbetiyle devam edeceğiz. Ankara’ yı gezmeye devam edeceğiz. Gelecek ayki gezimize sizleri de bekleriz.
Beyaz, fotoğrafta yalnızca bir renk değil; ışığın özü, sessizliğin ve arınmanın görsel karşılığıdır. Tüm renkleri içinde barındıran ama aynı zamanda onları görünmez kılan bu ton, fotoğrafçı için en zorlayıcı ve en dürüst alanlardan biridir. Beyaz, hatayı affetmez; ışıkla kurulan ilişkinin, ton geçişlerinin ve kompozisyon disiplininin ne kadar sağlam olduğunu hemen ortaya koyar.
Sanatsal açıdan bakıldığında beyaz; boşlukla, sadelikle ve minimalizmle güçlü bir bağ kurar. İzleyiciyi detaydan çok duyguya, anlatıdan çok sezgiye yönlendirir. Bir yüzey, bir kar manzarası, bir duvar ya da bir ten tonunda beliren beyaz; doğru kullanıldığında fotoğrafa zamansızlık, dinginlik ve şiirsel bir derinlik kazandırır. Beyazı başarıyla kullanan fotoğraf, yüksek sesle konuşmaz; ama uzun süre akılda kalır.
Yağmurlu bir gündü. Ama öyle romantik, hafif bir yağmur değil! Ankara’nın özlemini çektiği bir yağmur yağıyordu. Biz Ankara sevdalıları, hocamız Vedat Oygür önderliğinde Ankara’yı keşfetmeye devam ediyoruz. Bu sefer rotamız Hergele Meydanı, Yahudi Mahallesi ve civarı.
Gençlik Parkı’nın karşısındaki Melike Hatun Camii önünde arkadaşlarımızla buluştuk. Hocamız anlatmaya başladı. Melike Hatun, Ankara tarihindeki önemli kadınlardan biridir. Adı verilen bu cami 2017 yılında yapılmıştır, mezarı ise biraz ileridedir. Oraya gideceğiz.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Caminin avlusundan karşıya bakarak hocamız anlatmaya başladı: “Bu meydan Hergele Meydanı’ dır. Kibarlık olsun diye bir dönem Hergelen Meydanı da denilmiştir. Aslında burada eskiden büyükbaş hayvanlar satılırdı; hergele de onlara denilirdi. İsmi buradan gelmektedir. Caminin de bulunduğu çevre eskiden Kanlıgöl denilen, yer yer bataklık ve çayırlık bir alandı. Bir göl kalıntısıydı. Gençlik Parkı’nın bulunduğu alan tamamen bataklıktı, cami çevresi ise çayırlıktı. Bu çevre Ankara halkı tarafından Celali isyanlarından korunmak için surlarla çevrilmişti. Halk büyükbaş hayvanlarını buradaki kapıda çobanlara teslim eder, akşam da geri alırdı. Bu nedenle buranın adı Hergele Meydanı olmuştur.”
Daha sonra buraya Sultan Meydanı ve Abdil Meydanı da denilmiştir. Cumhuriyet döneminde bu bölgeye itfaiye merkezi kurulması nedeniyle İtfaiye Meydanı adını almıştır. Daha sonra Opera Meydanı denilmiş, günümüzde ise Necmettin Erbakan Meydanı olarak anılmaktadır. Caminin avlusunun karşısından geçen caddenin adı Adnan Saygun Caddesidir. Çevredeki İstiklal Mahallesi’ndeki evler için yıkım kararı alınmıştır; yıkılmadan önce bu bölgeyi anlatmak istedik.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Yürüyüşümüze devam ettik. Karyağdı Hatun Türbesi’ ne geldik. Karyağdı Hatun, Eskicizadelerden Selahattin Ağa’ nın kızıdır. Bahadır Efe ile evlenmiştir. Ağustos ayında, hamileyken aşermiş ve kar istemiştir. Eskiden kar, pekmezle karıştırılarak yenirdi. Tarih 1700’ lerin başlarıdır. Efe dağa kar getirmeye gider. Bu sırada karısı o kadar çok dua eder ki şehre de kar yağmaya başlar. Kadın bu heyecanla dışarı çıkar, üşütüp hastalanır ve vefat eder. Türbe, Karyağdı Hatun’ un babası tarafından yaptırılır.
Çerkes Sokak’ a doğru ilerliyoruz. Her yer yağmur; yollardan sular akıyor. Çerkes Sokak’ taki çarşı, Ankara’ nın en eski çarşılarından biridir. Çarşının içinden Melike Hatun Türbesi’ ne doğru yürüdük.
Hocamız anlatmaya devam etti; Melike Hatun Türbesi eskiden bahçe içindeydi; çevresinde ağaçlar vardı. Günümüzde ise türbenin etrafı betonla çevrilmiştir. Melike Hatun, Selçuklu Hükümdarı III. Alaaddin Keykubat’ ın kızıdır. O dönemde Ankara’ da ticaretle uğraşan kadınlardan biridir. O yıllarda kadınlar, erkekler kadar ticaret hayatının içindedir. Türbenin karşısında eskiden camisi bulunmaktaydı. Bu caminin kapıları bugün Etnografya Müzesi’ ndedir. Sokağın diğer tarafında Kara Medrese (Sevdaviye Medresesi) vardır. Hacı Bayram Veli burada müderrislik yapmıştır. 1405 yılında Eynebey Hamamı yapılmıştır; hamamın yapımında Melike Hatun da ortaktır. Bu mahalleye Cumhuriyet’ e kadar Melike Hatun’ dan dolayı Hatuniye Mahallesi denmiştir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Şimdi Eynebey Hamamı’ nın önündeyiz. Eynebey, I. Murat’ın subaşısıdır. Hamam sadece erkekler içindir. Girişinde bir havuz bulunmaktadır. Hamam, 1700’ lerden sonra tamamen harap olur. 1924’ ten sonra belediye tarafından gaz deposu olarak kullanılır. 1992’ de onarılır ve yeniden işletmeye açılır.
Karşısında Gazi Lisesi vardır. Lisenin yapılış tarihi 1936’ dır ve Ernst Egli tarafından yapılmıştır. Okulun önünde geniş bir avlu bulunmaktaydı; bu avluda dört adet özgürlük heykeli vardı. Günümüzde bu heykellerin nerede olduğu bilinmemektedir. Okulun bulunduğu yerde eskiden Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykavus’ un konağı vardı. Keykavus’ un koltuğu bugün Etnografya Müzesi’ ndedir. Konağın son sahibi Celalettin Karaca Bey’ dir. Konak, 1936’ da okul yapılmak üzere yıkılmıştır.
Yolumuza devam ediyoruz ve 15. Yıl Kıraathanesi’ nin önüne geliyoruz. Günümüzde burada bir cami bulunmaktadır. Kıraathane, Cumhuriyet’ in 15. yılında yani 1938’ de açıldığı için bu adı almıştır. O dönemlerde burası bürokrasinin merkezidir; gazeteciler, yazarlar burada toplanır. Kahvehaneler birer kültür ortamıdır. 1945 yılında burada “Ankara Cinayeti” olarak bilinen olay yaşanır. Katil Haşmet Orbay, silahı bu kıraathaneden aldığını itiraf eder. Haşmet Orbay, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ ın oğludur.
Bit Pazarı’ nda dolaşmaya devam ediyoruz ve Yenice Camii’ nin önüne geliyoruz. Caminin 1700’ lü yıllardan kaldığı tahmin edilmektedir. Caminin bulunduğu yer, 1924’ lerde şehrin sınırıdır; buradan sonra yerleşim yoktur.
Fotoğraf: İlter AKINOĞLU
Şimdi Kağnıcıoğlu Camii’ nin önündeyiz. Bu meydan Kağnı Pazarı Meydanı olarak anılır. Burada kağnılar satılmaz; kağnılarla çevreden getirilen odunlar satılırdı. Caminin yanında Mermerzade Medresesi bulunmaktadır.
Ardından Leblebicioğlu Camii’ nin önüne geliyoruz. Cami, 1713 yılında Ankara Müftüsü için oğlu tarafından yaptırılmıştır. Leblebiciler, Ankara’ nın önde gelen ailelerindendir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Bit Pazarı’nın içinden geçerek Eskicioğlu Camii’ nin önüne geldik. Buradan Yahudi Mahallesi başlar. Osmanlı döneminde Yahudiler vatanlarını terk ederek geldikleri için mahallenin adı Öksüzce olarak anılmıştır. Cami, o dönemlerde Öksüzce Mahalle Mescidi olarak bilinmektedir. 1572’ de Yeniçeri Bölükbaşı Ali Ağa mescidi onarır ve minber koyarak camiye çevirir. 1806–1807 yıllarında Eskicizadelerden Hacı Emin Efendi tarafından onarılır ve adı Eskicioğlu Camii olur. Caminin kapısı, yapılışından bu yana özgün hâliyle korunmuştur.
Yahudi Galatlar, MÖ 200’ lü yıllarda Ankara’ ya gelmeye başlamıştır. Bunlara Romanyotlar denir. 1346 yılında Orta Avrupa’da veba salgını çıkınca Katolikler salgının sorumlusu olarak Yahudileri gösterir; Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınır. Bunların bir kısmı Ankara’ya gelir ve Aşkenazlar olarak adlandırılır. Aşkenaz, Orta Çağ İbranicesinde Almanya anlamına gelir. 1492’ de Endülüs Emevi Devleti yıkılınca İspanya ve Portekiz’ deki Yahudiler sürgün edilir; II. Bayezid döneminde Osmanlı topraklarına, bir kısmı da Ankara’ ya getirilir. Bunlara Sefarad Yahudileri denir. Sefarad, İbranice’ de İberya anlamına gelir. Son olarak 1800’ lü yıllarda Kırım’ dan gelen Karay Yahudileri yerleşir.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Yahudi Mahallesinin girişinde Vedat Bey anlatmaya devam eder; Burada eskiden Yahudi kız mektebi bulunmaktaydı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ yla okulun adı Ravzai Terakki Türk Musevi Karma Mektebi olur. Bu okula Ermeniler, Yahudiler ve Müslümanlar birlikte devam eder. Okul 1936’ ya kadar eğitim verir, daha sonra yıkılır ve yerine park yapılır.
Öksüzce Mahalle Hamamı 1465 yılında yapılmıştır. Yanında bir medrese bulunmaktadır; çevresi eskiden ağaçlıktır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Albayrak İlkokulu çok eskidir. Bir yangın sonrası yıkılır ve sonra 1956’ da Sakalar İlkokulu yapılır. Mahallenin adı da Öksüzce’ den Sakalar’ a dönüşür.
Otistik sanatçı Muhammed’ in evinin yanından geçerek gezimize devam ediyoruz. Hundi Hoca Mescidi’ nin önüne geldik. “Hundi” Arapçada kaynak anlamına gelir. Mescidin tavanını tutan iki ahşap sütun vardır; üzerlerinde sütun başlıkları bulunur. Tavan hatılları ve kirişleri mavi, kırmızı ve sarı renkli gül ve lale motifleriyle süslenmiştir. Mihrabı özgündür. 14. yüzyıla ait bir eserdir.
Mahalle içinde yürüyüşe devam ediyoruz. Eski bir Ankara evinin önünden geçiyoruz; hocamız bu evin Albükrekler’ e ait olduğunu söylüyor. Biraz ileride çeşmesi bulunmaktadır. Daha ileride Yahudi Mektebi Müdürü David Kresler’ in evi vardır. Günümüzde bu evler boştur. Bir başka evin en üst katında balkon gibi çıkıntılı oda vardır; bu tarz, binanın en üst katında bulunan balkonlu odaya cihannüma, Ankaralıların deyimiyle kuş gözü denilirmiş.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Biraz ileride restore edilmiş beyaz bir bina görüyoruz. Burası Araf Albükrek’ in evidir. Bakanlık tarafından satın alınarak onarılmıştır. Evin çaprazında Ankara Sinagogu bulunmaktadır. Eskiden düğün ve cenazelerde açılırken, artık kullanılmamaktadır. Sinagogun ana binası 1907 yılında İtalyan mimarlar tarafından restore edilmiştir. Biraz ilerisinde 1899’ da yapılan beş sınıflı Musevi erkek mektebi vardı. 1924’ te karma okula dönüştürülmüş, daha sonra yıkılmıştır.
Yürüyüşe devam ediyoruz. Beyaz bir binanın önündeyiz; burası Himaye-i Etfal Binasıdır. Kurtuluş Savaşı’ nda şehit olanların çocuklarıyla ilgilenilmesi için kurulmuştur. İleride Şengül Hamamı vardır ve hâlâ faaliyettedir. Karşısında eskiden Rum Erkek Mektebi ve Rum Çocuk Yuvası bulunmaktaydı. Rum Erkek Mektebi, Millî Mücadele sırasında Ankara’ya gelen İttihatçıların yatakhanesi olur. 1923’ te Türk Ocağı’ na dönüştürülür. Arkasındaki kız mektebi I. Dünya Savaşı’ nda hastane olarak kullanılmış, Cumhuriyet döneminde ortaokul olmuştur. Çocuk yuvası ise İstiklal Mahkemesi’ nin nezarethanesi olarak kullanılmıştır. 1955’ te bu binaların tamamı yıkılarak yerine Anafartalar Lisesi yapılmıştır. Günümüzde bina yine okul amaçlı olarak kullanılmaktadır.
Fotoğraf: Cengiz PAMUK
Şimdi meşhur Şengül Hamamı’ nın kadınlar girişindeyiz. Hamam hâlâ kullanılmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’ in Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa tarafından yaptırılmıştır. Acıçeşme Sokağı tarafındaki erkekler girişine geldik. Girişin karşısındaki merdivenlerin yerinde eskiden evler varmış; bu evlerden birinde Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım kalmıştır.
Artık yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Ancak gezi programımızı hiç aksatmadan tamamlamıştık. Şimdi gezinin son ritüelinin zamanı: birlikte bir yere oturup çay içerek sohbete devam edeceğiz. Bu kez buna bir soba başı keyfi de diyebiliriz.
Bir sonraki gezimizde buluşmak üzere, hoşça kalın.